Son Güncelleme:09/08/11

Dünya Siyaseti, Haber, Yorum ve Analizleri-15

Ülkeler

Dünya Basını

Türkiye Siyaseti

Nükleer Güçler

Silahlanma

 

Önceki Sayfalar

ABD'de Seçim kampanyalarında sınır kalkıyor

 

 

ABD Yüksek Mahkemesi, seçimlerdeki para yardımlarına ilişkin sınırlamaları kaldırdı.

Böylece ABD’de başkan ve kongre seçimlerini doğrudan etkileyecek şirket ve derneklerin siyaset için milyonlarca dolar harcama yapabilmesinin önü açıldı.

Bu karar, Obama yönetimi için yenilgi, muhalefetteki muhafazakarlar için ise zafer olarak değerlendiriliyor.

22/01/2010

 

Massachutsett'de Obama'ya ağır yenilgi

 

 

ABD Başkanı Barack Obama'nın Demokrat Partisi, Massachutsetts Eyaleti'ndeki Senato seçiminde ağır bir yenilgi aldı.

Cumhuriyetçilerin Massachusetts'teki galibiyeti, Obama’nın sağlık reformunu da tehlikeye soktu. Demokratlar, Senato’da çoğunluğu kaybetti.

Geçen yıl hayatını kaybeden Demokrat senatör Ted Kennedy'nin Senato'daki boşalan sandalyesi için yapılan seçimi Cumhuriyetçi aday Scott Brown yüzde 52'lik oy oranıyla kazandı.

Yüzde 47 oy alan Demokrat aday Martha Coakley ise başarılı olamadı.

Seçimin galibi Cumhuriyetçi Scott Brown’ın taraftarları, sonucu öğrendiklerinde sevinç çığlıkları atıyordu. Adayları gerçekten başarmıştı! Brown, liberal eğilimli bir eyalet olan Massachusetts’te, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Demokratlar'ın büyük ismi Ted Kennedy’den boşalan koltuğa oturmayı başardı. 30 yıldan uzun bir süredir, bu eyaletten hiçbir Cumhuriyetçi Washington’daki Amerikan Senatosu’na seçilmemişti. Seçim yarışı başladığında kendisine şans tanınmayan Brown, yorulmaksızın çalıştı ve zafere ulaştı:

"Başladığım zaman, çok fazla yardım istedim. Bunun bir savaş olduğunu biliyordum. Siyasi mekanizmaya karşı savaştığımı sanmakla yanıldım. Aslında bu hepimizin ortak mücadelesiydi."

Brown’un mekanizmadan kastettiği şey Washington’dakiler, yani Demokratlar, Başkan Obama ve özellikle de Obama’nın sağlık reformu. Sağlık reformu, Brown’un selefi Ted Kennedy için çok önemliydi. Cumhuriyetçi Brown, bu reformun halkoyuna sunulmasından yanaydı. Brown, “Gecikmeksizin, Washington’a gitmeye hazırım“ diye konuştu.

Senato'daki çoğunluğu kaybettiler

Cumhuriyetçilerin bu zaferi, bir yıldır görevde bulunan Obama’nın şu ana kadar aldığı en ağır mağlubiyet. Çünkü Demokratlar, bu yenilgiyle, Senato'daki stratejik çoğunluğu kaybettiler. Scott Brown’un seçilmesiyle, Senato'daki sandalye sayısı 41'e yükselen Cumhuriyetçiler her türlü yasanın onaylanmasını engelleyebilecek oy sayısına ulaşmış oldular. Bu da Obama’nın sağlık reformunun onaylanmasını geciktirebilir ya da tamamen engelleyebilir. Sağlık reformunun geleceği belirsizliğe sürüklendi. Brown’ın yükselişi, rakibi Demokrat Martha Coakley’in zayıf olmasına ve sönük bir seçim kampanyası yürütmesine de bağlanıyor. Coakley, sonuçlarla ilgili şu açıklamayı yaptı:

"Kendi performansım konusunda acımasız bir şekilde dürüst olacağım. Bu seçim kampanyasının değerlendirmesinde de acımasızca dürüst davranacağız.“

Obama kaybeden adayı aradı

Coakley, daha bir kaç hafta önceki anketlerde, Brown’dan 30 puan öndeydi. Barack Obama, hafta sonunda, Coakley’e seçim kampanyasında destek vermek için Massachusetts’e gitmişti. Martha Coakley, hayal kırıklığı içerisindeki destekçilerine, Obama’nın kendisini telefonla aradığını anlattı:

"Her zaman kazanamayacağımı ve bunu kimsenin ondan daha iyi bilemeyeceğini söyledi."

Demokratlar'a uyarı

Eski ABD başkanları Richard Nixon, Ronald Reagan ve Bill Clinton’a danışmanlık yapan David Gurgan, CNN’e verdiği demeçte, seçim başarısızlığının suçunun sadece zayıf bir adaya bağlanmaması hususunda Demokratları uyardı:

"Bu yorum Demokratlar’ın sonu olabilir. Bu aynı zamanda Washington'a da bir mesaj. Demokrat eyaletlerden  Massachusetts'teki seçmen, Washington’un eğiliminden hoşlanmıyor.“ 

20/01/2010

Obama ile 365 Gün

ABD Başkanı Barack Obama, umut ve değişim mesajıyla oturduğu iktidar koltuğunda bugün birinci yılını doldurdu.

Ancak kamuoyu yoklamalarına göre, Obama'nın Beyaz Saray'daki ilk günlerinde aldığı destekte büyük bir düşüş yaşandı.

Bu düşüşte en önemli etkenlerden birinin Obama'nın yerine getiremediği vaatler olduğu belirtiliyor.

Ama, küresel ekonomik kriz, Irak ve Afganistan'daki savaşlar gibi zorlu sorunlar karşısında aldığı kararların da desteğin azalmasında rol oynadığı da bir gerçek.

20/01/2010 BBC Türkçe

 

 

 

Amerikan Kamuoyunun Başkan Obama'ya Verdiği Destek Azalıyor

 

Yeni bir ankete göre Başkan Obama, Ronald Reagan’dan sonra, görevinin ikinci yılına, halk desteği en düşük düzeyde başlayan ikinci başkan. Ayrıca bazıları liberal Demokratlar olmak üzere en ateşli destekçileri bile Başkan’ı eleştiriyor.Amerika’nın Sesi, Obama’ya verilen desteğin düşmesinin nedenini ve bunun Kasım ayındaki ara seçimleri nasıl etkileyeceğini inceledi.

Barack Obama liberal Demokratlar’ın tam desteğiyle başkan seçilmişti. Obama’nın kendilerini yarı yolda bırakmayacağına inanan liberal Demokratlar, şimdiyse bundan fazla emin değil.

Amerika’nın en büyük işçi sendikası AFL-CIO’nun başkanı Richard Trumka, Başkan Obama’yı, bazı zorunluluk ve aciliyetleri görmediği gerekçesiyle eleştiriyor.

Trumka şöyle diyor: “Başkanın, seçim kampanyası sırasında ekonomik sorunların boyutlarını dile getirirken ortaya koyduğu cesaret ve açıklığa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Şu anda siyasi cesarete ihtiyacımız var, ancak bunu görmüyoruz. Obama, ‘ekonomik durum, cesur ve hızlı adımlar atılmasını gerektiriyor. Sadece istihdam yaratmak için değil, büyümenin temellerini atmak için harekete geçeceğiz’ demişti. Şimdi bu sözleri uygulamaya koyması gerekir.”

Siyasi gözlemciler, Başkan Obama’nın, iki savaş, sağlık reformu ve son 26 yılın en yüksek işsizlik oranı gibi kolay kolay üstesinden gelinemeyecek sorunlarla uğraştığını söylüyor. Yeni bir ankete göre, Obama, Ronald Reagan’dan sonra, ikinci yılına en düşük halk desteğiyle başlayan ikinci başkan.

Medeni haklar savunucusu Julian Bond, liberallerin hiçbir zaman tatmin olmadığını söylüyor.

Bond, şöyle konuşuyor: “Bazıları gerçekçi olmayan beklentilere kapıldı. Yeni başkanla ülkede sihirli bir şekilde birkaç gün içinde bütün sorunların çözümleneceğinidüşündüler. Tabii bunun gerçekleşmesi mümkün değil.”

Bazılarıysa Başkan Obama’ya duyulan hoşnutsuzluğun Kasım’daki Kongre ara seçimlerini de etkileyeceğinden kaygılı. Demokrat Partili bazı kilit isimler şimdiden aday olmayacaklarını açıkladı. Uzmanlar, Demokratlar’ın Kongre’de çoğunluğu kaybetmemesi için Obama’nun güçlü bir liderlik sergilemesi gerektiğini söylüyor. Gazeteci Ken Walsh da bunu gerekli görüyor:

Walsh, “Beyaz Saray’dakiler 2010 yılının başarılı geçeceğine inanıyor. Bu başarı ara seçimlere bağlı. Demokratlar’ın durumu şu anda fazla iyi görünmüyor ama Kasım’a daha çok zaman var,” diyor.

Son Gallup anketine göre Başkan Obama kamuoyundan yüzde 50 oranında destek görüyor. Obama seçimi kazandığı zaman bu oran yüzde 68’di. Gallup kuruluşu, bu düşüşü, Obama’nın çoğunluğun desteğini kaybetmeye başladığının göstergesi sayıyor. Ancak uzmanlar, yine de Başkan Obama’da gösterilen yüzde 50’lik desteğin birçok başkana nasip olmayan oldukça yüksek bir oran olduğuna dikkati çekiyor.

20/01/2010

Şili seçimlerinin galibi Muhafazakar Pinera

 

Sebastian Pinera

 

Pinera merkez sol hükümetin bazı politikalarını devam ettireceğini söylüyor

Şili'de devlet başkanlığı seçimlerini, muhafazakar aday Sebastian Pinera kazandı.

Pinera, seçimin Pazar günü yapılan ikinci turunda, oyların yüzde 52'sini alırken, en yakın rakibi Sosyalist aday Eduardo Frei yüzde 48 oy topladı.

Şili'de General Augusto Pinochet'nin askeri rejiminin yirmi yıl önce sona ermesinden bu yana ilk kez sağ görüşlü bir lider iktidara geliyor.

Santiago'daki BBC muhabiri, seçim sonuçlarının, sağ görüşte bir hükümet beklemeyen çoğu Şili vatandaşını şaşırttığına dikkat çekti.

Pinera yatırımları artırma, bir milyon kişiye istihdam yaratma ve suçla mücadele sözü verdi.

'Pinochet'ye hayır'

Harvard eğitimli bir ekonomi uzmanı olan Sebastian Pinera, siyasete ve iş dünyasına yabancı değil.

Tahminen bir milyar doları aşan servetiyle Şili'nin en zenginlerinden biri.

Pinera kazancını büyük ölçüde 1980'li yıllarda ülkeye ilk kez kredi kartı sistemini getiren kişi olmasına borçlu.

Pinera'nın aynı zamanda Şili'nin en büyük havayolu şirketi Lan Chile, en büyük futbol kulübü Colo Colo ve bir televizyon kanalında da hisseleri bulunuyor.

61 yaşındaki Pinera, kampanyası sırasında iş dünyasındaki deneyimlerini hükümete taşımayı vaat etmişti.

Sağın adayı olması sebebiyle Pinochet rejiminin mirasıyla arasına mesafe koymakta zorlanan Pinera'nın bazı destekçileri eski Pinochet müttefikleri.

Ancak Sebastian Pinera, geçmişte General’in iktidarının devam etmesi yolundaki referandumda "Hayır" oyu kullandığını, defalarca altını çizerek dile getirdi.

Kendisini "değişimin yüzü" olarak tanımlayan Pinera, aynı zamanda kendisinden görevi devraldığı Michele Bachelet'nin merkez sol hükümetinin bazı politikalarını da devam ettirmeye hazır olduğu mesajını verdi.

18/01/2010

Kapalı Kapılar Ardında İran Görüşmesi

 

 

İran'ın Buşehr Nükleer Tesisi'nde çalışan İranlı ve yabancı uzmanlar

Altı dünya gücü bugün New York’ta kapalı kapılar ardında İran’ın nükleer programı
ve olası yaptırımlar konusunu ele alıyor.

Amaç, İran’ı müzakere masasına çekebilmek için baskıyı artırmak. Batılı ülkeler, İran’ın BM’nin önerdiği uranyumun İran dışında zenginleştirilmesi önerisini kabul etmesini istiyor.

İran, anlaşmayı kabul etmesi için gayri resmi olarak belirlenen 31 Aralık tarihine kadar karar vermeyi reddetmişti.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı İran’ın Cumhuriyet Muhafızlarını ve başka konuları hedef alan yeni yaptırımlar için baskı yapılacağını belirtti.

Bugünkü toplantıya katılacak olan Amerika, Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya üst düzey diplomatlarını gönderiyor. Ancak Çin, üst düzey diplomat göndermeyeceğini açıkladı.

Çin, yeni yaptırım olasılığına sıcak bakmıyor. Çin, uluslar arası toplumun diplomasi yollarını zorlamaya devam etmesi gerektiğini savunuyor.

16/01/2010 voa

ABD için asıl tehdit içeriden mi?

 

fort hood

 

Fort Hood’daki saldırı hâlâ unutulmadı

 

ABD’de son zamanlarda yeni bir olgu endişe yaratmaya başladı:

Kendi vatandaşlarının düzenlediği terör saldırıları!

ABD pasaportuna sahip bu kişiler internet aracılığıyla terör örgütü

El Kaide ile iletişime geçiyor.

Eski ABD İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff, yeni ortaya çıkan tehdit konusunda şu sözlerle uyarıda bulundu:

"Yeni bir tehlikeye yoğunlaşmamız gerekiyor. Kendi ülkemizden, Amerikan pasaportuna sahip yeni bir terörist nesilden kaynaklanan bir terör tehlikesine..."

ABD ve dünya genelinde Amerikan vatandaşları tarafından düzenlenen saldırılar, Obama yönetimini endişelendiren yeni bir olgu.

 

Amerikan CBS kanalı, bir yılı aşkın bir süredir radikal İslamcı Amerikan vatandaşlarının karıştığı terör saldırılarını 'alarm' diye nitelendiriyor. Bu kişiler sadece Okyanus ötesi ülkelerde değil, kendi vatanları ABD’de de saldırı hazırlıkları yapıyor. Örneğin David Coleman Headley, Pakistan kökenli bir ABD vatandaşı. Amerikan Federal Soruşturma Dairesi FBI’ın verilerine göre Headley, Hindistan’ın Mumbai kentinde düzenlenen terör saldırısının azmettiricilerindendi. Saldırıda aralarında altı ABD vatandaşının da bulunduğu 107 kişi hayatını kaybetmişti. 

Fort Hood’daki saldırı hâlâ unutulmadı

 ABD basınında yer alan haberlerde, Headley’in Mumbai’deki saldırının hazırlıklarını Chicago’da yaptığı yönündeki ifadelerine yer verilmişti. Headley’in Illinois’deki bir hapishanede ayrıntıları FBI'a itiraf ettiği belirtiliyordu. Headley'in ifadeleri, yıllardır Chicago'da internet üzerinden Pakistan’daki El Kaide sempatizanlarıyla temas halinde olduğunu ortaya koyuyor.

Pakistan asıllı Amerikalı, Mumbai'deki beş lüks otelde keşfe çıkarak potansiyel saldırı hedeflerini araştırmıştı. Headley, her keşif gezisi sonrası Pakistan'a uğrayarak Mumbai'de çektiği fotoğraf ve film görüntülerini burada bağlantıda olduğu kişilere iletiyor ve tekrar Chicago’ya geri dönüyordu.

ABD doğumlu bir Müslüman olan ve ABD ordusunda görev yapan Binbaşı Nidal Malik Hasan da internet üzerinden El Kaide ile yoğun iletişim halindeydi. ABD’nin en büyük askeri üssü Fort Hood'ta 13 kişiyi ateş ederek öldüren, kısmen ağır olmak üzere 30 kişiyi de yaralayan Hasan, şimdi askeri mahkeme önünde hesap veriyor. Hasan’ın verdiği ifadeler, ABD’nin Afganistan ve Irak gibi Müslüman ülkelerdeki savaşının kendisinde nefret duygularını kamçıladığını gösteriyor.

5 ABD’li genç cihada katılmak istedi

Virginia eyaletinden beş genç de ülkeleri ABD’ye karşı cihada katılmak istemiş, ancak hedeflerine ulaşamadan Pakistan’da tutuklanmışlardı. Beş genç, ülkelerinden ayrılmadan önce bir “veda videosu” çekmeyi de ihmal etmemişti.

Virginia'daki Müslüman cemaatinden İmam Abkir, bu videonun kendisinde derin endişe yarattığını belirterek, internet üzerinden Pakistan ve Afganistan'daki El Kaide sempatizanlarıyla bağlantı kuran ve nefret propagandasından etkilenen Amerikalı Müslüman sayısındaki artışa dikkat çekiyor.

İmam Abkir, Amerikan ulusal radyo kanalı NPR’e yaptığı açıklamada, Amerikan güvenlik birimlerinden, genç Amerikalılar'ın internette ziyaret ettiği radikal İslami sitelere daha fazla dikkat etmelerini istedi. İmam Abkir ABD’deki Müslüman cemaate de, camilerde olup bitenlere karşı uyanık olmaları çağrısında bulundu.

12/01/2010 DW

Alman Dışişleri Bakanı Westerwelle’den sürpriz

 

Westerwelle, Kral Abdullah tarafından kabul edildi

 

 Westerwelle, Kral Abdullah tarafından kabul edildi

Ortadoğu turunu sürdüren
Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle
beklenmedik bir şekilde gezi programına Yemen'i de dâhil etti.

Westerwelle'nin yarın Yemen'in başkenti Sanaa'da temaslarda
bulunması bekleniyor.

Yemen, Noel'de Detroit'e giden bir Amerikan yolcu uçağına saldırı girişimiyle gündeme gelmiş, saldırı girişimini El Kaide üstlenirken 23 yaşındaki Nijeryalı sanık, Yemen'de eğitim gördüğünü itiraf etmişti. Yemen, Westerwelle'nin bir önceki durağı Suudi Arabistan'da da gündemin öne çıkan konusuydu.

İstikrar vurgusu

Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, Ortadoğu gezisinde Yemen'de istikrarın önemini vurguladı. Riad'da Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el Faysal ile görüşen Westerwelle, Yemen'de durumun istikrara kavuşturulması için uluslararası çabanın gerekliliğine işaret etti ve Yemen'de devlet kurumlarının güvenliği tek başına sağlayabilecek şekilde güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Almanya Dışişleri Bakanı, konunun Londra'da 28 Ocak'ta düzenlenecek Afganistan Konferansı'nda gündeme gelmesine açık olduklarını da belirtti.

“İstikrarlı bir Yemen bizim çıkarlarımız açısından çok büyük önem taşımaktadır. Yemen, teröristlerin saklanmak için kullandığı bir barınak haline gelmemelidir. Bu nedenle Avrupa'da en fazla kalkınma yardımını yapan ülke olarak konuyla yakından ilgiliyiz ve ülkenin istikrarı için uluslararası çabaları destekliyoruz.”

Almanya’yı da ilgilendiriyor

25 Aralık'ta Amsterdam'dan Detroit'e gitmekte olan Amerikan yolcu uçağını havaya uçurma girişimi, gözleri Yemen'e çevirmişti. Üzerindeki patlayıcı maddeyi ateşe veren 23 yaşındaki Nijeryalı sanık, verdiği ifadede Yemen'deki bir kampta eğitim gördüğünü ve patlayıcı maddeyle saldırı talimatını da El Kaide'nin Yemen kanadından aldığını belirtmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler şimdi Yemen'deki güvenlik durumunun düzeltilmesi için gerekli önlemleri tartışıyor. ABD, bölgeye kara birlikleri göndermesinin söz konusu olmadığını, Yemen hükümetine terörle mücadele için verilen kaynağın artırılacağını açıkladı. Yemen de ülkede ağırlığını giderek artıran radikal hareketlere karşı dış müdahale istemiyor, sorunu tek başına çözebileceğini vurguluyor. Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih hafta sonunda yaptığı açıklamada hem El Kaide'nin bölgedeki koluyla, hem de ülkenin kuzeyindeki Şii militanlarla diyaloğa hazır olduklarını açıkladı, ancak bunun için silahlarını teslim etmeleri koşulunu getirdi. Yemen'in güneyindeki ayrılıkçı hareketlerle gerilim de sürüyor.

Yemen'deki istikrarsızlık Almanya'nın iç güvenliği açısından da endişe yaratıyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung, Alman güvenlik makamlarının Yemen'deki radikal bir Kuran okulu ile ilgili endişelerini gündeme getirdi. Gazetenin haberine göre ülkenin kuzeybatısındaki Dammaj'da bulunan Dar-ül Hadis Kuran okulunda, şu an Almanya'dan on kişi bulunuyor. Bu kişilerden altısı, sonradan İslam dinine geçen Almanlar'dan oluşuyor. Güvenlik birimleri, Almanya'dan şu ana kadar toplam 20 ila 30 aşırı İslamcının bu merkezi ziyaret ettiğini belirtiyor.

10/01/2010 DW

Almanya'yı sarsan Versay'ın 90'ıncı yılı

 

 

Pyongyang, Nisan ayında altılı görüşmelerden çekilmişti.

I. Dünya Savaşı’nı resmen sona erdiren Versay (Versaille) Barış Antlaşması, 90 sene önce bugün yürürlüğe girdi. Ağır şartlar içeren antlaşma, Almanya’nın siyasi ve ekonomik yetkilerini büyük oranda kısıtlıyordu.

Versay (Versaille) Barış Antlaşması 28 Haziran 1919'da Almanya ile savaşın galibi İtilaf Devletleri arasında imzalandı. I. Dünya Savaşı’nı resmen sona erdiren antlaşma, 10 Ocak 1920'de yürürlüğe girdi. Ancak antlaşma savaşın mağlubu Almanya için ağır koşullar içeriyor, Almanya’nın siyasi ve ekonomik yetkilerini büyük oranda kısıtlıyordu. Zira İtilaf Devletleri savaşın başlamış olmasından Almanya ile müttefikleri Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti’ni sorumlu tutuyordu.

SPD sorumlu tutuldu

Almanya’nın Versay Antlaşması’nı kabul etmesi, ülke içinde en sol görüşlü olanlardan en sağ görüşlülere kadar tüm siyasiler tarafından sert şekilde eleştirildi. Almanya’da neredeyse iç savaşın eşiğinde olan halk, Versay Antlaşması’nın dayatmalarına karşı birlik oluşturdu. Dönemin Sosyal Demokrat bakanlarından Gustav Bauer, meclisteki açıklamasında, “Almanya Cumhuriyeti'nin hükümeti, savaşa Alman halkının neden olduğunu kabul etmeden, barış antlaşmasını imzalamaya hazır. İmzalayacağız. Bu benim size bakanlar kurulu adına yaptığım öneridir. Artık yeni bir savaşa giremeyiz, kendimizi savunacak durumda değiliz. Ancak savunmasız olmamız, onursuz olduğumuz anlamına gelmez" demişti.

Almanya’da Versay Antlaşması’nın “adaletsiz barış” olduğu görüşü yaygındı. Antlaşmayı kabul eden Sosyal Demokrat Parti, tüm çabalarına rağmen Almanya'nın savaşta yenilgiye uğramasının ve Versay Antlaşması'nın imzalamasının sorumlusu olarak görülmekten kurtulamadı. Öte yandan Almanya'nın yeniden büyük bir güce dönüşmesi hedefiyle savaşı başlatan gerçek sorumlular, ordudaki ve imparatorluk kabinesindeki görevlerine devam ediyordu. 

Antlaşmanın şartları

İtilaf Devletleri’nin Almanya’ya getirdiği yükümlülükler oldukça ağırdı. 440 maddelik antlaşmanın şartlarına göre, Almanya mecburi askeriliği kaldırmak, ordusunu 100 bin kişi ile sınırlamak zorundaydı. Bütün savaş gemilerini İtilaf Devletleri'ne veren Almanya, bundan böyle gemi ve uçak da yapamayacaktı. Antlaşma, coğrafi bakımdan da kimi düzenlemeler içeriyordu. Buna göre, Almanya Alsas-Loren'i ve Saar Bölgesi'ni (Saarland) Fransa'ya bırakacak, ancak Saar bölgesinin kaderi 15 yıl sonra yapılacak halk oylaması ile tayin edilecekti. Ekonomik bakımdan da antlaşma Almanya'nın pek çok yetkisini kısıtlıyordu. Doğudaki önemli tarım alanları ve üretim yerleri elden çıkıyor, ayrıca Almanya'dan “tamirat borcu” adı altında 132 milyon altın markı -yaklaşık 300 milyon euro- savaş tazminatı talep ediliyordu.

Doğu Avrupa'daki etkileri

Versay Antlaşması’nın etkileri Almanya'nın müttefiki olan devletler üzerinde de hissedildi.  Örneğin Macaristan, en büyük toprakları olan Slovakya, Slovenya gibi bölgeleri bu antlaşma ile kaybetti. Macaristan'da milliyetçi politikacılar 90'lı yılların başında dahi, Versay Antlaşması’nın öngördüğü coğrafi sınırların Doğu Avrupa’daki siyasi gelişmelerle bağdaşmadığı ve antlaşmanın Balkanlar'da geçersiz olduğu gerekçesiyle Macaristan’ın sınırlarını tartışmaya açtı. Neticede, Yugoslavya’nın yıkılmasıyla birlikte, Balkanlar’da 1. Dünya Savaşı sonunda çizilen sınırları kabul etmeyen bir tür milliyetçi bilinç ortaya çıktı.

09/01/2010 DW

Polonya: Sırtımızdan bıçaklandık

 

Westerplatte'deki anma töreni

 

Anma törenine 20 ülkenin lideri katılıyor

Polonya'da İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcının yetmişinci yıldönümünü anma törenleri sırasında Polonya Cumhurbaşkanı Leh Kaçinski Rusya ile eski defterleri açtı ve Sovyetler Birliği'nin, Almanya'nın saldırısı altındaki Polonya'nın bir bölümünü işgal ve ilhak ettiğini hatırlattı.

İlk tören, Gdansk kenti yakınlarındaki, Westerplatte Körfezi'nde yapıldı.

Beş yılı aşkın sürede 55 milyondan fazla kişinin yaşamına mal olan savaş, burada, 'bir dostluk ziyareti' için limana demirlemiş olan Alman savaş gemisi Schleswig-Holstein'den açılan ateşle başlamıştı.

Alman gemisinin ateş açtığı dakikalarda Alman Ordusu da üç koldan Polonya'yı işgale başlamıştı.

Polonya'nın işgalinden iki gün sonra Fransa ve İngiltere Almanya'ya karşı savaş ilan etti.

Polonya Cumhurbaşkanı Leh Kaçinski ve Başbakan Donald Tusk'un da yer aldığı törenler Alman savaş gemisinin hedef aldığı kalede sabaha karşı, yerel saatle 04.45'te başladı.

"Polonya sırtından hançerlendi"

Polonya cumhurbaşkanı Leh Kaçinski konuşmasında, savaşta Nazilerin işlediği insanlık suçları ve soykrımın yanısıra sözü Sovyetler Birliğiyle olan eski sorunlarına da getirdi.

Alman işgalinden iki hafta sonra, Sovyet ordusu, Nazi Almanya'sıyla varılan gizli anlaşma uyarınca, Polonya'nın doğusunu önce işgal, sonra da ilhak etmişti.

Polonya Cumhurbaşkanı Leh Kaçinski konuşmasında bu olaya da atıf yaptı.

"7 Eylül'e gelindiğinde, Varşova ve Modlin kentleri kendilerini savunurken, Bzura savaşı devam etmekteyken, Almanlar Lwow kentinden püskürtülmüşken, Polonya sırtından hançerlendi. Bu darbe, Bolşevik Rusya'dan geldi. Molotof ile Ribbentrop arasında varılan anlaşmaya göre, taraflar ittifaklarındaki taahhütlerinin gereğini yerine getiriyorlardı."

Polonya ile Rusya'nın tarihin bu dönemine, özellikle bu saldırmazlık anlaşmasına ilişkin yorumları farklı. Konu her iki taraf için de hassas.

Bir diğğer hassas konu da, 1940'ın ilk aylarında Sovyet gizli servisinin 20 binden fazla Polonyalı askeri Katin yakınlarındaki ormanlık alanda öldürmesi.

Moskova, 1990'lara kadar bu katliamı Nazilerin gerçekleştirip, kendilerinin üzerine attığını savundu, ve ancak 1990 yılında, sorumluluğu üstlendi.

Ancak Rus mahkemeleri, bu olayın bir savaş suçu olduğunu kabul etmiyor.

İki ülke arasındaki gerilim, Rusya devlet televizyonunun yayınladığı bir belgeselde, Polonya işgalinin, Varşova yönetiminin Moskova'ya karşı Hitler'le işbirliği içinde olduğunu ima edilerek meşru gösterilmesi nedeniyle yine alevlenmişti.

Polonya Cumhurbaşkanı Leh Kaçinski, buna karşılık, konuşmasında Sovyetler Birliği'nin Nazizm karşısındaki direnişinden de övgüyle söz etti.

Putin'in cevabı

Polonya'daki törenlere katılan Rusya Başbakanı Vladimir Putin, konuşmasına iki ülkenin daha iyi bir gelecek için işbirliği yapmasının önemini vurgulayarak başladı.

Ama sözü farklı tarih yorumlarına getirdi.

 

Vladimir Putin

 

Polonyalılar Putin'den jest bekliyordu

Putin "Tarihimizde bazı sorunlar olduğunu kabul ediyoruz. Bunları özenli bir şekilde tartışmalı, 1 Eylül 1939'de bu trajedinin başlamasına neden olan olayların, tekrarını önlemek için, analizini dikkatli bir şekilde yapmalıyız.

"Tarihin bütün ayrıntılarını ve yansız bir şekilde bilerek, birbirimize kendi görüşlerimizi dayatmadan, geçmişin sorunlarının üstesinden gelmeli, geleceğin sorunlarını gidermek için de işbirliği yaparak ileriye bakmalıyız" diye konuştu.

Tarih profesörü Pawel Machewicz, tören öncesinde, Polonyalıların Putin'den bir tür jest beklediğini söylemişti.

Schleswig-Holstein

 

Schleswig-Holstein'in açtığı ateş savaşı başlatmıştı

 

Rusya başbakanı Vladimir Putin İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi almanyasına karşı kazanılan zaferin bir bedeli olduğunu söyledi ve savaş boyunca ölen elli milyonu aşkın insanın neredeyse yarısının Sovyet vatandaşı olduğunu hatırlattı.

Törende konuşma yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel ise Nazizmin kurbanları karşısında eğildiğini söyledi.

Merkel özgür ve çağdaş Avrupa'nın, bugün kısmen Almanya'nın komşularıyla uzlaşma konusundaki istekliliğinin eseri olduğunu da söyledi.

Polonyalı askerlerin direnişi

Gdansk'taki törenlere Almanya ve Rusya gibi, savaşta karşı cephelerde yer alan ülkelerin liderleri de katıldı.

 01/09/2009 BBC Türkçe

Son Güncelleme:09/08/11