|
|
Son Güncelleme:16/05/12 |
|||
| Dünya Kurum Haber ve Genel Bilgileri | Aktüel Haber, Video, Resim ve Özel Dosyalar |
|
Ekonomik Yorumlar |
||||
|
Körfez'in ilgisi Karadeniz'e kayıyor |
||||
Egeyapı Grup Yönetim Kurulu Başkanı İnanç Kabadayı, 'Mütekabiliyet Yasası ile önümüzdeki 10 yıllık dönemde sektöre 100-150 milyar dolarlık bir kaynak yaratılmış olacak. Körfez ülkelerinden özellikle Karadeniz bölgesine bir talep geleceğini öngörüyoruz' dedi. Egeyapı Grup Yönetim Kurulu Başkanı İnanç Kabadayı ''Mütekabiliyet Yasası ile yıllık yaklaşık 5 milyar dolarlık bir potansiyel oluşması öngörülüyor. Önümüzdeki 10 yıllık dönemde de sektöre 100-150 milyar dolarlık bir kaynak yaratılmış olacak'' dedi. Kabadayı, yabancıya mülk satışının önünü açan Mütekabiliyet Yasası'nın inşaat sektöründe çok büyük bir hareketliliği beraberinde getireceğini ifade ederek, ''Başta Körfez ülkeleri olmak üzere Rusya, Kuzey Afrika ve Türk Cumhuriyeti vatandaşları ülkemize büyük ilgi gösteriyor. Ancak bu ülkelerin neredeyse tamamına Mütekabiliyet Kanunu sebebiyle yoğun taleplerine cevap veremiyoruz'' diye konuştu. Mütekabiliyet Yasası'nın sadece sektör için değil ülke ekonomisi için de büyük önem taşıdığını vurgulayan Kabadayı, yasanın, Avrupa ekonomilerinin yaşadığı kriz nedeniyle, güvenli liman arayan büyük fonların Türkiye'ye gelmesinde de etkili olacağını söyledi. Yatırımcıların Türkiye'yi seçmesinin sadece inşaat sektörüne değil ekonominin tüm alanlarına katma değer sağlayacağını belirten Kabadayı, ''Körfez ülkelerinden özellikle Karadeniz bölgesine bir talep geleceğini öngörüyoruz'' diye konuştu.
İspanya modelini Türkiye için değerlendiren Kabadayı, şöyle konuştu: ''Aslına bakılırsa Türkiye gayrimenkul sektöründe son yıllarda yaşadığı çıkışla İspanya modelinin farklı bir versiyonunu yaşamaya başlamıştı. Ülkemizde var olan dinamik ve genç nüfus sayesinde canlı olan iç talep yabancı yatırımcının ilgisinin daha da artmasını sağlayacaktır. Biz yasanın da etkisiyle sektörün büyüme hızının yine genel ekonominin büyüme hızının çok üzerinde olacağını söyleyebiliriz. İstanbul'un yanı sıra Antalya, İzmir, Ankara, Kocaeli, Gaziantep, Trabzon, Adana, Hatay gibi illerde hem konut yapımı hızlanacaktır hem de talep artacaktır.'' Yasa ile birlikte taleplerde yüzde 15-20 oranında artış beklediklerini de ifade eden Kabadayı, Mütekabiliyet Yasası öncesinde Batışehir projesinde yaklaşık 50 daireyi yabancılara sattıklarını belirtti. Yasanın çıkmasıyla Batışehir'de yabancı satışlarının hızlanacağını söyleyen Kabadayı, Anadolu Yakası'nda da inşaatı devam eden İz Tower ve İz Park projelerinin de yabancıların ilgisini çektiğini anlattı. 14 Mayıs 2012 |
||||
|
'Konut fiyatları yüzde 50 artacak' |
||||
FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan, Mütekabiliyet Yasası'nın çıkması ile sektörün hareketlendiğini ve bir yıl içinde konut fiyatlarının yüzde 50 artacağını söyledi. FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan, Türk vatandaşlarına konut alımında tapu vermeyen ülkelerin vatandaşlarının Türkiye’den konut almalarını sağlayan Mütekabiliyet Yasası ile ilgili ntvmsnbc'ye değerlendirmelerde bulundu. İnan, "Sistemin oturması ile 2013'ün ikinci çeyreğine kadar konut fiyatlarında yüzde 50'ye varan artışlar olacağını öngörüyorum" dedi. Sektörde fiyatların genel olarak artacağını belirten FİYAPI Yönetim Kurulu Başkanı Fikret İnan, "Piyasa aynı psikoloji ile hareket ettiği için alım dalgası geldiğinde herkesin gayrimenkulleri değerleniyor. FİYAPI'nın fiyatları da bu doğrultuda artacak" ifadesini kullandı. İnan, FİYAPI'nın yabancılara yönelik çalışmaları ve Diyarbakır'da gerçekleştirecekleri yeni proje hakkında da bilgi verdi. FİYAPI'nın satış rakamı hedefi nedir? "Yurtdışında özellikle Arap ülkelerinde görüşmelerimiz başladı. İzmir Dikili'de Adamız var. İlk etapta Ada ile ilgili görüşme yapmak istiyoruz. Onun dışında İstanbul'daki projelerimizdeki ticari üniteler ve otel projemiz için görüşmeler yapacağız. Aynı zamanda Diyarbakır'daki projemiz için de görüşmelerimiz olacak. Bu ülkelerden 'Biz araziyi alalım, ortak inşaat yapalım' gibi teklifler de gelmeye başladı. Önümüzdeki dönem, bu nedenle hareketli geçecek." Bu ülkelerde ofis açacak mısınız? "Süreç daha çok yeni, gerekirse açacağız. Şirketimizde Arapça bilen personel ile ayrı bir departman kurup çalışma yapmak istiyoruz." Diyarbakır'daki yeni projeniz hakkında bilgi verir misiniz? "Yer belli ancak daha arazinin alımını gerçekleştirmedik. İstanbul'daki projelerden daha gösterişli bir proje olacak ve Diyarbakır'a yeni bir vizyon kazandıracak. Karma ve özel bir proje olacak. Ticari alanlar, ofis ve konutlardan oluşacak. Birkaç ay içinde detayları açıklayacağız." Kırıkkale, Sakarya'da projeleriniz devam ediyor. Diğer illerde de projeler olacak mı? "Değişik illerde projelerimiz sürecek. Ankara'da arayışlarımız sürüyor. Konya'da belli bir noktaya geldik. Bu iller, masamızda ve gündemde olan iller." Kentsel dönüşüm alanlarında proje gerçekleştirecek misiniz? "Çok yorucu bir iş. Gereğinden fazla rekabet var. Belli bir oranın üzerinde oran vererek piyasa yükseltiliyor. Değeri olmayan bir malı, değerinden fazlaya almak beni rahatsız ediyor. O nedenle, şu an için FİYAPI olarak bir proje gerçekleştirmeyi düşünmüyoruz." 14 Mayıs 2012 |
||||
|
Ash: Erdoğan haklı, S&P hatalı |
||||
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın S&P’nin Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana revize etmesine tepkisine uluslararası finans piyasasından ilk destek Royal Bank of Scotland’ın Başekonomisti Timothy Ash’den geldi. Royal Bank of Scotland (RBS) gelişmekte olan piyasalar araştırma biriminin başkanı Tim Ash, S&P’nin Türkiye’nin kredi notu görünümünün ’pozitif’ten ’durağan’a revize kararının hatalı bir karar olduğunu belirtti. AA muhabirine Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında Ash, ”Erdoğan haklı, Türkiye’nin derecelendirmesi yanlış” dedi. ”Türkiye temerrüde düşmemiş,finansal yapılandırmaya maruz kalmamış, güçlü ve ödeme gücü yüksek olan bir ülke, daha iyi bir notu hak ettiği kesin” şeklinde konuşan Ash sözlerine şöyle devam etti: ”Türkiye sorumluluklarını yerine getiriyor ve temel sorunlarını çözmek için çalışıyor, bunun değerlendirilmesi gerekir. Türkiye 2001 krizi sonrasında bile öne sürülen birçok senaryonun tersine yükümlülüklerini yerine getirdi. Uluslararası piyasalar Türkiye’yi çoktan yatırım yapabilir ülke statüsünde fiyatlandırıyor. Bu durumda biri yanlış olmalı. Ya piyasalar hatalı, ya da kredi derecelendirme kurumları.” Kredi derecelendirme kurumlarının Türkiye’nin dış finansman risklerine çok fazla ağırlık verdiklerini, buna karşın Türkiye’nin borçlarını ödeme isteğine yeterince ağırlık vermediklerini belirten Ash, Türkiye’yi notu yatırım yapılabilir olan ülkelerle kıyaslayarak derecelendirmedeki hataya dikkat çekti. ”Piyasalar Türkiye’yi Polonya’nın sadece biraz altında fiyatlandırılıyor. Polonya’nın kredi notu ise şu anda A- Peki Hırvatistan’a baktığımızda durum nedir? Ekonomik sorunlarına rağmen Hırvatistan’da uluslararası kredi derecelendirme kurumları tarafından yatırım yapılabilir ülke notu ile değerlendiriliyor. Bu değerlendirmelere baktığımızda bir yerde bir hata yapıldığı açıkça görülüyor." Haksız bir derecelendirme Türkiye üzerine 1999 yılından beri yaptığı araştırmalarla tanınan Ash, Türkiye için uluslararası derecelendirme kuruluşları tarafından yapılan haksız derecelendirmelerin, piyasalara tarafından ciddiye alınmadığını belirtti. Ash, ”Türkiye ödeme gücü ve mali yapısı ile daha iyi bir notu hak ediyor. Piyasalar –Türkiye için- yapılan bu derecelendirmelere fazlaca önem vermiyor” dedi. Ash, sözlerine şöyle devam etti, ”Türkiye’nin kredi derecelendirmesi ile ilgili tuhaf bir durumun olduğu kesin. Türkiye’nin kredi notunu doğru bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda bulunduğu seviyeden 2-3 kademe daha yukarıda olması gerekir. Türkiye yatırım yapılabilir ülke notunu çoktan hak ediyor” dedi. 4 Mayıs 2012 |
||||
|
'IMF ve DB'nin başında bir Türk'ü görebiliriz' |
||||
Dünya Bankası Türkiye Direktörü Raiser, gelişmekte olan ekonomilerin küresel ekonomi içerisindeki artan ağırlığına dikkati çekerek, gelecekte IMF ve Dünya Bankası'nın başında bir Türk'ün olmasının ''kesinlikle mümkün'' olduğunu söyledi. İSTANBUL - Dünya Bankası Türkiye Direktörü Martin Raiser, Türkiye'nin bölgesindeki etkin rolüne işaret ederek, ''Bölgede birçok ülke Türkiye'yi ilham kaynağı olarak görüyor. Bölge halkları Türkiye'de işleyen demokrasinin ve ekonominin olduğunu görüyor. Geçen üç yıl içerisinde özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Türkiye'nin nasıl bir ilham kaynağı olduğunu gördük'' dedi. Raiser, bölge ülkelerinin Türkiye'den bazı dersler alabileceklerine inandığı tespitinde bulundu. IMF ve Dünya Bankası'nın başında bir Türk'ü görmenin ''kesinlikle mümkün'' olduğunu dile getiren Raiser, sözlerine şöyle devam etti: ''Dünya değişiyor ve uluslararası kuruluşlar da gelişmekte olan ekonomilerin yükselen hedeflerine adapte olmalı. Tabii küresel rolün beraberinde getireceği küresel sorumlulukları da var. İnanıyorum ki; Türk toplumu uluslararası ekonomiye daha büyük katkıda bulunmaya hazır. Aslında biz ilk adımı gelişmekte olan ekonomilerin oy hakkını yüzde 4'ten yüzde 7'ye yükselterek attık. Yine de ben gelecekte gelişmekte ve gelişmiş ülkeler gibi bir ayrıma gitmeden, ülkelerin uluslararası hedeflerimize olan katkısı ölçüsünde söz hakkı olması gerektiğine inanıyorum.'' 'TÜRKİYE KRİZDEN AYRIŞTI, YİNE DE TETİKTE OLMALI' Uluslararası kredi kuruluşlarından Standart & Poor's'un İspanya'nın kredi notunu düşürmesinin ardından Avrupa krizi ve olası Türkiye yansımaları ile ilgili olarak Raiser, şu tespitlerde bulundu: ''Hiç şüphe yok ki Doğu Avrupa ve Orta Asya ve Türkiye'yi de içine alan bir bölge devam eden Avrupa'daki krizin yarattığı istikrarsızlık ve finansal sorunlardan etkilenecek. Türkiye şu ana kadar (krizden) iyi bir şekilde ayrışmayı başardı. Türkiye'de finansal mekanizmaların temeli sağlam ve kamu borcu da iyi durumda. Dünyadaki değişimleri görüyorsunuz, bu zaman durumuna razı gelerek memnun olmak için uygun değil. Türkiye'de ekonomik politikaların uygulanmasında gelişmelere karşı tetikte olmalı.'' Türkiye ekonomisinin başarılı performansına rağmen bazı temel problemleri olduğuna vurgulayan Raiser, ''Türkiye'nin mücadele etmesi gereken üç ana temel mesele var. Bunlardan ilki makroekonomik bileşenlerin de bir sonucu olan cari açık problemi. İkincisi ise eğitim kalitesi ile ilgili. Dünyanın en iyi eğitimini vermeden en büyük on ekonomisi içerisinde olmak mümkün değil. Burada sadece üniversitelerin eğitim kalitesinden değil anaokulundan itibaren bütün eğitim sisteminin kalitesinden bahsediyorum. Üçüncü ve bence en önemlisi kadınların ekonomide en az erkekler kadar aktif bir şekilde yer alarak ülke ekonomisine katkıda bulunması'' değerlendirmesini yaptı. 4 4 4 eğitim reformunu desteklediklerini belirten Raiser, '' Özellikle anaokulu eğitimi konusunda Türk hükümet ile aynı fikirdeyiz ve eğitim reformu konusunda gereken desteği vermeye hazırız. Bu düzenleme ile çocuklarını erken yaşta anaokuluna gönderecek anneler daha kısa bir zaman içerisinde işlerine geri dönüp ekonomiye katkıda bulunabilir'' dedi. 'TÜRKİYE'NİN YENİ PAZARLARDA POTANSİYELİ BÜYÜK' Türkiye'nin krizle birlikte yeniden şekillenen ticaret haritasını önemsediğini belirten Raiser, şöyle devam etti: ''Türkiye'nin ihracatı ciddi bir şekilde doğuya, Ortadoğu'ya ve Afrika'ya doğru kayıyor. Türkiye'nin son on yılda elde ettiği ekonomik başarı Avrupa pazarı ile yaptığı ticaretin entegrasyonu ile şekillendi. Bu entegrasyon ile Türkiye'nin ihracatı zaman içerisinde daha sofistike bir boyut kazandı. Türkiye'nin bir yandan Avrupa pazarlarıyla olan ticari entegrasyonunu koruyarak, Asya ve Ortadoğu ve Afrika pazarlarından büyük pay sahibi olma şansı çok yüksek. Türkiye'nin yeni pazarlarda potansiyeli büyük.'' Türkiye Merkez Bankası'nın bu yıl için yüzde 5,3-7,7 aralığında bir enflasyon olarak açıkladığı enflasyon hedefinin alt eşiğini ''iddialı'' bulduğunu söyleyen Raiser, ''Yüzde 5 enflasyon hedefini iddialı buluyorum. Fakat Merkez Bankası'nın enflasyonu düşürmeyi amaçlıyor olmasını olumlu buluyoruz. Biz yıl sonunda Türkiye'nin enflasyonunun yüzde 7 olmasını bekliyoruz. Yükselen enerji fiyatları enflasyon beklentisinde etkili olacak. Türkiye'de ekonominin yavaşlaması ile birlikte iç ve dış talepte bir daha dengeli bir hale geldiğini göreceğiz. Bütün bu gelişmeler gayet olumlu. Fakat küresel ekonomi son derece belirsiz bir görünüme sahip, bu yüzden Türkiye'nin de ekonomik büyümesinde temkinli olması gerekli'' değerlendirmesini yaptı. 'TÜRKİYE FONLARI 6,2 MİLYAR DOLAR' Dünya Bankası'nın Türkiye'deki projeler için ayırdığı fonlara da değinen Raiser, 2015 yılına kadar yaklaşık 4,5 milyar dolarlık bir bütçenin kararlaştırıldığını belirtti. Raiser, ''Buna Uluslararası Finans Kurumu'nun (IFC) da 1,7 milyar dolarlık fonlarını eklediğimizde yaklaşık 6,2 milyar dolarlık bir bütçe sadece Türkiye'ye ayrılacak. Bu yıl Türkiye için ayrılan meblağ yaklaşık 1,3 milyar dolar ve hemen her yıl ortalama 1,7 milyar dolarlık bir bütçe öngörüyoruz'' dedi. Türkiye'de yıllık ortalama doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasılanın sadece yüzde 2'sini oluşturduğunu belirten Raiser, son yıllarda 15-20 milyar dolar arasında seyreden doğrudan yabancı yatırımın 12 yıl önce 1 milyar dolar seviyesinin altında olduğuna dikkat çekti. Raiser sözlerine şöyle devam etti: ''Fakat şunu da unutmamak gerekli; Türkiye'nin hali hazırda rekabet ettiği gelişmekte olan ekonomilerin, yabancı yatırımlarının gayri safi yurtiçi hasılalarına oranı yüzde 4-5 seviyelerinde seyrediyor. Türkiye'nin daha fazla yabancı yatırım çekmek konusunda ciddi bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum.'' Türkiye'nin Dünya Bankası'nın İş Yapma Endeksi'nde (Doing Business) 71. sırada yer aldığını hatırlatan Raiser, ''Türkiye'nin önce ilk 50 arasında girip, sonra ilk 30'a yerleşmesi gerekir''dedi. Raiser, Avrupa'da krizden görece çok daha az etkilen güçlü Alman ve Kuzey Avrupa ülkelerinin hepsinin bu endekste ilk 20 içerisinde yer aldıklarını vurguladı. 'TÜRKİYE YUMUŞAK İNİŞ YAPIYOR' Raiser, bu yıl Türkiye'nin ekonomik büyümesinin yavaşlayarak yılsonunda yüzde 3 olmasını beklediğini belirterek, ''Daha sonrasında ekonominin toparlanarak 2013'te yüzde 4-5 oranlarında bir büyüme gerçekleştirmesini bekliyoruz. Türkiye, yumuşak iniş yapıyor. Orta vadede ekonominin ortalama yıllık yüzde 5 oranında bir büyüme potansiyeline sahip olduğunu düşünüyoruz'' yorumunu yaptı. 4 Mayıs 2012 |
||||
|
Türkiye'den S&P'nin Kararına Tepki |
||||
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors’un Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana çevirmesi büyük yankı uyandırdı Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors’un Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana çevirmesi Türkiye’de büyük yankı uyandırdı. S&P’ye en büyük tepki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Erdoğan S&P’ye sert çıktı Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği tarafından düzenlenen “5. İstanbul Moda Hazır Giyim Konferansı"nda konuşan Erdoğan, “Neye göre sen bunu durağana indiriyorsun? Çünkü belli bir süre pozitifte kalan ülkeyi artırması gerekirken, bakıyor ki Türkiye'yi artırırsam ideolojik olarak bizim için sıkıntı doğurur, biz bunu durağanda tutalım ama öbür tarafta bakıyorsun iflas eden Yunanistan'ı yükseltiyor. Böyle saçmalık olur mu?" dedi. Başbakan Erdoğan, ideolojik bir yaklaşım sergilemekle suçladığı S&P’ye adeta meydan okudu ve şöyle konuştu: “Bunu kimse yutmaz. Bunu sen Tayip Erdoğan’a yutturamazsın. Sen kalkıp bu Türkiye'nin kredi notunu durağana indirirsen bunu yemezler. Ve bunun bedelini 'artık ben seni bir kredi kuruluşu olarak tanımıyorum' demek suretiyle açıklarız.'' S&P: Türkiye’nin kredi notu 12 ay daha durağan kalacak Başbakan Erdoğan’ın sert eleştirilerine Standard and Poors da kayıtsız kalmadı. Hürriyet gazetesinin sorularını yanıtlayan S&P ülke yöneticisi Zeynep Holmes, "kurumumuzun görevi, herhangi bir siyasi gündemden bağımsız olarak, bir ülkenin kredi güvenilirliğine yönelik tamamen bağımsız görüş sağlamaktır” dedi. Türkiye’nin kredi notu görünümünü, ülkeye gelen dış talebin azalması ve kötüleşen ticaret hadleri Türk ekonomisinin yeniden dengelenmesine engel olabileceği için değiştirdiklerini söyleyen Holmes, S&P’nin yakın dönemde görüş değiştirmeyeceğinin de altını çizdi. S&P Türkiye yöneticisi, “kredi not görünümünün pozitiften durağana revize edilmesi, Türkiye’nin kredi notunun önümüzdeki 12 ve 18 ayda aynı kalacağına yönelik görüşümüzü yansıtıyor" diye konuştu. TÜSİAD’dan hükümete destek Son dönemde özellikle başta 4+4+4 olarak ifade edilen eğitim reformu ve basın özgürlüğü olmak üzere birçok konuda hükümetle ters düşen TÜSİAD, S&P tartışmasında hükümetten yana tavır aldı. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Türk iş dünyası da dahil olmak üzere, küresel yatırımcılar ve iş dünyası giderek bu tür not gelişmelerini daha az dikkate alır hale geldiler. Ayrıca, analizlerinin güncel ve doğru verilere dayalı olduğu yönünde kaygılar oluşmaya başladığını görüyoruz. Zaten gerek kriz dönemindeki gerekse kriz sonrasında ortaya koydukları performans ve sicilleri de hepimizce malum“ dedi. Boyner, Türkiye, yatırım ortamı ile ilgili reform gündemine kararlılıkla devam ettiği müddetçe, bu tür gelişmelerin yatırımcının Türk ekonomisine ilişkin beklenti ve algısını kolayca bozamayacağı görüşünde olduğunu belirtti. Bakanlar da S&P’ye karşı tek ses Uluslararası finans kuruluşu Merrill Lynch'de ekonomist ve bölüm müdürü olarak çalışmış olan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de raporu taraflı buldu. Türkiye raporu Şimşek’e göre, “S&P’ye hiç yakışmayan çok ciddi hatalarla dolu ve 9 ay önceki bir takım sorunlara takılmış kalmış bir çalışma”. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da kredi derecelendirme kuruluşunun adil davranmadığı kanaatinde. Bakan Şimşek, “S&P’nin kendi standartı kaymış. S&P’nin Türkiye ile ilgili yapmış olduğu standart dışı bu açıklama gerçekten talihsizlik ve bu onların güvenilirliğine gelen bir leke” diye konuştu. Pozitif görünümün devam etmesi bekleniyordu Dün TÜİK’in açıkladığı Nisan ayı enflasyon rakamları beklenenden yüksek çıktı. Nisan ayında TÜFE %1,52 olarak gerçekleşirken yıllık TÜFE oranı da %11,14’e ulaştı. Böylece 2008 yılı Ekim ayından bu yana, yani 3,5 yıldır ilk kez enflasyon %11’i aşmış oldu. Doğalgaz fiyatının %16,67 elektrik fiyatının ise %9,27 artması TÜFE’deki artışı tetikledi. Bu, ilk bakışta Türkiye ekonomisi hakkında negatif bir durum gibi görünse de ekonomistler Mayıs ayıyla birlikte enflasyonun düşüş eğilimine girmesini bekliyordu. Üstelik geçen hafta enflasyondaki yumuşak inişin, düşük cari açıkla desteklenmesi halinde Türkiye için not arttırımının gündeme geleceğini belirten Fitch Türkiye analisti Ed Parker’ın bu yaklaşımı da Ankara’da beklentileri arttırmıştı. 03 Mayıs 2012 |
||||
|
Türkiye Neden ABD’ye Mal Satamıyor! |
||||
Başkan Barack Obama, Amerika’nın, emlak krizinin tetiklediği “Büyük Resesyon”dan çıkması için bugüne kadar yüz milyarlarca dolarlık teşvik paketleri dahil bir dizi yönteme başvurdu. Obama’nın resesyondan çıkış reçetelerinden biri de ihracatı artırmaktı. Bu yüzden Başkan, beş yılda Amerika’nın ihracatını iki katına çıkarma hedefini seçti. Panama, Güney Kore ve Kolombiya ile imzalanan ve büyük pazarlıklar sonrasında Kongre’den onay alan serbest ticaret anlaşmaları, Çin ile yapılan sıkı müzakereler, farklı bakanlıklara bağlı ticaret ve ekonomiyle ilgili birimleri tek bir çatı altında toplama girişimi hep bu hedef doğrultusunda atılan adımlardı. Amerika’nın ihracatı geliştirme hedefi Türkiye’nin de bu ülkeyle daha fazla ticaret yapma isteğiyle örtüşüyor. Bu yüzden de son iki yıldır, ticaret hacmi 16 milyar Dolar’dan 20 milyar Dolar’a kadar çıktı. Ama her iki taraf da hala ekonomik ve ticari ilişkilerin askeri ve siyasi alandaki işbirliğinin gerisinde kalmasından şikayetçi. Hele ki Türk tarafı ticaret hacmi büyüse de bunun dengeli biçimde artmamasından, terazinin kefesinin hep Amerika’nın Türkiye’ye yaptığı ihracatın fazlalığıyla ağır basmasından şikayetçi. Peki Türkiye neden Amerika’ya istediği oranda ihracat yapamıyor? Amerika Ticaret Odası’nın Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Başkan Yardımcısı Peter Rashish’e göre bunu birkaç faktöre bağlamak mümkün. Bunlardan ilki, Türkiye’nin bugüne kadar ilgisini daha çok kendi coğrafyasına yakın olan yerlere, özellikle de Avrupa’ya yoğunlaştırmasından kaynaklanıyor. Gerçi aynı durum Amerika için de geçerli… Amerika da bunca yıldır hep Çin, Brezilya, Hindistan odaklı kaldı. Rashish’e göre son zamanlarda artık bu durum değişiyor, her iki taraf da açıkçası artık birbirinin radarına girmiş durumda. Ama, karşılıklı olarak iki tarafın birbirinin farkında olması, karşı tarafı daha iyi algılaması işin daha başı. Zira, Türk firmalarının bugüne kadar hep başka pazarlara odaklanmaları yüzünden isimleri, markaları ve ürünleri Amerika’da tanınmıyor, bilinmiyor. Amerika’nın büyük bir pazar olması beraberinde büyük fırsatlar kadar büyük yatırımları da gerektiriyor. Rekabetin çok güçlü olduğu bu ülkede kar marjları düşük olduğundan büyük yatırımlar büyük riskleri de getiriyor. Peter Rashish, “Amerika’daki potansiyeli kullanabilmek için Türk şirketlerinin lojistik merkezler kurmaları, deneyimli uzmanlardan yararlanmaları gerekli,” diyor. Özetle, Türk firmalarının coğrafi uzaklığı göze alsalar bile, büyük yatırımları, geniş çaplı tanıtım ve reklam kampanyalarını da göze almaları gerekiyor. Aslında Türk işadamları son zamanlarda son derece iyi bir stratejik açılımla, Amerika’yı ülke bazında değil, eyalet bazında “arşınlıyor”. İş heyetleri, belirli eyaletlerdeki kardeş şehirleri ziyaret ederek hem kendilerini tanıtıyor, hem de ziyarete geldikleri şehirleri tanıyor. Hatta Kızılderili kabileleriyle bile iş yapmanın yollarını arıyor. Ama Türk işadamlarının yine de asıl arzuladıkları Amerika ile adı öyle konmasa da serbest ticaret anlaşması imzalamak. Buna Washington henüz yanıt vermiş veya bu alanda girişim başlatmış değil, ancak bu konuda herhangi bir ilerleme olmadan önce Amerika’nın Türkiye’de daha fazla yasal öngörülebilirlik, daha fazla şeffaflık ve özellikle de telif haklarında hala yaşanan pürüzlerin giderildiğini görmek isteyeceği rahatlıkla söylenebilir. 2 Mayıs 2012 - Melek Çağlar, Voa News |
||||
|
Soros: Kriz daha da kötüleşiyor |
||||
Ünlü yatırımcı Soros, Euro Bölgesi'ndeki krizin Avrupa Birliği'ni yok edebileceğini söyledi. KOPENHAG - ABD'li milyarder yatırımcı George Soros, Euro Bölgesi'nin geleceğiyle ilgili karamsar konuştu. Danimarka'da bir etkinliğe katılan Soros, Euro Bölgesi krizinin giderek derinleştiğini söyledi. Soros, "Korkarım kriz kötüleşiyor. Kriz henüz sona ermedi ve şu an yanlış yöne doğru gidiyor" ifadesini kullandı. Euro'nun Avrupa Birliği içindeki siyasi uyuma zarar verdiğini belirten Soros, krizin Avrupa Birliği'ni yok edebileceğini kaydetti. Soros, Avrupa'daki problemin, mevcut sorunların yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını savundu. 17 Nisan 2012 |
||||
|
İshak Alaton'dan "Altın Öğütler" |
||||
Alarko Holding Yönetim Kurulu Onursal Başkanı İshak Alaton: Türkiye, 'yerli otomobil' yapma projesini hemen çöpe atmalı, yanlış bir yatırım. Alarko Holding Yönetim Kurulu Onursal Başkanı İshak Alaton, Bloomberg HT Ekoforum Programı'nın konuğu oldu. Alaton yerli otomobil projesi için çarpıcı açıklamalarda bulundu, ”Türkiye, 'yerli otomobil' yapma projesini hemen çöpe atmalı; yanlış bir yatırım.” dedi. “TÜRKİYE, “YERLİ OTOMOBİL YAPMA RÜYASI”NI BİR KENARA BIRAKSIN; HATTA ÇÖP KUTUSUNA ATSIN” Türkiye daha iyi bir yerli oto yapma rüyasını bir kenara bıraksın hatta çöp kutusuna atsın diyorum. Çünkü, bu çok yanlış bir yatırım olur. Birkaç milyar doları heba etmiş oluruz . Aman ne olur, türkiye yeni bir yerli otomobil aşkına kurban gitmesin. Hatta otomobil endüstrisindeki dostlarıma da söylüyorum şunu görmeleri lazım: Otomobil üretiminde artık türkiye en üst noktayı buldu bundan sonrası güçlüklerle dolu sıkıntılarla dolu bir zaman yaşayacağız ve zaman içinde de otomobil üretiminde bizim dünyadaki ağırlığımız gittikçe mecburen azalacak. Bunu görmemiz lazım. Bizim Çin'le rekabet etmemiz mümkün değil. Otomobilde mümkün değil... Ama başka sahalarda ki, asıl oralara gücümüzü teksif etmeliyiz. 2023'te 500 milyar Dolar hedefine yürürken, “hangi hataları yapmayalım, hangi hatalı yatırımları yapmayalım” diye düşününce, bunların en başında yerli otomobil geliyor. Ben diyorum ki, aman dikkatli olalım; buraya gereksiz yere para aktarmayalım. “2023'TE 500 MİLYAR DOLARLIK İHRACAT HEDEFİ İÇİN 'TERSİNE BEYİN GÖÇÜ'NÜ TEŞVİK ETMELİYİZ” Türkiye hiçbir zaman Almanya veya otomotivde ileri seviyedeki bir ülkenin otomobil üretimindeki markalaşma seviyesine gelemeyecek veya o kadar zamanı yok. Demek ki, hem markalaşma, hem de üretim maliyetleri bakımından handikaplarımız var. Bu ikisini bir araya getirdiğimiz zaman ben 2023'teki 500 milyar dolarlık ihracat limanlarına ancak yüksek teknolojiye dayalı üretim dallarının gelişmesiyle ulaşabileceğimize inanıyorum. Yüksek kalitede ve dünyanın ihtiyacı olan dünyanın gittikçe yükselen ihtiyacına cevap verecek “tersine beyin göçü”nü de içerecek büyük bir projenin gelişmesine bağlı.çünkü yurt dışında bugün uzun yıllardan beri türk asıllı ilim ve bilim adamlarının hemen hepsinin gönlünde yatan bir aslan var; o da, er veya geç bir gün türkiye'ye dönmek. Biz Alarko olarak buna dair bir adımı Çatalca'da attık; teknopark projemizi hayata geçiriyoruz. Alvimedica adında yüksek teknolojiye dayalı bir tıbbi ürün tesisi kurduk. “2050 YILINDA EN HIZLI BÜYÜYECEK SEKTÖR, SAĞLIK SEKTÖRÜ OLACAK” 2050 yılında 100 yaşına gelmiş insanların dünya nüfusundaki nispeti %20 yi bulacak. Yani insanlar çoğalacak insanların ömür beklentisi çok uzayacak ve bunun yanında, gelir düzeyi yükselen insanlar yaşlılıkları için kenara para koyacaklar ve bu parayı da sağlıkları için harcayacaklar. 2050 yılında, bugüne göre; gıda üretimi artışı % 45-50, enerji üretimi artışı % 90 – 100 olurken, en yüksek yatırım ihtiyacı sağlık sektöründe olacak. Sağlık sektöründeki üretim artışı % 1800 düzeyine çıkacak. Sağlık yatırımlarının çok geniş bir spekturumu var: Hem önleyici ki, bunun içine tatil köyleri bile giryor; hem de küratif yani tedavi edici ki, orada da şöyle bir beklentim var: Bugün tedavi yöntemlerinin sadece 10'da 1'ini biliyoruz; kalan 10'da 9'u henüz bilmiyoruz. Bu 10'da 9'un içinde diyabet var, kanser var, alzeimher vs. Bu konuda yurtdışında çalışan pek çok Türk Bilim Adamı birçok araştırma yapıp patent alıyorl. 2050 yılına kendini hazırlayan gençlere vermek istediğim mesaj özellikle şudur:Sağlıkla ilgili yatırımlar ki, bugün 1 dolar yatırılırken 2050 yılında bu alana 18 dolar yatırılacak. Gelecek burada. “GELECEK GÜNEŞ ENERJİSİNDE, GÜNEŞ ENERJİSİNE ÖNEM VERELİM” Benim şahsen en çok ilgi duyduğum enerji güneş enerjisi; neden? Çünkü, türkiye coğrafi bakımdan fevkalade avantajlı bir noktada bulunuyor. Hem Afrika kadar sıcak değil, hem de Avrupa gibi bulutlu bir iklime sahip değil... Yani, güneş enerjisi bakımından çok ideal bir noktadayız. Türkiyenin bazı yöreleri senede 310 ila 320 günü güneşli geçiyor. Ben güneş enerjisinin çok hızlı bir şekilde gelişeceğine inanıyorum. Bunun için de, Enerji Bakanlığı'nın geç kalmadan -çünkü bugüne kadar geç kalındı- güneş enerjisi yatırımları için bazı teşvik tedbirlerini ortaya koyması gerek. Almanya türkiyeye göre güneş enerjisi bakımından dezavantajlı durumda ama Almanya'nın bütün enerji üretiminin % 21'i güneşten alınmaktadır. Türkiye'de bu oran binde 2-3 seviyesindedir. Almanya gibi güneş bakımından şanssız bir ülke bile bu kadar yatırım yapmışken, Türkiye'nin bu konuda hiç yatırım yapmamış olmasını çok büyük bir çelişki olarak görüyorum. Büyük bir hızla aradaki boşluğu kapatmamız lazım. Güneşe önem verelim. “TÜSİAD, YA DEMOKRASİDEN YANA OLMALI YA CEBERRUT DEVLETTEN YANA; TÜSİAD'IN BUGÜNKÜ GİDİŞATI UTANÇ VERİCİ” TÜSİAD'ın mutlaka ve muhakkak bir zihin değişikliğine ihtiyacı var. TÜSİAD, kendi içinde bir devrim yaşamalı ve “Dinozorlar”ı yuvalarına geri gönderneli; Genç dinozorlar dahil olmak üzere... Çünkü, dinozorluk yaş ile olmuyor; zihinsel dinozorluk var, 30 yaşında dinozorlar var mesela TÜSİAD'ın içinde. Ben diyorum ki, dinozorluğu bir kenara koyalım ve yeni haritamızı TUSKON, MÜSİAD ve diğer yörelerdeki yerel Anadolu Kaplanlarından feyz alarak yenileyelim. Enerji alarak modernleşelim gelişelim yepyeni bir TÜSİAD ortaya koyalım diyorum. TÜSİAD'ın değişimi MÜSİAD ve TUSKON benzeri bir gençleşme ve yeniden enerji ortaya koyarak mümkün olabilir. Bunun için, insan odaklı ceberrut devleti reddeden, despot yönetimi onaylamayan bir TÜSİAD görmek istiyorum, çünkü; şimdiye kadar bunu gördüm TÜSİAD içinde. TÜSİAD'daki benim eleştirdiğim en önemli olay şu olmuştur: TÜSİAD'ın içinde yıllar yılı demokrasiye inanmamış bir yönetim nüvesi ya da kısmı var, yani demokrasiyi önemsiz gören bir zihniyet oluşmuştur yıllar yılı TÜSİAD içinde. “Bu ithamı nasıl yapıyorsunuz İshak Bey” diye sorarsanız, hemen söyleyeyim: 1997'de bir rapor ortaya koyduk ve raporun başlığı “ Demokratikleşme Persfektifleri” idi. Prof. Bülent Tanör hazırlamıştı. Bu raporu yerden yere vurdular ve “genel kurul”da TÜSİAD'da beni rezil ettiler. “Böyle bir raporu tasvip etmiyoruz” dediler, “biz demokratikleşmek istemiyoruz” dediler. Bunu mikrofondan söylediler, böylece Ankara'ya selam yolladılar. En önemli ve utanç verici olay ise şu oldu: Bu rapor yüzünden o gününün TÜSİAD yönetim kurulu'nu ibra etmediler, ibra edilmemiş tek yönetim kurulu o yıl yaşandı, bu rapordan dolayı... Hadi bırakın bunu, bir yana koyun; unuttuğumu kabul edeyim, 1997'den bu yana aradan uzun zaman geçti, daha geçen sene yine yeni Anayasa hazırlıkları için bir referandum hazırlığı vardı. TÜSİAD, referandum için bir hazırlık yaptı ve Prof. Ergun Özbudun ve Turgut Tarhanlı gibi isimlerin imza koyduğu bir Anayasa Taslağı hazırlandı. Genel Kurul'da bu taslak ortaya konulduktan sonra söz istendiğinde Cem Boyner mikrofona geldi ve “bu raporun arkasında duracak mısınız” diye sordu eşinin gözlerinin içine bakarak... Çünkü eşi de TÜSİAD'ın yönetim kurulu başkanı Ümit Boyner. Ve bir sessizlik oldu... Ben de gidip Cem Boyner'i iki yanağından öptüm, herkes bunu gördü kameralar bunu çekti. Aradan 3 gün geçti pazar günü bir deklarasyon yayımlandı ve Ümit Boyner de bunu imzalamaya mecbur edildi ve rapor inkar edildi. “Bu rapor TÜSİAD'ın raporu değildir; yalnız hazırlayan Profesörlerin eseridir, bizi ırgalamaz” dediler. Utanç verici! Ikinci bir defa ben yıkıldım ve şimdi artık ben diyorum ki, artık yeter! Ya demokrasiden yanasınız ya da ceberrut devletin devamı olmaya çabalıyorsunuz. Ben utanç verici buluyorum yeter artık! “4+4+4'E İHTİYACIMIZ VAR; OLUMLU NETİCELER VERECEKTİR” 4+4+4: Evet buna ihtiyacımız var ve bu kanun çok olumlu neticeler verecektir kısa zamanda. İkincisi, ben buna zaten hazırdım; çünkü, bunun bu şekilde değişeceğini zaten hissediyordum. Çatalca'da Alvimedica'nın yanındaki belediyenin hibe ettiği bir arziye ben kendi imkanlarımla bir meslek lisesi ki, Türkiye'nin ilk biyoteknoloji meslek lisesi'ni inşa ediyorum ve bunu Milli Eğitim Bakanlığı'na devrediyorum. Ben, bu liselerin özellikle Almanya'daki gibi çoğalmasının Türkiye'nin endüstrisine çok önmeli bir katkıda bulunacağına inanıyorum. Bunun da yolu bu yeni geçen kanundur bence. 5 Nisan 2012 |
||||
|
"Şiddetli kriz kapıda" |
||||
Avrupa Birliği, borç krizini kontrol altına almak için yeni önlemler almayı planlıyor. Tanınmış Alman iktisatçı Clemens Fuest, muhtemel gelişmeleri yorumladı. Borç krizindeki ülkeleri gözüne kestiren spekülatörleri sindirmek ve finans piyasasının güvenini yeniden kazanabilmek için istikrar fonlarındaki kefalet miktarının arttırılması kararlaştırılacak. Bu adım, şimdilik kaydıyla da olsa Euro krizini sona erdirir mi? Almanya'nın tanınmış iktisatçılarından Clemens Fuest, Euro kriziyle ilgili Deutsche Welle'nin sorularını yanıtladı. - Mali pakt hazır, Yunanistan'ın borçları siliniyor, Avrupa Merkez bankası zaman kazandı, Euro Bölgesi'ni çevreleyen ‘yangın duvarı' yükseltiliyor. Borç krizinin geri plana düştüğü söylenebilir mi? FUEST: İlk bakışta öyle görünüyor. Ama borç krizi atlatılabilmiş değil. Çünkü kriz ülkelerinin köklü reformlar yapıp, can yakıcı uyum sürecinden geçmesi gerekiyor. Rekabet gücünün artması için, ücret maliyetlerinin düşürülmesi şart. Gayrı menkul fiyatları daha da gerilemeli. Bu süreç tamamlanabilmiş değil. Bu bakımdan krizin önümüzdeki aylarda şiddetle nüksetmesini bekliyorum.” - Almanya uzun tereddütten sonra kurtarma fonunun 700 milyara çıkarılmasını kabul etti. OECD bir trilyon gerektiğini söylüyor. Bu doğru olur mu? FUEST: “Rakamlar hakkındaki tartışmanın abartıldığı kanısındayım. Büyük ülkelerin başı sıkışsa, Almanya zaten yardım etmek zorunda kalacak. Aksi takdirde, devletin temerrüde düşmesi Avrupa finans sektörünü çökertir. Bu nedenle 700 milyarlık ya da bir trilyonluk kefalet tartışması yapmak bence abes.” - Bazı ortak para bölgesi üyeleri gibi OECD de, Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) da daha aktif rol üstlenmesini istiyor. Siz ne diyorsunuz? FUEST: “AMB'nin tamamen çekilmesi de, İtalyan ve İspanyol devlet tahvilleri rantının belli bir oranı aşmasına göz yummayacağını söylemesi de doğru olmaz. Merkez bankasının bağımsızlığına saygı duyulmalı ve gerekli gördüğü zaman istikrar sağlamak için piyasalara müdahale etmesine de izin verilmeli. Yetkilerinin sınırına dayansa da AMB'nin müdahalelerine karşı değilim. Ama merkez bankasını kriz itfaiyesi ilan edip dardaki ülkelerin kurtarılmasını ona bırakmak da aşırı kaçar.”
- Bu konuda da azınlıkta kalan Almanya dışarıdan gelen baskıya daha ne kadar dayanabilir? FUEST: “Almanya her defasında biraz yumuşadı. Federal Hükümet'e göre kriz, borçlu ülkelerin sorunlarına çözüm bulunduğu zaman atlatılabilecek. Reformlar tamamlanmalı, birim ücret maliyetleri düşmeli, gayrı menkul ucuzlamalı, bankalara çeki düzen verilmeli. Ama örneğin İspanya'nın başı derde girdiği takdirde Almanya kredi limitini yükseltmek zorunda kalacak. İstikrar ve yardım fonlarını şişirmek yetmez. Problemler ancak, kriz ülkelerinin üzerine düşeni yapmasıyla çözülebilir.” - Yunanistan ve Fransa'da seçim var. İrlanda da mali pakt halkoylamasına sunulacak. Sizce, Euro Bölgesi'ni ne gibi gelişmeler bekliyor? FUEST: “François Hollande Fransa Cumhurbaşkanı olur da istikrar paktını yeniden tartışmaya açarsa, huzursuzluk çıkabilir. Hangi yolun doğru olduğu tartışması büyüyebilir. Yunanistan'da istikrar politikasını yeniden pazarlığa açmak ya da bu politikadan sapmak isteyen siyasi partiler seçimde başarı kazanabilir. Ama ben buna ihtimal vermiyorum. Aksine, kriz ülkelerinde bütçe açığını azaltma ve ekonomik reformlarla bütçeyi sağlığa kavuşturma politikasının sürdürüleceğini tahmin ediyorum. Çünkü bunun dışındaki bir uygulamanın başarıya ulaşması mümkün değil.” 29 Mart 2012 |
||||
|
O'NEILL: En Büyük Tehlike Petrol |
||||
HSBC Başekonomisti Stephen King, petrolün Yunanistan'ın yerini alarak yatırımcının yeni endişe kaynağı haline geldiğini kaydetti. Brent ham petrolü İran'ın petrol arzına ilişkin endişeler ve bu ülkenin nükleer programı konusundaki gerginliğin, talep ve küresel ekonomide yavaşlamaya bağlı endişeleri bastırmasıyla yükselerek varil başına 124 dolara yaklaştı. Yatırımcıların kaygıları, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmesinin ardından İran'a karşı olası askeri girişim konusunda tutum değiştirdiği yönünde bir işaret görememelerinin ardından artmıştı. Petrolle ilgili HSBC'den ilginç yorum geldi. HSBC, petrolün yeni Yunanistan olduğunu söyledi. HSBC Baş Ekonomisti Stephen King, petrolün Yunanistan'ın yerini alarak yatırımcının yeni endişe kaynağı haline geldiğini kaydetti. Kıng, petroldeki yükselişin sürmesi halinde gelişen ülkelerdeki iyileşmenin zarar göreceğini ve enflasyonun gelişen ülkelere geri döneceğini ifade etti. O'NEILL: EN BÜYÜK TEHLİKE PETROL Goldman Sachs Varlık Yönetimi Yönetim Kurulu Başkanı Jim O'neill da piyasalar için en büyük tehlikenin yükselen petrol fiyatları olduğunu söyledi. Kariyeri boyunca petrol fiyatları ne zaman yükselse bunun piyasalara çok büyük zarar verdiğini belirten O'neill, petrol dışında piyasalar için önemli bir tehlike olmadığını kaydetti. 6 Mart 2012 |
||||
|
Ünlü yatırımcı Buffett'tan yorumlar |
||||
Yatırım tavsiyesinde bulunan ünlü yatırımcı Buffett, "Uzun vadede hisse senetlerinden oluşmuş bir portföy kağıt paradan, ya da altın gibi gelir üretmeyen varlıklardan çok daha iyi getiri sağlayacaktır" dedi. Dünyanın en zengin yatırımcılarından Warren Buffett, Wall Street için umutlu. CNBC'ye konuşan Buffett, güçlü şirketlerin hisselerinden oluşan bir portföyün uzun vadede altından daha iyi getiri sağlayacağını savundu. Buffett şunları söyledi: "Paranızla bir şeye yatırım yapmak zorundasınız. Eğer paranızı cüzdanınızda tutarsanız, sıfır yatırım yapmış olusunuz. Maalesef şu an paranızı bankaya götürürseniz de sıfır yatırım yapmış oluyorsunuz, Amerikan tahvili alsanız da sıfır yatırım yapmış oluyorsunuz. Hiç şüphem yok ki uzun vadede hisse senetlerinden oluşmuş bir portföy kağıt paradan, ya da altın gibi gelir üretmeyen varlıklardan çok daha iyi getiri sağlayacaktır. Wall Street için 3 aylık, 6 aylık için bir öngörüde bulunamam. Ama iş modeli sağlam şirketlerin hisseleri alınabilir, ki onlardan piyasada çok var." Warren Buffett öncelikle Amerika'da yatırım yapmayı tercih ettiğini söylese de 7 tane Avrupa şirketinde de portföyünde yer verdiğini açıkladı. Ünlü yatırımcı "Tüm dünyadaki hisse senetlerine bakarım ama tabii ki öncelikle Amerikan hisselerine bakıyorum çünkü en büyük piyasa burada. Buradaki şirketleri de iyi tanıyorum. Ama Almanya'da da bir sigorta şirketine yatırımımız var. Şu anda portföyümde 7 tane uluslararası şirket bulunuyor. Hatta bu hisse senetlerin hepsi de Avrupa hisseleri" dedi. 28 Şubat 2012 |
||||
|
Almanya "Ya rezil ya da vezir olacak!" |
||||
Dünya Bankası Başkanı Zoellick, Almanya'nın bu yıl krizde ya Avrupa'nın lideri olacağını ya da tökezleyeceğini belirtti Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Almanya'nın, İtalya ve İspanya'ya krizden çıkmanın yolunu göstererek 2012 yılında Avrupa'nın lideri olabileceğini ya da tökezleyeceğini ve kıtanın hiddetini üzerine çekebileceğini söyledi. Zoellick, 48. Münih Güvenlik Konferansı'nda Almanya'nın Avrupa ve dünyadaki rolüne ilişkin panelde yaptığı konuşmada, ''2012 yılı Almanya'nın Avrupa'nın lideri olacağı ya da sendeleyeceği ve Avrupa'nın öfkesine maruz kalacağı bir yıl olabilir. Bu yılın sonunda Almanya sadece tasarruf tedbirleriyle özleştirilirse ve anahtar ülkeler ekonomik icraatlara siyasi desteği sürdüremezse, o zaman Almanya hiddetin hedefi haline gelebilir'' dedi. Liderliğin, mali disiplin ve yapısal reformları uygulayacak olurlarsa özellikle İtalya ve İspanya gibi kritik öneme sahip ülkelere destek ve teşvik tedbirleri sunmanın yolunu belirlemeyi gerektireceğini belirten Zoellick, ''Parayı çarçur edin demiyorum. Eğer gerekli icraatları yaparlarsa destek alacaklarını peşinen açıklığa kavuşturmanızı söylüyorum'' diye konuştu. Euro Bölgesi bankalarına büyük miktarda kredi sağlayan Avrupa Merkez Bankasının (ECB) ''vakit kazandığını'' ifade eden Zoellick, Avrupa Birliği (AB) zirvesinde AB üyesi 25 ülkenin, bütçe disiplinini güçlendirecek yeni hükümetler arası anlaşmayı imzalamayı kabul etmesini ''iyi bir adım'' olarak değerlendirdi. Büyüme olmazsa rekabet edebilirliği yeniden kazanmak için mali disiplini sağlamanın ve yapısal reformları yapmanın epey zor olduğuna dikkati çeken Zoellick, ''bu yüzden ek destek vermek için bazı imkanlara ihtiyaç olacağını'' sözlerine ekledi. 4 Şubat 2012 |
||||
|
Derviş: Avrupa'da en kötü geride kalmadı |
||||
Brookings Enstitüsü Başkan Yardımcısı Kemal Derviş, "Avrupa için kriz 10 yıl devam ederse çok zor olur. Avrupa'da en kötü geride kalmadı. Doğru adımlar atılmazsa kötü anlar gelebilir" dedi. DAVOS - Brookings Enstitüsü Başkan Yardımcısı Kemal Derviş, Davos'ta CNBC-e'nin sorularını yanıtladı. Avrupa'daki krizle ilgili değerlendirme yapan Derviş, "Davos'ta Avrupa krizi, Euro krizi ve Yunanistan tartışmaların merkezinde. Parasal açıdan düşündüğünüz zaman nispeten iyimser diyeceğimiz bir hava var. 'Euro parçalanacak' havası yok. Temel sorunlar halledilmiş değil. Benim umudum esas ciddi sorunlara değinilmesi. Kuzey Avrupa'da özellikle Almanya'nın, iyi olan ülkelerin lokomotif rolü üstlenmesi gerekiyor. Bu kriz Avrupa için 10 yıl devam ederse çok zor olur. Avrupa'da en kötü geride kalmadı. Doğru adımlar atılmazsa kötü anlar gelebilir. Bol likidite, sıfıra yakın faiz ile durumu idare etmek olmaz. Ama eses sorunlar çözülmeli. Gelişmiş ülkelerin ciddi yapısal sorunları var" dedi. Türkiye'nin yüzde 4 büyüyebilmesinin çok iyi olduğunu söyleyen Derviş şunları kaydetti: "Ben Türkiye'nin geleceğini iyi görüyoum. Türkiye çok daha iyi günlere doğru yol almış durumda. Eğer Avrupa'da tam bir çöküş olursa, Türkiye etkilenecek. Bu kadar yüksek bir cari açıkla yola devam etmek mümkün değil. Cari açığı yüzde 5 civarında tutmakta büyük yarar var. Yüzde 7 fazla yüksek bir cari açık. Bunu çözmenin yolu ulusal tasarrufları artırmak. Türkiye için yumuşak bir iniş gözüküyor. Dünya ekonomisinde çok olağanüstü gelişmeler olmazsa yumuşak iniş mümkün.
İnsanlar ve ülkeler kendilerini en güçlü hissettiği anda daha dikkatli olmalı. Bütün gelişmelere bakarak her türlü ihtimale karşı tedbir almakta yarar var. Merkez Bankası'nın temelde başarılı olduğu kanısındayım. Türkiye'deki büyümenin yavaşlama durumu var. Bu yavaşlama karşısında ekonomiye biraz güç vermek gerekiyor. Öbür taraftan enflasyon tehlikesi var. Merkez Bankası'nın işi kolay değil." 26 Ocak 2012 |
||||
|
Dünya Bankası'ndan uyarı: Yeni krize hazırlanın |
||||
Dünya Bankası, küresel büyüme tahminlerini ciddi oranda düşürdüğünü açıklayarak, kalkınmakta olan ülkeleri yeni bir ekonomik krize hazırlıklı olmaları konusunda uyardı. Dünya Bankası'na göre, 2012'de büyüme yüzde 2.5, sonraki yıl da yüzde 3'ün biraz üzerinde gerçekleşecek. Banka, 2008'de yaşanan kriz şiddetinde bir sorunun da ihtimal dışı olmadığının da altını çizerken, kalkınmakta olan ülkelere alternatif planlar hazırlamaya başlamaları uyarısında da bulundu. Dünya Bankası, krizden herhangi bir ülke ya da bölgenin muaf olmadığına da dikkat çekti. Dünya Bankası baş ekonomistlerinden Justin Yifu Lin, kalkınmakta olan ülkelerin zayıflıklarını gözden geçirip hala zaman varken yeni şoklara hazırlanmaları gerektiğini vurguladı. Dünya Bankası yöneticilerinden Andrew Burns de, euro bölgesinin krizine ve zengin ve yoksul ülkelerdeki etkisine gönderme yaparken de, ''Kalkınmış ve kalkınmakta olan ülkelerin büyüme oranları 2008-2009'daki oranlardan daha fazla düşebilir'' dedi. Tahminler, 2012'de büyümenin kalkınmakta olan ülkelerde yüzde 5.4, zengin ülkelerde ise yüzde 1.4 olarak gerçekleşeceği yönünde. Dünya Bankası haziran ayında büyümeyi kalkınmakta olan ülkeler için yüzde 6.2, zengin ülkelerde ise yüzde 2.7 olarak tahmin etmişti. Büyümedeki yavaşlamanın küresel ticarette yavaşlama ve emtia fiyatlarında görülmeye başlandığına dikkat çeken Dünya Bankası raporunda, emtia fiyatlarının düşmesi gelişmekte olan ülkeler için ''iyi haber'' olarak niteleniyor, ancak gıda güvenliğinin yoksul ülkeler için hala ciddi bir sorun olduğunun da altını çiziyor. Gıda fiyatları en Şubat 2011'deki en yüksek seviyelerinin yüzde 14 altında seyrediyor. 18 Ocak 2012 |
||||
|
Derviş: Avrupa'daki kriz çok tehlikeli |
||||
Avrupa'daki krizi değerlendiren Eski Devlet Bakanı Derviş, "Avrupa'daki borç krizi çok tehlikeli" dedi. NEW YORK - 2001 krizinde ekonomik programı başarıyla uygulayan Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş, Avrupa'daki borç krizini değerlendirdi. "Avrupa'daki borç krizi çok tehlikeli" diyen Derviş şunları söyledi: "Avrupa'ya toplu bakıldığında aslında bölge güçlü ve durum o kadar da kötü değil. Kriz, Euro Bölgesi'nin içindeki dengesizliklerden kaynaklanıyor. AB devletleri 'hayır biz her birimiz ulus devletiz, birleşmemiz mümkün değil' derlerse, o zaman hakikaten Euro'nun ortak bir para birimi olarak devam etmesi orta vadede çok zor.'' ''Yunanistan'da ve İtalya'da yeni hükümetler başarılı olmazsa, Avrupa'daki ciddi bir yavaşlama, süregelen belirsizlikler yüzünden büyümenin tamamen durması, işsizliğin daha da artması mümkün. Bu olursa bütün dünya etkilenecek. O zaman bütün dünya gibi, Türkiye de etkilenecek'' diye konuşan Derviş, borç krizinin bu anlamda Türkiye'ye olası etkileri konusunda ise şöyle konuştu: ''Özellikle Türkiye'ye etkisi olacak diyemeyiz. Ama tabii bizim için de AB ve Euro Bölgesi önemli bir ticari ortak. Sadece biz o durumda değiliz, birçok ülke o durumda, dolayısıyla kriz, hele derinleşirse, küresel ekonomiyi etkileyecek, küresel ekonomiyi etkileyince Türkiye'yi de etkileyecek, etkilemeye başladı zaten. Brezilya'yı da ABD'yi de etkileyecek. Bazı ülkelere kıyasla Euro Bölgesi'nin bizim ticaretimiz içindeki payı belki biraz daha yüksek, ama bizim ticaretimiz de bayağı çeşitlenmiş durumda, bu iyi bir şey. Türkiye ekonomisi hem esnek, hem çeşitlenmiş bir ekonomi, dolayısıyla Avrupa bağımlılığı çok aşırı değil, ama gene de bağlıyız tabii.'' 14 Kasım 2011 |
||||
|
Avrupa'nın Ekonomik Krizi - Genel Bilgi |
||||
ABD'de başlayan ve dalga dalgaya tüm dünyaya yayılan ekonomik krizden, özellikle bir zamanların "zengin ve oldukça rahat" Avrupa ülkelerinin etkilenmiş olması gözlerin eski kıtaya çevrilmesine sebep oldu. İzlanda, Belçika, İrlanda gibi ülkelerin ardından Yunanistan'ın ekonomik yönden iflasın eşiğine gelmesi, başta AB ülkelerinin ekonomileri olmak üzere tüm dünyayı olumsuz yönde etkiledi. Dünya ve özellikle de Avrupa Yunanistan'dan yaşanan probleme çözüm bulmak ve ülkenin yüz milyarlarca euroluk açığını kapatacak formüller üretme peşindeyken Başbakan Papandreu'nun istifa ettiği haberi geldi. Bu arada bir ses de İtalya'dan yükseldi. Yaklaşık 3 yıldır iktdarda olan İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin de kısa bir süre sonra görevinden ayrılacağının açıklandı. Berlusconi'nin ülkesinin içinde bulunduğu borç sarmalından kurtarabilecek bir formüle sahip olmadığı, koltuğunundan AB'nin istediği ekonomik düzenlemeleri yaptıktan hemen sonra ineceği öğrenildi. Tüm bu gelişmeler İtalya için de kriz çanlarının artık çok duyulur bir biçimde çalmaya başladığını gösterdi. AB'nin iki büyüğü Almanya ve İtalya'nın Avrupa'daki batık ekonomileri daha ne kadar destekleyebilecekleri, bu desteğe kendi ekonomilerinin ne ölçüde direnebileceği bilinmiyor. Öte yandan iki ülkenin kendi iç kamuoyularından batık Avrupa ülkelere destek verilmemesi yönünde seslerin yükseldiği de biliniyor. Problemin Sosyo-ekonomik ve siyasal temelleri Kapitalist sistemler tüketimi destekliyor. Sistemin çarkları sürekli tüketme üzerine kuruluyor. Fakat üretim olmadan aralıksız olarak süregelen tüketim, arz-talep dengelerini bozuyor. Bu arada engel olunamayan bir israf görülüyor. Tüketmeye alışmış ve pek çok kalemde dışa bağımlı ekonomiler, eskiden olduğu gibi sömürgelerinden kaynak da devşiremeyince, bir süre sonra içten yemeye başlıyor. Hazıra dağ dayanmayacağı için bir noktadan sonra artık hazırdaki değil alınan iç/dış borçlarla sistem sürdürülebilinir kılınmaya çalışılıyor. Yaşlı Avrupa'nın yaşlanmış, keyfine düşkün ve yaşam standartları oldukça yüksek halkları standartlarından vaz geçmeye yanaşmayınca, yüzmilyarlarca euroluk (ödenmesi neredeyse imkansız) borç yükleri ortaya çıkıyor. Halk iktidarlardan gelen "tasarruf" çağrılarına kulak asmadığı gibi bunu yapan iktidarları da beceriksizlikle suçluyor. Yönetim mekanizmaları ise kendi içlerinde olabildiğince paslanmış ve ahlaki erozyona uğramış olduğundan dolayı, halkı ikna edemiyor, zorluklar karşısında direnemiyor, çareyi koltuğu terk etmekte buluyor. Ancak bu terk edişlerin sorunun çözümüne bir katkı sağlayıp, sağlamayacağı bilinmiyor. Şimdi kafalardaki soru; ABD, Belçika, İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve İtalya'nın ardından sıra kime geliyor? İşte bazı AB ülkelerinin "kriz öncesi" GSMH'leri ve kişi başına düşen milli gelirleri
ALMANYA 10 Kasım 2011 |
||||
|
Ünlü ekonomist Nouriel Roubini'den Avrupa'ya 10 maddelik reçete |
||||
Ünlü ekonomist Nouriel Roubini, Avrupa'daki krizi sona erdirecek 10 maddeli bir reçete açıkladı. Zor durumdaki Avrupa ekonomileri için çıkış yolu aranıyor. Kriz kahini olarak nitelendirilen ünlü ekonomist Nouriel Roubini, Avrupa'daki krizi sona erdirecek 10 maddeli bir reçete açıkladı. Polonya’nın Sopot kasabasında yapılan bir etkinlikte konuşan Roubini 10 maddeyi şöyle sıraladı... Avrupa Merkez Bankası büyümeyi desteklemek için faizleri tarihi düşük seviyelere indirmeli. Bu yıl faiz artırarak hata yapmışlardı. Euro'nun değerinin daha düşük olması gerekir ki, sorunlu ülkelerin rekabet gücünü artırabilelim. Eğer sorunlu ülkelerin mali sıkılaştırmaya gitmesi gerekiyorsa, Almanya kemer sıkmayı ertelemeli ve ekonomiyi canlandırmaya yönelik adımlar atmalı. Bu, Euro Bölgesi büyümesinin desteklenmesi ve sıkılaştırmayı orta vadeye ertelemek anlamına gelecek. İtalya ve İspanya gibi sorunlu ülkelere likidite desteği sağlamamız gerekiyor. Aksi halde piyasalar bu ülkelerin üzerine gidecek. Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi ülkeler ile bankaların borçlarını düzenli biçimde azaltacak bir mekanizma gerekiyor. Avrupa bankalarını çok hızlı şekilde yeniden sermayelendirmeliyiz. Yoksa kredi sıkışıklığı çok daha kötü hale gelecek, kredilerde artış, harcama ve büyüme olmayacak. Sorunlu ülkelerin kontrollü şekilde Euro Bölgesi'nden çıkabilmelerini sağlamalıyız. Ülkelerin likiditeye erişebildiklerinden emin olmak için orta vadeli mali sıkılaştırma uygulamalıyız. Üretkenliği ve büyümeyi destekleyici reformlar gerekiyor. Ekonomik ayrışma yerine işbirliğine ihtiyaç var. Euro Bölgesi ülkelerinin daha fazla mali, parasal ve politik entegrasyona gitmesi gerekiyor. 03 Ekim 2011 |
||||
|
Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz'den Türkiye'ye övgü |
||||
Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, Türkiye ekonomisinin AB ve ABD'deki daralmaya rağmen büyüyebileceğini gösterdiğini söyledi. Stiglitz: Türk ekonomisiyle ilgili iyimser, dünyayla ilgili kötümserim. İSTANBUL - Fon Yönetim Şirketi Abraaj Capital'in konferansına katılmak üzere İstanbul'a gelen Nobel Ödüllü Ekonomist Joseph Stiglitz'den Türkiye'ye övgü geldi. CNBC-e'ye konuşan Stiglitz, "Türkiye ekonomisi hakkında iyimserim. Türk ekonomisi AB ve ABD'deki daralmaya rağmen büyüyebileceğini gösterdi. Merkez Bankası'nın politikaları çok yenilikçi ve yerinde. Bu politikalar Türkiye'de büyümeyi destekliyor. Ancak dünyada yaşanan olaylardan tamamen izole olmanın bir yolu yok. AB'nin durumundan diğer gelişmekte olan ülkeler gibi siz de etkileneceksiniz ama gelişmekte olan ulkelerde büyümeler biraz yavaşlasa da sonra tekrar güçlenecek" dedi. Dünya ekonomisi içinse kötümser olan Stiglitz şunları kaydetti: "Avrupalı liderlerin kendilerini sorunları çözmeye adadıklarına inanıyorum ancak siyasi süreç genelde çok yavaş ilerliyor. Politika yapıcılar ise yavaş ilerliyor. Temmuz'da alınan kararlarlar iyi olmasına rağmen hala uygulanmadı. Avrupa'da daha büyük bir kargaşa yaşanma olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorum. Üstelik Avrupa'da bankalar şeffaf olmadığı için finansal kriz riski de var. Bu nedenle piyasalarda son haftalarda gördüğümüz dalgalanmanın devam etme olasılığı yüksek." ABD ekonomisiyle ilgili de umutsuz olan Stiglitz, "ABD ekonomisi hiç de iyi durumda değil. Obama ve Bush temel risklerine ne olduğunu anlayamadılar. Lehman Brothers krizinin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen ekonomi sağlığına kavuşamadı. Küresel ekonominin geneliyle ilgili konuşursak, kötümserim. çünkü ortak çözüm arayışı azalmış durumda." 16 Eylül 2011 Cuma |
||||
|
Geçtiğimiz 10 yıldan alınması gereken 10 ders - 2009 |
||||
ABD piyasaları, 1990’larda “altın çağ”ını yaşamıştı. Arkasından gelen 10 yılı bir metale benzetmemiz gerekirse söylenebilecek tek şey var: teneke. Ancak pek çok yatırımcının planlarını ve beklentilerinin boşa çıktığı bu dönemden de elde edilebilecek bir fayda var. Yaşananlardan bir ders çıkarıp, yeniden yaşanmalarına engel olmak. İşte MarketWatch’un gözüyle 1990’lardan alınması gereken 10 ders: 1. Çeşitlendirme ölmedi Çok sayıda hisse sınıflarını birbirine karıştırmak, piyasa değişimlerinden bir portföyü ayrı tutmaya yarıyordu, ya da yatırımcıların inandığı şey buydu. Ancak 2008’de neredeyse her türlü hissenin değer kaybetmesi ile yatırımcılar çeşitlendirme politikalarını terk etmeye başladı: Finansal danışmanlar ve kaynak yöneticileri başarısız olmuşlardı ve hisse pozisyonlarını azaltıp nakit ve bonolara yönelmeleri gerekirdi. Ancak sorun çeşitlendirme değil, yatırımcıların ABD hisselerinin uluslararası piyasalardan, gayrimenkul ve mülklerin de hisselerden bağımsız olduğu varsaymasıydı. Gerçekte bu yatırım araçlarının her biri öz kaynaklara dâhildi ve ekonomik krizlerden kaçmaları mümkün değildi. 2. Varlıkların paylaştırılması işe yarıyor Geçtiğimiz sene yaşanan piyasa kayıpları varlıkların paylaştırması ile ilgili bildiklerimizi değiştirdi. Gerçekte parayı hisseler, tahviller, nakit ve alternatif yatırım araçları arasında dağıtmak uzun vadede elde edilen kazancı artırıyor. Dahası, değişken piyasa şartlarını kontrol edebilme yeteneğinizi gösteren bir portföy, Wall Street’te alacağınız darbeleri yumuşatabilir. Örnek olarak portföyünüzün yüzde 60’ını S&P 500 endeksine, yüzde 40’ını ise devlet tahvillerine paylaştırmanız Kasım’dan itibaren 10 yıllık süreçte yüzde 3.1 yıllık getiri sağlayacakken; yüzde 40 hisse ve yüzde 60 bono karışımının sağlayacağı getiri yüzde 5 olacaktır. 3. Piyasa zamanlaması işe yaramıyor Birçok insan geçmiş 10 seneye baktığında piyasa zamanlamasını iyi yapması gerektiği dersini çıkarıyor. Bu doğal tepki küresel ekonomik kriz yaşanırken birçok hissedarın düşündüğü şeydi. Ortaya çıkan “piyasadan çoktan çıkmış olmalıydım” düşüncesi aslında doğru değildi. Tam tersine ileriye dönük hareket ederek varlık paylaştırabileceğiniz alanı bulmanız ve ona bağlanmanız gerekiyor. Eğer hisselerin fazla değerlendiğini düşünüyorsanız nakit bulundurun. Ancak sürekli alım-satım yapmayın. Disiplinli olabilmek, piyasa zamanla şemalarına bağlı kalmaktan daha önemlidir. Eğer zamanlamaya fazla bağımlı olursanız disiplininizi yitirirsiniz. 4. Yeniden dengeleme riski azaltıyor Hisse senetlerini ve tahvilleri periyodik olarak yeniden dengelemek, piyasa zamanlamasında düşük fiyattan alıp yüksek fiyattan satmak için kusursuz bir yoldur. Örneğin, yüzde 60/40 olan hisse senedi/tahvil paylaştırması yüzde 55/45 ayrımına dönerse, portföyünüzü dengelemek için hisse satıp bonolarınıza takviye yapmanız gerekir. Eğer hisselerin tavan yaptığı 2003–2007 döneminde her yıl portföyünüzü hedef aralığına getirseydiniz, 2008’deki piyasa çöküşüne daha az maruz kalacaktınız. Ayrıca bu yılın başında devlet tahvilleri birikiminizi düzenleseydiniz, hisselerde karşılığını alacaktınız. 5. Satmak zorunda kalmamak için tasarruf edin Birçok insan hisse ve gayrimenkul değerlerinin sürekli artacağı düşüncesiyle, bir acil durumda bankada altı ay ya da bir senelik nakit bulundurmaya gerek olmadığı sonucuna vardılar. Varlık fiyatlarının çöküşü iç huzurlarının çöküşünü getirdiğinde ise, yanmgından mal kaçırır gibi satışlar yaptılar. Var olan bir nakit rezervi açıklarını kapatacaklarını düşünen bu hissedarları hisseler içinde tutabilirdi. Ancak para kaybetme korkusu ile yapılan planlar yıkıcı olabilir. Daha fazla tasarruf yapmak fazla risk almasını önler. Örneğin yüzde 4 toplam yıllık getiri varsayarak bin dolar saklamak, biriktirmenize gerek olmayan 25 bin dolarlık varlıkla kıyaslanabilir. Yüzde 10 tasarruf yapmak bunu yatırım stratejileri ile denemekten daha kolaydır. 6. Pazarlamaya değil, piyasalara kulak verin Yatırım fonu reklamcılığı yapmak ters giden piyasa eğilimlerine karşı gelen yatırımcıya yönelik güçlü bir sinyal olarak görülür. Eğer yatırım fonları özellikle uzun dönem performans üzerinde bir çeşit kaynağı öne çıkarmaya eğimli ise, bunu bir uyarı olarak ele alabilirsiniz. Birçok yatırımcı bu yemi kapıyor ve akıllı paranın sattığı şeyi atın alıyor ya da tam tersini yapıyor. Yatırımcılar karşı karşıya oldukları yüksek sesli ve etkili “pazarlamanın” saldırısıyla nasıl karşı koyabilirler ki? Yatırım fonları şu an peynir ekmek gibi satıyor olabilir. Ancak malınızı satmak için insanları en kötü zamana en kötü şeyi yapmaya yönlendirmekten başka yollar bulunur. 7. Trendleri ve döngüleri fark edin Geleceğin neler sakladığını bilemezsiniz, bu yüzden yapabileceğiniz tek şey finans piyasalarının trendlerini fark edip onları uygulamaktır. Bu düşünceye sahip bazı yatırım danışmanlığı şirketleri 2007’den bu yana değer kaybetmekte olan hisse senetlerinin ardından 2009’un Nisan ayında piyasaların dibe vuran rekor düşüşleri ile müşterilerinin hisse senetlerindeki konumlarını yeniden yapılandırmak zorunda kaldılar. Büyük resmi görmek piyasa döngüleri devam ettikçe işe yarar. Yatırımcıların birçoğu sektörleri değil, hisseleri seçiyor ve şirket karları üzerinde değerlenme ile düzenli büyümeye odaklanıyorlar. Önümüzdeki piyasa döngüsünde ise sektör yönlendirmek yerine hisse seçimi daha büyük getiriler sağlayabilir. 8. Beklenmedik şeylerin yaşanmasını bekleyin Küresel piyasalar 24 saat süren ticaret ve bilgiye kolay erişim sayesinde daha oynak bir hale geldi. Dolayısıyla, hazır olmadığınız bir anda tokat yemeniz veya değişimlere cevap veremediğiniz sürece ticaretin kaybeden tarafı olmanız çok daha kolay. Birçok yatırımcı varlık paylaşımlarında hisse senetleri ve tahviller üzerinde gidip gelmeyi tercih etmiyor. Kayıtlara dayanarak bunun yanlış bir karar olduğunu görebiliriz. Bir 10 yıl boyunca işe yaramayan karar, muhtemelen bir sonraki 10 yıl için işe yarayabilir. Değerlemeler 10 yıl öncesine göre çok daha iyi ancak tarih ne yaptığımızı değil, nerelerde bulunduğumuzu gösteriyor. Sorunlu bir ekonomi içinde getirilerinizi ve risklerinizi dengelemek zorunda kalıyorsunuz. 9. Kendi kendinizin danışmanı olun Son iki sene bizlere politikacıların, finansal danışmanların ve diğer uzmanların eylem ve kararlarına daha bağımlı olmamız gerektiğini gösterdi. Kaç kişi doğru yerde yeterince yatırım yapıyorum diyebilir? Herkes kendini uzman görüyor ve piyasanın harika gittiğini zannediyor. Yatırım planlarınıza tepeden bakın ve ciddi sorular sorun. Kimse paranızın sorumluluğunu sizden daha iyi üstlenemez. 10. Bedavacılık yapmayın Son 10 yıl içinde değerleme hisse yatırımcılarını fazla ilgilendirmedi. Denetimsiz gayrimenkuller, yüksek fiyatlı hisse senetleri, ucuz borç alımları ve pahalı zevklere gösterilen hoşgörü, herkesin zengin olma hayaline sürükledi. Bir silahşor zihniyeti ile ‘işimi kaybedersem, aile, sağlık durumumda bir şey olursa’ gibi ekonomik durumumuzu ilgilendiren konuları düşünmeden, ev için ucuz kredileri yaşam standartlarımızı güçlendirmek için kullandık. Son 10 yılda yaşananlar ekonomik zekamızın yükselmesinde yararlı oldu. İnsanlar piyasadan daha iyi olduklarını düşünmek yerine, uzun dönemde yatırım yapmanın ciddiyetine varmalı. 12/12/2009 Ekonet |
||||
|
Dünyanın en borçlu 20 ülkesi! - 2009 Verileri |
||||
Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yedi emirliğinden biri olan Dubai’de, Dubai World ve bu şirkete bağlı emlak şirketi Nakheel’in, geçen hafta borçlarını erteleme talebinin yarattığı kaygılar, dünyanın en borçlu ülkelerinin hangileri olduğunu akla getirdi. Toplam kamu ve özel sektörün yabancılara, yabancı para mal ve hizmet karşılığı dahil ödemesi gerekli toplam dış borç miktarını gösteren ‘dış borç sıralamasında’ ilk sırada dünyanın en büyük ekonomisi ABD yer alıyor. CNBC’nin, Dünya Bankası ve CIA World Factbook’dan derlediği 2009 yılı ilk çeyrek ve ikinci çeyrek verilerine göre, ABD’nin 13 trilyon 454 milyar dolar toplam dış borcu (devlet ve özel sektör dış borç toplamı) bulunuyor. ABD’yi 9 trilyon 87 milyar dolarla İngiltere, 5 trilyon 208 milyar dolarla Almanya ve 5 trilyon 21 milyar dolarla Fransa takip ediyor. Toplam dış borcun GSYH’ye oranına bakıldığında ise en kötü durumdaki ülkenin İrlanda olduğu görülüyor. İrlanda’nın milli gelirinin 12,6 katı kadar dış borcu (toplam dış borcun GSYH’ye oranı yüzde 1.267) bulunuyor. Her ne kadar ABD, toplam dış borç miktarında ilk sırayı alsa da toplam dış borcun GSYH’ya oranına bakıldığında ABD’nin durumu İrlanda, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, İtalya, Hollanda, İsviçre, Belçika, Avusturya, İsveç, Danimarka, Norveç, Portekiz ve Finlandiya’dan daha iyi durumda. Gelişmiş ülkeler içinde toplam dış borcun GSYH’ye oranı bakımından en kötü durumda olan İrlandayı ise İsviçre, İngiltere, Hollanda, Belçika, Danimarka, Avusturya, Fransa ve Portekiz izliyor. Bu arada kişi başına düşen dış borç bakımından 567 bin 805 dolarla İrlanda başı çekerken, İrlanda’yı 176 bin 45 dolarla İsviçre ve 148 bin 702 dolarla İngiltere takip ediyor. ABD’de kişi başına düşen dış borç 43 bin 793 dolar, Fransa’da 78 bin 387 dolar, Almanya’da 63 bin 263 dolar, İspanya’da 59 bin 457 dolar ve İtalya’da ise 39 bin 741 dolar seviyesinde bulunuyor. 01/12/2009 En fazla toplam dış borcu olan 20 ülkenin 2009 yılı ilk çeyrek ve ikinci çeyrek itibarıyla toplam dış borçları, 2008 yılı tahmini GSYH’leri, dış borçlarının GSYH’ye oranları ve kişi başına dış borç miktarı şöyle: |
||||
|
|
||||
| Prof.Dr.Garelli: Türkiye geleceğin ülkesi | ||||
|
Prof. Dr. Stephane Garelli, Türkiye’nin Brezilya ile birlikte geleceğin ülkesi olacağını söyledi. Lozan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Stephane Garelli, Türkiye’nin Brezilya gibi geleceğin ülkesi olduğunu, bulunduğu konum itibariyle ekonomik anlamda önemli fırsatları barındırdığını söyledi. TÜSİAD ve KalDer işbirliğiyle düzenlenen 15'inci Kalite Kongresi özel oturumunda konuşan Lozan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Stephane Garelli, konuşmasında, birinci sınıf rekabetçilerin profilini çizdi ve dünya ekonomisindeki rekabeti anlattı. Dünyada eskiden olduğu gibi iyi bir performansın bulunmadığını, ortaya yeni rekabet unsurlarının ve manzarasının çıktığını belirten Garelli, 20 yıl önce kimse tarafından bilinmeyen rekabet kelimesinin Google’da arama yapıldığında 48 milyon tanımının çıktığını kaydetti. Garelli, rekabetin bir takım yetenekleri bir araya getirdiğini artık küresel dünyada çok önemli hale geldiğini vurgulayarak, ülkelerin, şirketlerin ve insanların artık değişen dünyaya adapte olması ve bütçelerini bu varsayım üzerine kurması gerektiğine dikkat çekti. TÜRKİYE GELECEĞİN ÜLKESİ Stephane Garelli, dünya ekonomisinde hassasiyetlerin, zayıflıkların gittikçe arttığına değinirken, artık herkesin açıkta olduğunu, ülke ve birey olarak saklanacak yerin kalmadığını söyledi ve “Artık kimse sayılara inanmıyor” dedi. Türkiye’nin 2006’nın ikinci yarısında yüzde 7.2 büyüme gösterdiğini, Avrupa’nın ilk altı ayda 2.6, İngiltere, İsveç ve Almanya’nın da iyi büyüme trendinde olduğunu belirten Garelli, “Rusya 7.4, Venezüella 9.2, Brezilya 1.2 büyüme büyüdü. Brezilya’dan ‘geleceğin toprakları’ diye bahsedilir. Bu büyüme Brezilya için düşük. İşte Türkiye’de Brezilya gibi geleceğin ülkesi” diye konuştu. Garelli, dünyanın yıllardan bu yana Amerikan ekonomisine bağlı kaldığını, bu yıl ilk kez yüzde 3 düzeyinde büyüme gösterdiğini anlattı. İNŞAAT VE KONUTTA FİYAT ARTIŞINDAN ENDİŞELENMEYİN Dünyanın her yerinde inşaat ve konutta gelişme yaşandığını ve bu sektörlerde fiyatların arttığına dikkat çeken Garelli, konut ve inşaat fiyatlarında artış yaşayan Türkiye’nin de dünyayı göz önünde bulundurarak, endişelenmemesi gerektiğini söyledi. Önümüzdeki yıl ABD’nin aşırı para tüketmeye, Çin’in de aşırı hammadde tüketmeye devam edeceğini anlatan Garelli, iki hafta önceki rakamlara göre, en büyük yabancı döviz sahibi Çin’in 100 bin milyar dolarlık parası olduğunu, bunun 330 milyar dolarını ABD hazine bonosuna yatırdığını kaydetti. “Bush’un aylığının bir kısmını Pekin ödüyor” esprisi yapan Garelli, Amerika’nın ve Avrupa’nın faizlerini yükseltmesiyle doların da giderek zayıflayacağı öngörüsünü dile getirdi. “ÇİN YAPIYOR, ÇİN TÜKETİYOR” Körfez ülkelerinin parası olduğu zaman bunu ABD’de emlak, bonoya yatırdığını ya da şirket satın aldığını vurgulayan Garelli, “Körfez ülkelerinin çevresinde bulunan Türkiye de bu ülkelerden pay alabilir” dedi. Stephane Garelli, bugün meteryal dünyada yaşandığını, her şeyin maddeye dayandığını belirterek, şöyle konuştu: “Her şeyin maddeye dayandığı bir dünyadayız. Çin’in hammadde açlığı var. Yüzde 19 alimünyum, yüzde 20 bakır, yüzde 27 çelik, yüzde 31 kömür, yüzde 47 çimento, yüzde 33 balık tüketimini Çin yapıyor. Dünya petrolünün ise yüzde 7.7’sini tüketiyor. Çin eğer yüzde 15 petrol kullanmaya başlarsa hammadde ve petrol fiyatları artacak. Artık büyüme kaynakları da değişiyor. İş yapmayan kapalı ülke çok az. 100 milyondan az insan dünya ekonomisine entegre değil. 6.3 milyar insan ekonomiye entegre, hayatın içinde. Artık büyüme hızlarına bakmak gerekiyor. Dünyada, çok fazla rekabet ve fırsatlar var. Türkiye ise çevresindeki tüm pazarlara yakın, rakipleri de var ama bunları değerlendirebilir. Hindistan çok iyi, rekabet gücü yüksek, Çin ise yatırımcı ve ihracatçı. Türkiye ise tam bu ülkelerin ortasında, büyük piyasalardan pay alma imkanı da var.” Önümüzdeki yıllarda 600 milyon kadar insanın paralanacağını 400 milyar doları dolaşarak kullanacağını anlatan Garelli, birkaç yıl sonra dünyada orta sınıfın ortaya çıkacağını söyledi. Türkiye’de genç nüfusun fazlalığına dikkat çeken Garelli, önümüzdeki yıllarda her 3 kişiden birinin 60 yaşını aşacağını belirten Garelli, şirketlerin yaşlı insanlarla ilgili pazarlar oluşturabileceği, artık yaşlı kuşak için de üretim yapılması gerektiğini ve hatta onlara uygun 4 tuşlu cup telefonları bile üretebileceklerini anlattı. Artık rekabetin her yerden geldiğini, yeni oyuncuların da ortaya çıktığını dile getiren Prof. Dr. Garelli, yeni markaların eski markaları sollayacağı bir dönemin önümüzde beklediğini ifade etti. Garelli, şirketlerin çok karmaşık olmadan, basit iş modelleriyle, müşteri odaklı üretim yapmasının da rekabet için önemli olduğunu vurgulayarak, ”Rekabet için daha iyi düşünmek gerekir” diye konuştu. ANKA-habertürk-21/11/06 |
||||
| Yabancı sermayeli 13.600 şirket var, Hürriyet-28/09/06 | ||||
|
Türkiye’deki yabancı sermayeli şirket, şube ve iştirak sayısı temmuz sonu itibariyle 13 bin 599’a ulaştı. Yabancı sermayeli şirketlerin çoğu toptan ve perakende ticaret sektöründe faaliyet gösteriyor. Hazine Müsteşarlığı'nın verilerine göre, ocakta 205, şubatta 228, martta 324, nisanda 288, mayısta 311, haziranda 312, temmuzda ise 236 olmak üzere bu yılın ilk yedi aylık döneminde toplam 1904 yabancı sermayeli firma kuruldu. Yılın ilk yedi aylık dönemindeki yabancı sermayeli firmaların 1495’ini yeni kurulanlar, 376’sını iştirakler, 33’ünü de yabancı şirketlerin şubeleri oluşturdu. Temmuz sonu itibariyle Türkiye’deki yabancı sermayeli firma sayısı 13 bin 599’a ulaştı. Bunların 10 bin 807’ini yabancı sermayenin Türkiye'de kurduğu şirketler, 2 bin 391’ini iştirakler ve 401’ini de yabancı şirketlerin şubelerinin oluşturduğu belirlendi. Türkiye'de 1954-1999 yılları arasında toplam 4 bin 159 yabancı sermayeli şirket kuruldu. Yabancı sermayeli şirket sayısı 2000 yılında 447, 2001 yılında 484, 2002 yılında 498, 2003 yılında 1108, 2004 yılında 2 bin 120 ve 2005 yılında 22 bin 879 olarak gerçekleşti. ÇOĞU TOPTAN VE PERAKENDE TİCARET SEKTÖRÜNDE Türkiye'de bulunan yabancı sermayeli şirketlerin 4 bin 666’yla büyük bölümünün toptan ve perakende ticaret sektöründe bulunduğu belirlendi. Bunun da 4 bin 20’sini motorlu taşıtlar sektöründeki şirketler oluşturdu. Toptan ve perakende ticaret sektörünü 2 bin 774’le imalat sanayi, 1633’le gayrimenkul kiralama ve iş faaliyetleri, 1163’le ulaştırma, haberleşme ve depolama hizmetleri ve 1061’le oteller ve lokantalar sektörü izledi. En az yabancı sermayeli şirketin ise 3’le uluslararası örgütler ve temsilcilikler ve 4’le de evlerde yaptırılan hizmet işlerinde bulunduğu belirlendi. ALMANYA BİRİNCİ SIRADA Yabancı sermayeli firma sayısında 7 bin 318’le AB ülkeleri ortaklı girişim sayısı ilk sırada yer aldı. AB ortaklı yabancı sermayeli şirketlerin içinde Almanya 2 bin 384 firmayla birinci sırayı alırken, onu 1179’la İngiltere, 1073’le Hollanda izledi. Yabancı sermayeli şirketlerin 1663’ünün AB hariç diğer Avrupa ülkelerinden, 179’unun Kuzey Afrika, 76’sının diğer Afrika, 763’ünün Kuzey Amerika, 72’sinin orta Amerika ve Karayipler, 16’sının Güney Amerika, 2 bin 422’sinin Yakın ve Orta Doğu ülkeleri, 897’sinin diğer Asya, 63’ünün Avustralya ve Yeni Zelanda ve 106’sının da diğer Okyanusya ve Kutup bölgesi ülkelerinden olduğu belirlendi. Ocak-temmuz döneminde kurulan toplam 1904 yabancı sermayeli şirketin 1180’inin sermayesi 50 bin doların altında, 497’sininki 50 binle 200 bin dolar, 131’ininki 200 bin dolarla 500 bin dolar, 96’sınınki ise 500 bin doların üzerinde bulunuyor. YABANCILAR YATIRIMLARIN YÜZDE 33.1'İNİ KARŞILAYACAK Yabancı sermayeli şirketlerce gerçekleştirilecek yatırımlar için, 2006 yılının ocak-haziran döneminde 105 adet teşvik belgesi düzenlendi. Bu yatırımların toplam tutarı ise 1 milyar 494.8 milyon dolar olarak belirlendi. Söz konusu yatırım teşvikleri belgelerinde öngörülen toplam yatırım tutarının yüzde 33.1'inin ise yabancı ortaklar tarafından karşılanması öngörüldü. 105 adet yatırım teşvik belgesinin 81’i imalat, 3 tarım ve ormancılık, 1’i madencilik ve taş ocakları ve 20’si de hizmetler sektöründe düzenlendi. FİİLİ GİRİŞ 1.4 MİLYON DOLARA YÜKSELDİ Merkez Bankası'nın yayımladığı ödemeler dengesi istatistiklerine göre ise 2005 yılı ocak-temmuz döneminde 2 milyar 365 milyon dolar olan fiili doğrudan yabancı sermaye girişi bu yıl aynı dönemde yüzde 285.8 oranında artarak 9 milyar 124 milyon dolara ulaştı. Bu girişlerin 7 milyar 287 milyon doları doğrudan yabancı sermaye, 1 milyar 837 milyon doları ise gayrimenkul alımı yoluyla geldi. |
||||
|