Uzanların, Türkiye aleyhine açtığı tazminat davasında Cem
Uzan da dinlendi. Tahkim Heyeti, davanın esastan görüşülüp
görüşülmeyeceğine karar verecek.
PARİS - Uzanların Türkiye'den tazminat talebiyle açtığı
‘Libananco’ davası tahkim sürecinde Cem Uzan dinlendi.
Paris'teki Dünya Bankası binasında görülen duruşmanın son
gününde, Cem Uzan yaklaşık 3 saat ifade verdi. Uzan binadan
ayrılışında gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.
Duruşmanın ilk iki günü de 6,5 yıldır kırmızı bültenle aranan
Hakan Uzan'ı dinleyen Uluslararası Tahkim Heyeti, davanın
esastan görüşülüp görüşülmeyeceğine karar verecek.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Enerji İşleri Genel Müdür
Yardımcısı Mustafa Çetin, konuyla ilgili yaptığı açıklamda, üç
gün süren yoğun duruşmaların sona erdiğini söyledi.
Duruşmalarda, davacının 3 tanığının çapraz sorguya alındığını
belirten Çetin, hakim heyetinin durumu değerlendireceğini
söyledi. Çetin, yargı süreci devam ettiği için bu konuda daha
fazla yorum yapmak istemediğini sözlerine ekledi.
Uzanlar, Kıbrıs Rum Kesimi merkezli Libananco şirketinin, Enerji
Bakanlığı’nın imtiyaz sözleşmelerini iptal ettiği ÇEAŞ ve Kepez
elektriğin yüzde 60 hissesine sahip olduğunu savunuyor ve
sözleşme iptalinden doğan zararın karşılanmasını talep ediyor.
Türkiye ise, Libananco'nun tabela şirket olduğunu kanıtlamaya
çalışıyor.
25/03/2010 ntvmsnbc
Bakan Çağlayan: İlk gelen ilk alır
Devlet
Bakanı-Zafer Çağlayan
Türkiye'de on yıl içinde 120 milyar dolarlık enerji yatırımı
yapılacağını açıklayan Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Londra'da İngiliz
firmalarına, "İlk gelen ilk alır, acele edin" diye seslendi.
Londra'da
yapılan İngiltere-Türkiye Ortak Ticaret ve Ekonomik Komitesi (JETCO)
toplantısının ardından iki ülke arasında ticari ilişkilerin
güçlendirilmesi ve ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin anlaşma
imzalandı.
Çağlayan
imza töreninde yaptığı konuşmada, Türkiye ile İngiltere arasındaki
mevcut ticaret hacminin gerçek rakamları yansıtmadığını belirtti ve
bunun 20-30 milyar dolar seviyesine kadar çıkartılması için altyapının
mevcut olduğunu söyledi.
Anlaşmaya
Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte imza koyan İngiltere Ticaret,
Yatırım ve Küçük İşletmelerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Lord Davies ise,
Türkiye'nin İngiltere için kilit önemde bir ticaret ortağı olduğunu dile
getirdi.
Dünyanın
en büyük 15'inci ekonomisi olan Türkiye'nin 72 milyonluk nüfusunun
yarısının 25 yaşın altında olduğuna dikkat çeken Davies, bu durumun
İngiliz şirketlerine moda ve dijital teknoloji başta olmak üzere bir
dizi sektörde büyük fırsatlar sunduğunu belirtti.
İngiltere
ile Türkiye arasındaki ticaret 2009'da 6 milyar sterlin seviyesindeydi.
Vodafone,
HSBC, Shell, BP ve Tesco gibi İngiltere'nin en büyük şirketleri
Türkiye'de de faaliyet gösteriyor.
Tesco'dan Türk ürünleri atılımı
İngiltere'nin en büyük süpermarket zinciri olan ve Türkiye'de de
faaliyet gösteren Tesco, tüm dünyadaki süpermarketlerinde yer vereceği
Türk ürünlerinin hacmini arttırmaya karar verdi.
Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Çağlayan'ın Londra temaslarının
ardından açıklama yapan Tesco, Türkiye'den getirdikleri malların
hacminin 120 milyon sterline çıkacağını belirtti.
Tesco
İngiltere, İrlanda Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya,
Slovakya ve Güney Kore'de süpermarketlerinde halen Türk ürünlerine de
yer veriyor.
Bu
ürünler şirketin İstanbul'daki uluslararası tedarik birimi tarafından
Türkiye dışına ihraç ediliyor.
Yeni
ihraç edilecek ürünler arasında ise, televizyon, cam ürünleri ve kadın
giyimi yer alıyor.
18/03/2010
K. Kore'de maliye sorumlusu idam edildi
Kuzey
Kore'de 1 Ocak'ta yürürlüğe giren ve ayaklanmalara yol açan "para
reformunun mimarı" idam edildi.
Güney
Kore medyasına göre, maliye ve planlamadan sorumlu Komünist Partisi
yetkilisi Pak Nam-ki hakkında verilen idam kararı geçen hafta başkent
Pyongyang'taki bir askeri kışlada infaz edildi.
Pak,
şubat başında Devlet Başkanı Kim Jong-il tarafından görevden alınmıştı.
18/03/2010
Çin ihracatında yüzde 46'lık artış
Rakamlar, Çin ekonomisin rayına oturmaya başladığına işaret ediyor.
Çin'in
ihracatının şubat ayında bir önceki yılın aynı dönemiyle
karşılaştırıldığında yüzde 46 arttığı açıklandı.
Bu veri,
küresel ticaretin güçlenmekte olduğu yolunda önemli bir işaret olarak
görülüyor.
Uzmanların beklentisi, Çin'deki ihracatın yüzde 35 ila 40 arasında bir
artış göstermesiydi.
İhracatın
artmasının Çin açısından bir diğer anlamı da, Pekin yönetimi üzerinde
para birimi yuanın değerini arttırması baskısının yoğunlaşması olacak.
Özellikle
Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in para biriminin değerinin düşük
olmasının uluslararası ticarette rekabet sorunları yarattığından
şikayetçi.
Öte
yandan Çin'de ithaların da geçen ay yüzde 44 civarında arttığı
bildiriliyor.
İthalat
artışında özellikle hükümetin ekonomiyi canlandırmak için attığı
harcamaya teşvik eden adımların etkili olduğu düşünülüyor.
İthalat
artışının en önemli etkisi ise, Çin'in ticaret fazlasının son bir yılın
en düşük düzeyi olan 7.6 milyar dolar seviyesine şubatta ulaşması
anlamına geliyor.
Pekin
yönetimi yuanı ihracatçılarına yardımcı olabilmek için Amerikan doları
karşısında 18 aydır aynı seviyede tutuyor.
Amerikan
yönetimi ise, Çin hükümetinin bu politikasının haksız rekabet
yarattığını belirterek, ''yuanın gerçek piyasa değerinden işlem görmesi
için dalgalanmaya bırakılması'' çağrısında bulunuyor.
Çin
Merkez Bankası Başkası Zhou Xiaochuan ise, küresel ekonomik görünüm
henüz net olmadığı için döviz kurları üzerindeki kontrol politikasını
yumuşatma konusunda çok ihtiyatlı olduklarını söyledi.
10/03/2010
Türkiye-IMF görüşmelerine ara verildi
Türkiye ile
Uluslararası Para Fonu (IMF) arasında yeni bir stand-by anlaşması için
bir yılı aşkın süredir devam eden görüşmelere Mayıs ayına kadar ara
verildi.
Başbakan
Yardımcısı Ali Babacan, normalde bir ülke zor duruma düştüğünde IMF
anlaşması yapıldığını ancak Türkiye için böyle acil bir durumun
bulunmadığını kaydetti.
Babacan,
“Türkiye ekonomisi çok şükür bu dönemde kendi politikalarımızla güçlü
bir şekilde devam edebildiğini ortaya koymuş durumda.
Bunu
herkes artık teyit ediyor” ifadelerini kullandı.
10/03/2010
İzlanda'dan borç ödemeye ret
İzlanda
Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson
İzlandalılar
hafta sonu sandık başına gitti-08/03/2010
İzlanda halkı, IceSave bankasının İngiliz
ve Hollandalı mudilere olan yaklaşık 4 milyar euroluk borcunun devlet tarafından ödenmesi teklifini
referandumda reddetti. Oy kullananların yüzde 93'ten fazlası "hayır" dedi.
İzlanda
halkı, hafta sonunda yapılan referandumla, batık İzlanda bankası
IceSave’in Hollandalı ve İngiliz mevduat sahiplerine olan 3 milyar 900
milyon euroluk borcunun devlet tarafından ödenmesi planına “hayır” dedi.
İzlandalı seçmenlerin yüzde 60’ının katıldığı referandumda yasaya
“hayır” diyenlerin oranı yüzde 93,5 oldu. "Evet" oyu kullananların
sayısı ise yüzde 2'nin altında kaldı.
İzlanda
Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson, referandum sonuçlarını savunarak
demokrasi ile mali piyasalar arasında yapılacak bir seçimde tercihini
demokrasiden yana kullanacağını söyledi. Grimsson, İngiltere Başbakanı
Gordon Brown’un inisiyatif alarak tarafların tümü tarafından kabul
görecek bir çözüm önermesi gerektiğini kaydetti.
"Sonuç
sürpriz değil"
Referandum sonucunun şaşırtıcı olmadığını belirten İzlanda Başbakanı
Johanna Sigurdardottir ise İngiltere ve Hollanda ile müşterek bir
çözümde buluşmak üzere müzakerelerin süreceğini belirtti.
Sigurdardottir, “Bu sürpriz bir sonuç değil aslında. İnsanların
memnuniyetsiz olmak için bir nedeni var. Bu yasanın geçerlilik
kazanmayacağı en baştan belliydi. Şu anda görevimiz, İngiltere ve
Hollanda ile görüşmeleri bir sonuca ulaştırmak” diye konuştu.
İngiltere
ve Hollanda hükümetleri İzlanda bankası IceSave’in batması üzerine
yaklaşık 300 bin dolayındaki mevduat sahibinin maddi kayıplarını telafi
etmiş, ancak söz konusu zararın İzlanda devleti tarafından tazmin
edilmesini istemişti. Her üç ülke arasında yapılan borçların geri
ödenmesine yönelik çerçeve anlaşmada, İzlanda’nın 2024 yılına kadar
yüzde 5,5 faizle 3 milyar 900 milyon tutarındaki borçları geri ödemesi
kararlaştırılmıştı.
Bu
meblağ, 300 bin nüfuslu İzlanda’nın yıllık milli gelirinin üçte birine
tekabül ediyor. İzlanda’daki her vergi mükellefini, sekiz yıl boyunca
aylık 100 euro borç yükü altına sokacak bu plan, İzlanda halkının büyük
tepkisiyle karşılaşmıştı.
Referandum sonucuna ilişkin açıklama yapan İzlanda Maliye Bakanı
Steingrimur Sigfusson, "Evet diyenlerin de olması beni şaşırttı. Sonucu
kabul etmek orundayız, konu şimdi yeni bir yöne girdi. Bu nedenle
müzakereleri sürdürmememiz gerekli” dedi.
Sigfusson soruna
acilen çözüm bulunması gerektiğine şu sözlerle dikkat çekti:
“Referandumun sonucu çok açık bir mesaj. Şimdi, başarılı bir sonuca
nasıl ulaşabiliriz, onu düşüneceğiz. Zira üç ülkenin bir araya gelip,
müşterek olarak, herkes tarafından kabul edilebilir bir çözüm bulması
gerekiyor. Bunu yapmak zorundayız, referandum sonucu da bu konuda bir
değişiklik yaratmaz.”
İngiltere ve Hollanda özenli
Muhatap
ülkeler İngiltere ve Hollanda referandum sonucundan memnun olmasa da
açıklamalarında özenli bir dil kullandı.
İngiltere
Maliye Bakanı Alistair Darling ödeme planına ilişkin müzakerelerin
süreceğini, İzlanda'nın Avrupa’dan dışlanmasının İngiltere’nin
menfaatine olmadığını belirterek “Biz, İzlanda’nın Avrupa’nın bir
parçası olmasını istiyoruz” şeklinde konuştu. İzlanda
halkının ödeme planına "hayır" demesinin, halihazırda zorda bulunan ülke
ekonomisini daha da sıkıntılı bir sürece sokabileceği belirtiliyor.
Küresel
krizle ekonomide yıkım yaşayan ve çözümü AB üyeliğinde gören İzlanda’nın
adaylık başvurusu geçtiğimiz ay AB Komisyonu'ndan yeşil ışık almıştı.
Ancak İzlanda'nın üyelik sürecinde hızlı bir şekilde ilerlemesi, 4
milyar euroluk borç konusunda AB üyeleri İngiltere ve Hollanda ile
uzlaşmasına bağlı.
İzlanda'da batık banka referandumu
İzlanda'da, ekonomik krizde batan internet bankasının İngiliz ve
Hollandalı mudilerine 3,9 milyar euroluk mevduatlarının geri ödenip
ödenmemesiyle ilgili referandum için oy verme işlemi başladı.
İzlanda'da bağımsızlığın kazanıldığı 1944'ten bu yana ilk kez bir halk
oylaması düzenleniyor. 230 bin kayıtlı seçmenin çağrılı olduğu oylamadan
hayır çıkması bekleniyor. Son kamuoyu yoklamaları, hayır oylarının
oranının yüzde 74'ü bulacağını gösteriyor.
Başkentte büyük gösteri
Referandumla eş zamanlı olarak İngiliz ve Hollanda hükümetleriyle
varılan geri ödeme anlaşmasını protesto amacıyla başkent Reykjavik'te
gösteriler düzenleniyor. Parlamento binası yapılacak mitinge geniş
katılım bekleniyor.
İzlanda
hükümeti, 2008'de yılında batan IceSave'in İngiliz ve Hollandalı
mudilerine 3,9 milyar ödenmesi için anlaşmaya varmıştı. Referandumda söz
konusu anlaşma halk oylamasına sunuluyor.
Oylamadan
“hayır" çıkması halinde, İzlanda hükümetinin, İngiltere ve Hollanda
hükümetleriyle yeniden masaya oturması gerekecek.
Krize
karşı AB üyeliğine yöneldi
Küresel
mali krizden ağır şekilde etkilenen ada ülkesi İzlanda çareyi 2009
yazında AB üyeliğine başvurmakta bulmuştu.
AB
Komisyonu, İzlanda'nın başvurusundan 7 ay sonra, ülkenin katılım
müzakerelerine hazır olduğu yönünde görüş bildirmişti.
İzlanda'nın başvurusuyla ilgili değerlendirme raporunu tamamlayan AB
Komisyonu, ülkenin "birçok alanda üyelik yükümlülüklerini üstlenmeye
hazır olduğu" sonucuna varmıştı.
06/03/2010 DW
BBC küçülme kararı aldı
BBC Genel Müdürü Mark Thompson, kurumun faaliyet alanını daraltarak
bazı
yayınlarda kesintiye gideceklerini açıkladı.
Thompson, BBC'nin internet
sayfalarının yarı yarıya azaltılacağını söyledi
Thompson üç milyar sterlini aşan yıllık gelirini İngiltere'deki her
hanehalkının ödediği televizyon ruhsat bedeliyle sağlayan BBC'nin,
bu kesintiler sayesinde sağlayacağı yılda 600 milyon sterlinlik
tasarrufu kaliteli program yapımına aktarabileceğini söyledi.
Seçim
sürecine girilen İngiltere'de bir kamu kuruluşu olan BBC bir süredir
özellikle ticari medya piyasasında ''çok büyük olduğu ve özel mülkiyete
ait yayın kuruluşlarının gelirlerine darbe vurduğu'' eleştirilerine
hedef oluyordu.
Şikayetçi
grupların başında ise medya devi Rupert Murdoch'a bağlı gazete ve
televizyonlar var.
BBC'nin
internet sitesinin sağladığı ücretsiz, zengin içeriğin sektörde faaliyet
gösteren diğer yayın kuruluşlarının rekabet edebilirliğini zayıflattığı
savunuluyor.
BBC'nin
küçülmesi yönündeki bir baskı da, resmen olmasa da dolaylı olarak
siyasetten, özellikle de BBC'nin yeniden yapılandırılması gerektiğini
savunan muhafazakarlardan geliyor.
BBC Genel
Müdürü Mark Thompson'un bugün açıkladığı yeni strateji BBC'nin iç
yayınlarını etkileyecek.
Bu
planlarda iki radyo istasyonunun kapatılması ve BBC'nin internet
faaliyetlerinin 2013 yılına kadar yarı yarıya azaltılması hedefleniyor.
Kapatılacak olan radyolardan birincisi İngiltere'deki Asya kökenli
dinleyicilere hitap eden dijital bir kanal, diğeri ise Radio 6 adlı
müzik kanalı.
Thompson
ayrıca ticari rakiplerinin yakınmalarının odağında yer alan internet
sitesinin bütçesinde yüzde 25 kesintiye gideceklerini söyledi.
Bu da
sitenin şu andaki içeriğinin yarı yarıya azalması, başka bir ifadeyle
halen aktif durumdaki sayfalarının yarısının kapatılması anlamına
gelecek.
Thompson,
medya dünyasının hızla değiştiğini ve BBC'nin de kamu hizmeti görevini
ve editoryal değerlerini daha tutarlı ve açık bir şekilde ifade etmesi
gerektiğini belirterek, ''Ayrıca ticari medyanın karşı karşıya kaldığı
zorlukları da kabul etmemiz gerek. BBC'yi hedef alan saldırıların
bazıları yıkıcı ve temelsiz olmakla birlikte, bir kısmı da bizim
yaptıklarımız ve gelecekteki kamu hizmetimiz ve ticari hedeflerimize
ilişkin meşru kaygıları temsil etmekte'' diye konuştu.
BBC'nin
ürünlerini dünya çapında pazarlayan Worldwide'ın da bir değişim
sürecinden geçmesi, daha uluslararası odaklı bir strateji izlemesi
bekleniyor.
Sendikalardan grev uyarısı
BBC'de
örgütlü sendikalardan Bectu, BBC yönetiminin bu kararının 600 çalışanın
işini kaybetmesi anlamına geleceğini duyurdu.
Sendikanın Genel Sekreteri Gerry Morrisey, bu kesinti kararının tümüyle
gereksiz ve tamamen siyasi kaygılarla alındığını söyledi.
BBC'nin
rakipleri tarafından seçim öncesi iklimde baskı altına alındığını
belirten Morrisey, ''BBC'nin genel seçimler öncesinde de, hizmetlerini
ve çalışanlarını kurban etmesi kabul edilemez'' dedi.
Yine
BBC'de örgütlü sendikalardan NUJ'in Genel Sekreteri Jeremy Dear,
''Kamuoyu baskısı BBC'nin medya baronlarının hayati önemdeki bir ulusal
hizmeti parçalamaya başlamasına izin vermek yerine izleyici ve
dinleyicilerini ön plana almasına yardımcı olabilir'' dedi.
Jeremy
Dear da, planların ticari ve siyasi çıkar gruplarını tatmin etme
girişimi olduğunu kaydederek, ''Büyük emek sarfeden çalışanların siyasi
bir futbol topuna dönüştürülmesine izin vermeyecek, zorunlu işten
çıkarmalara karşı mücadele edeceğiz'' diye konuştu.
Grev
seçeneğinin gündemde olduğunu kaydeden sendika liderleri çarşamba günü
BBC Genel Müdürü Thompson'la biraraya gelecek.
02/03/2010 BBC Türkçe
Almanya'da Zanaatkârlar azaldı.
Geçen yıl 20 bin zanaatkar
pozisyonu açıkta kaldı.
Zanaatkârlık, Alman ekonomisinin temel direklerinden biri. Ancak,
krizin etkisiyle daralan finansman, eleman açığı ve rekabetin gün
geçtikçe sertleşmesi gibi sorunlar özellikle küçük ölçekli
işletmeleri tehdit ediyor.
Zanaatkârlık, hayatın hemen her alanını ilgilendiren bir iş alanı.
Örneğin Almanya’da şu anda zanaatkârların sipariş aldığı internet
sitelerinde, “iki odaya duvar kâğıdı yapıştırılması, boya badana, sekiz
metre uzunluğundaki bir terasın üzerine ahşap pergole yapılması, evdeki
elektrik tesisatının yenilenmesi” gibi iş ilanları göze çarpıyor. Bu
sitelerdeki ilanları değerlendiren firmaların her biri kendi teklifini
hazırlıyor, en ucuz teklifi veren firma işi alıyor. Alman Zanaatkârlar
Birliği Genel Sekreteri Holger Schwannecke, asgari fiyat prensibinin
yeni bir şey olmadığını belirtirken, fiyattaki bu sert rekabetin
firmaları yeni iş almaktan alıkoyacak düzeye geldiğini şu sözlerle
belirtiyor: “Bazı firmalardan somut şikâyetler var, ben bir işi
alabilirim ama müşteri bana ‘işi ancak teklifin yüzde yirmi beş altında
kalırsan’ veririm diyor. Doğal olarak firmalar ‘bu işi almaya değer mi,
bu benim için işçilerimi elimde tutmamı sağlayacak bir imkân mı, ya da
hayır demeye gücüm var mı?’ diye düşünüyor. Bu noktada, buna gücüm
yetmez diyen çok firma olduğuna eminim.”
4
milyon 800 bin kişiye iş
Kuaför,
elektrikçi, sarraf ya da tesisatçı, Almanya'da küçük ve orta ölçekli bir
milyondan fazla zanaatkârlık işletmesi faaliyet gösteriyor. Bu
işletmeler toplam 4 milyon 800 bin kişiyi istihdam ediyor. Çalışanların
üçte biri ise bir süre sonra usta unvanı alıyor. Alman Zanaatkârlar
Birliği Genel Sekreteri Holger Schwannecke, zanaatkârlığın çok geniş bir
alana yayılmasının, iş kolunun krizden etkilenme derecesini de
değiştirdiğini belirtiyor. Schwannecke şöyle konuşuyor: “İşletmelerin
durumu birbirinden çok farklı, bunu açıkça söylemek lazım. İhracata
bağımlı, sanayiye yakın işletmeler krizden büyük zarar gördü, hem
sipariş hem de ciro bazında etkilendi. Diğer alanlarda faaliyet gösteren
işletmelerse hükümetin teşvik programından faydalanıyor.”
Kredilerde azalma
Federal
hükümet, küresel ekonomik krizin derinleşmesinin ardından Almanya'da
toplam 80 milyar euro tutarında iki konjonktürü teşvik programı
yürürlüğe koymuştu. Bu mali kaynağın önemli bir bölümü altyapı, yol
çalışmaları ile enerji verimliliği ve iklimin korunması gibi alanlara
aktarıldı. Teşvikten özellikle inşaat alanında faaliyet gösteren
işletmeler yarar sağladı. Holger Schwannecke, işletmelerin krizden büyük
zarar görmemiş olsalar da kısa dönemli finansmanda zorluk yaşadığına
dikkat çekiyor ve “Durumun ne kadar sıkıntılı olduğunu kısa vadeli
krediler gösterecek. Biz, geçen yıla göre kısa vadeli kredilerde yüzde 7
ila 8 arasında bir azalma olduğunu tespit ettik, bu oldukça yüksek bir
oran" diyor.
Yeni
nesil yetişmiyor
Zanaatkârlık işletmelerinin tek sıkıntısı finansman da değil, zira son
yıllarda eleman açığı da giderek büyüyor. Örneğin geçen yıl 20 bin
pozisyon açıkta kalmıştı. Alman Zanaatkârlar Birliği Genel Sekreteri
Holger Schwannecke, bunun farklı nedenleri olduğunu belirtiyor: “Bunun
demografik nedenleri olduğu gibi, bireylerin yer değiştirmeye istekli
olmaması, yeni yetişenlerin bazılarının yetenekli olmaması ile de ilgisi
var. Oysa bu, branşın geleceğini ilgilendiren çok önemli bir konu.”
Daha fazla iş
güvencesi ve maaşlarına zam isteyen Lufthansa pilotlarının grevi
Frankfurt İş Mahkemesi’nde sağlanan uzlaşma sonucu sona erdi.
Pilotların perşembe gününe kadar grev yapacağı tahmin ediliyordu.
Avrupa'nın en büyük havayolu şirketlerinden Lufthansa'da pilotların 4
günlük grev kararı Frankfurt İş Mahkemesi'nde sağlanan uzlaşma sonucu
askıya alındı. Pazartesi gece yarısı greve başlayan pilotlar, salı
gününden itibaren yeniden uçuşlarda görev alacak.
Grevin
sona erdirilmesi kararı Frankfurt İş Mahkemesi'nde şirket ve pilotların
sendikası Cocpit Birliği arasında sağlanan uzlaşma sonucu alındı.
Mahkemede alınan karar uyarınca sendika, pilotlara 8 Mart'a kadar grev
çağrısı yapamayacak.
Lufthansa'nın başvurusu üzerine konuyu görüşen ve grev kararının
sona erdirilmesi kararını alan Frankfurt İş Mahkemesi'nde taraflar, ön
koşulsuz olarak yeniden müzakere masasına oturmayı kabul etti. Bu
durumda sendika ve Lufthansa yeniden pazarlıklara başlayacak.
Sendika ne istiyor?
Lufthansa'da çalışan yaklaşık 4 bin 500 pilotu temsil eden Cocpit
Birliği ile yönetim arasındaki anlaşmazlık geçtiğimiz Mayıs ayından bu
yana sürüyor. Maaşlarına yüzde 6,4 zam isteyen pilotlar, ayrıca iş
güvencesi ve faaliyetlerin alt yüklenici firmalara kaydırılması
uygulamalarına son verilmesini talep ediyor.
Lufthansa
yönetimi ise Pazar günü yeni bir öneri gündeme getirdi. Pilotlar
sendikası ile yeniden müzakereleri başlatmak isteyen yönetim, yaklaşık 4
bin pilota 2 yıllık iş güvencesi sunmaya hazır olduğunu duyurdu.
Lufthansa'daki anlaşmazlık Alman hükümetini ve ekonomi çevrelerini
endişelendiriyordu. Federal Ulaştırma Bakanı Peter Ramsauer, pilotlara
bir kez daha çağrıda bulunarak, Lufthansa yönetimi ile uzlaşma
sağlanması için bizzat arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu duyurmuştu.
Kaos
yaşanmadı
Beklenenden kısa süren grev, havayolu trafiğinde beklendiği gibi büyük
bir kaosa neden olmadı. Bunda grevin geçen hafta duyurulmasının etkisi
oldu. Birçok yolcu ya uçuş tarihlerini erteledi ya da Almanya’nın en
büyük ikinci havayolu şirketi AirBerlin gibi başka alternatiflere
yöneldi.
İç hat
yolcuları ise Alman demiryollarıyla seyahat etmeyi tercih etti.
Yoğunluğun demiryollarına kayacağı tahmin ediliyordu ve bu nedenle de ek
seferler konularak demiryollarında da gerekli önlemler alınmıştı. Ayrıca
Lufthansa da yolcuları için ek önlemler aldı.
22/02/2010 dw
Çin ve Japonya'nın ikincilik yarışı
Japonya, dünyanın ikinci
büyük ekonomisi ünvanını Çin'e kaptırmaktan
son anda kurtuldu. Japon ekonomisi 2009'un
son çeyreğinde beklenenin üzerinde bir
performans sergiledi ve yüzde 1,1 oranında
büyüdü. Böylece Çin'in ikinciliği, çok uzak
görünmese de bir başka bahara kaldı.
Japonya'nın bu sonucu elde etmesindeki en
önemli faktör, dışsatımının artması.
Japonya'nın en büyük müşterisi ise Çin.
Asya'daki ekonomik dengeler değişirken, iki
ülke arasında asırlardır süren rekabet
yerini işbirliğine bırakıyor.
Lufthansa pilotları greve çıkıyor
Alman havayolu
şirketi Lufthansa’da çalışan pilotlar grev kararı
aldı. Tarihinin en büyük grevini yaşaması beklenen
Lufthansa yönetimi ise alacağı acil önlemleri
belirlemeye çalışıyor.
Alman havayolu şirketi Lufthansa bünyesinde çalışan pilotlar, 9 yıl
aradan sonra ilk kez geniş çaplı bir eylem kararı aldı.
Grevle ilgili nihai kararını açıklayan Alman Kokpit
Birliği, birliğe üye pilotların çoğunluğunun eylem
kararını desteklediğini duyurdu.
Kokpit Birliği'nden çıkan kararla birlikte grevlerin
bu hafta başlaması bekleniyor.
Lufthansa bünyesindeki Lufthansa Cargo ve Germanwings
pilotlarının da katılacağı grev nedeniyle Alman havayolu
ulaşımında büyük aksamalar yaşanacağı belirtiliyor.
Şirket yönetimi hazırlık yapıyor
Şirket yönetiminin de olası bir kaosa karşı acil plan
uygulayacağı kaydedildi. Lufthansa yönetiminin hazırlık
yaptığını belirten şirket sözcüsü Andreas Bartels,
“Rheinische Post” gazetesine verdiği demeçte, “Grevin
yaklaşmakta olduğundan hareket etmek zorundayız” diye
konuştu.
Greve karşı hazırlık yaptığını açıklayan şirket
yönetimi, iş bırakma eyleminden yolcuların en az şekilde
etkilenmesine çalıştıklarını kaydetti.
Pilotların talepleri
Haklarının genişletilmesini ve iş güvencelerinin
artırılmasını isteyen pilotlar, ayrıca maaşlarına da
yüzde 6 oranında zam talep ediyorlar. Lufthansa yönetimi
ise bu taleplere şimdiye kadar olumlu yanıt vermedi.
Lufthansa'da son olarak 2001 yılında geniş çaplı bir
grev yaşanmıştı. Pilotlar üç gün boyunca iş bırakmış ve
grev hava ulaşımında büyük sıkıntılara yol açmıştı.
Yüzlerce uçuşun iptal edilmesi şirkete 200 milyon euroya
mal olmuştu.
17/02/2010
FSA'dan Türk yöneticilere rekor ceza
FSA Türk yöneticilere rekor ceza verdi.
İngiltere'de finans sektörünü denetlemekle görevli Finansal Hizmetler
İdaresi, kısa adıyla FSA, bir Türk şirketinin üç üst düzey yöneticisini
rekor cezaya çarptırdı.
Çoğunluk
hissesi Çukurova Grubu'na ait olan Genel Enerji'nin İcra Kurulu Başkanı
Mehmet Sepil'e kesilen yaklaşık bir milyon sterlinlik ceza, FSA'nın
şimdiye kadar bir şahsa verdiği en büyük ceza olarak biliniyor.
Sepil ve
diğer iki yönetici, şirket içi bilgileri kullanarak piyasayı suiistimal
etmekle suçlandı.
FSA'dan
yapılan açıklamada, üç Türk yöneticinin para cezasına çaptırılmasıyla
sonuçlanan olaylar zinciri şöyle özetlendi: Genel Enerji 31 Mart
2009'da, Kuzey Irak'taki Miran petrol sahasında arama yapmak amacıyla
İngiliz petrol şirketi Heritage ile ortaklığa gitti.
Heritage
hemen Miran'daki rezervin büyüklüğü konusunda ön araştırma yapmaya
koyuldu. 6 Mayıs 2009'da sonuçlar kamuoyuna açıklanacaktı.
İade teklifi
Bundan
iki gün önce, Genel Enerji İcra Kurulu Başkanı Mehmet Sepil, üst düzey
yöneticiler Murat Özgül ve Levent Akça ile birlikte Londra'ya geldi.
Heritage
yetkilileri Türk muhataplarına, ön araştırmanın olumlu sonuçlarını
aktardı.
Ertesi
gün üç yönetici de Heritage hisseleri satın aldı.
Bir gün
sonra Heritage Miran'daki ön araştırma sonuçlarını kamuoyuna duyurdu.
Bölgede 2,3 ile 4,2 milyar varil arasında petrol vardı. Heritage
hisseleri yüzde 25 değer kazandı. Sepil, Özgül ve Akça ellerindeki tüm
hisseleri sattı. Sırasıyla, 267 bin, 35 bin ve 10 bin sterlin kar
etmişlerdi.
FSA'dan
yapılan açıklamaya göre, bu üç isim olaydan üç ay sonra kendileriyle
bağlantı kurarak elde ettikleri kardan pişmanlık duyduklarını dile
getirdiler ve bu parayı iade etmeyi teklif ettiler.
FSA da bu
teklifi değerlendirerek, kestiği para cezasında yüzde 30 indirime gitti.
Böylece Mehmet Sepil 967 bin, Murat Özgül 105 bin Levent Akça da 94 bin
sterlin cezaya çarptırıldı.
Açıklamada Genel Enerji ve Heritage'a herhangi bir eleştiride
bulunulmazken, yöneticilerin de piyasa suiistimalini bilinçli olarak
yapmadığının anlaşıldığı belirtildi.
FSA'nın
kararının ardından bir açıklama yapan Genel Enerji İcra Kurulu Başkanı
Mehmet Sepil ise, Heritage hisseleri ile ilgili alım satım işlemlerini
yaparken, İngiltere'deki hukuki kısıtlamalardan haberdar olmadıklarını
söyledi.
Sepil,
''Genel Enerji hukuk danışmanlarının uyarısı üzerine, hisse alım
satımıyla ilgili olarak tarafımızca FSA'ya gönüllü olarak başvuruda
bulunulmuştur. Ayrıca, ilk fırsatta elde edilen karın geri verilmesi
teklif edilmiştir'' dedi.
16/02/2010
Yunanistan çöktü, Euro bunalıma girdi
Yunanistan, birçok AB
ülkesini saran borç krizini şiddetlendirdi. Uzmanlar şu sorunun yanıtını arıyor:
Yunanistan'da patlak veren borç kriziyle birlikte Euro için karanlık bir
gelecek öngörenler haklı çıkacak mı?
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso, geçtiğimiz hafta
Avrupa ülkelerinde yaşanan borçlanma krizinin Euro'ya etkisi konusunda
Avrupa Parlamentosu üyelerinin kaygılarını gidermeye çalıştı:
“ Ortak para birimimiz Euro, kalkınmamızda temel direklerden birini
oluşturmaya devam edecektir. Ve tehlikeye girdiğini düşünenler şunu çok
iyi bilsin: Avrupa Birliği ortaya çıkabilecek sorunlarla baş edebilmek
için gerekli çerçeveye sahip.”
Atina’nın foyası ortaya çıktı
Euro bölgesine üye ülkeler bağlı oldukları İstikrar Paktı kriterlerine
uymakla yükümlü. Bu pakt, borçlanma ve bütçe açığı gibi konularda
belirli kıstaslar öngörüyor ve üye ülkelere bunlara uyma yükümlülüğü
getiriyor. Ancak üye ülkelerin dönem dönem bu kriterlere uymadıkları ve
özellikle ekonomik kriz dönemlerinde uyumdan uzaklaştıkları görülüyor.
Bu nedenle tıpkı geçtiğimiz yıl Ekim ayında olduğu gibi Avrupa Merkez
Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet, Almanya ve Fransa'ya yaptığı
çağrılara benzer uyarılar yapmak zorunda kalıyor.
Kriterleri hiç umursamadığı ortaya çıkan başkentlerin başındaysa Atina
geliyor. Dahası, Yunanistan'ın geçtiğimiz yıllarda Brüksel'e ekonomik
göstergelerine ilişkin gerçek dışı, yanıltıcı bilgi gönderdiği ortaya
çıkmış, Euro Bölgesi Başkanı Jean-Claude Juncker şu sözlerle tepki
göstermişti:
“Şunu söylemeliyim: eski ve yeni veriler arasındaki fark beni çok
şaşırttı. Oyun artık bitti! Bizim ciddiye alınacak istatistiklere
ihtiyacımız var.”
Euro hapishanesinde mahkum
Avrupa Parlamentosu'nun ortak para birimi Euro'ya şüpheyle bakan
parlamenterlerinden Nigel Farage ise Barroso'ya tepki göstererek son
gelişmelerin kendilerini haklı çıkarttığını savundu:
“Zavallı Yunanistan, Euro'nun yarattığı ekonomi hapishanesinde mahkûm
konumunda. Siz bu felaket Euro projesini ayakta tutmaya çalışırken
Avrupa'da milyonlarca kişi acı çekecek. Bu proje çökecek ve Avrupa halkı
için bunun en kısa zamanda yaşanması daha iyi olacak.”
Bu görüşlere karşın Avrupa Birliği liderleri geçtiğimiz hafta
düzenledikleri zirvede Euro bölgesinde istikrar sağlamak için doğrudan
Yunanistan'a para yardım yapılamayacağını vurgulamakla birlikte mevcut
tüm imkânları seferber etme kararlılığını ortaya koydu. Bertelsmann
Vakfı'ndan Joachim Fritz- Vannahme, liderler zirvesinde alınan
kararların ne anlama geldiğini şu sözlerle açıkladı:
“Bu AB'nin 27 üyesi arasında ve Euro bölgesi üyelerinin ortaya
koydukları ve gerekli olan bir siyasi destek. Ve kuralları düzenleyen
antlaşmalarda daha fazla imkân sağlanmıyor zaten. Ancak şimdi kilit önem
taşıyan konu, piyasaların buna nasıl tepki göstereceği. Bu psikolojik ve
siyasi destek, güveni sağlamaktan yeterli olacak mı?”
14/02/2010 Dw
"Yunan hükümetinin gizli mali
operasyonuna ABD'li bankalar da destek verdi"
Yunanistan hükümetinin borçlarını Avrupa Birliği denetiminden
saklamasına ABD’li finans kuruluşlarının da yardımcı olduğu ortaya
çıktı.
„New York
Times“, Atina’nın 2001 yılında, Euro bölgesine kabul edilmesinden kısa
süre sonra Goldman Sachs’dan milyarlarca dolar borç aldığını, ancak
bunun kağıt üzerinde yapılan oyunlarla gizlendiğini yazdı.
Yunanistan bütçesine aktarılan milyarlarca dolar, kredi yerine döviz
satışı olarak deklare edildi.
Böylece
Atina’nın AB İstikrar Paktı ilkelerine uyduğu görüntüsü verilmiş oldu.
14/02/2010
Yunanistan’a destek var para yok
Önceki hükümetten büyük bir enkaz devralan Yunanistan'ın
yeni Başbakanı Papandreu, AB liderlerinden destek buldu
Avrupa Birliği’ndeki
ortakları, gırtlağına kadar borçlanan Yunanistan’ı yalnız bırakmama
konusunda söz verdi. Ancak Atina’ya mali yardım için kesenin ağzı
açılmadı.
Avrupa
Birliği Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy olağanüstü liderler zirvesinin
ardından yaptığı açıklamada, Euro Bölgesi ülkelerinin Yunanistan’ı
iflastan kurtarmaya hazır olduğunu söyledi. Van Rompuy, Yunanistan’ın
para bölgesindeki ortaklarından mali yardım talebinde bulunmadığını da
sözlerine ekledi.
Yunanistan'daki borç krizi ortak para birimi Euro’nun dış değer
erozyonuna uğramasına yol açmış ve Dolar 1,37 Euro’ya kadar çıkmıştı.
Konsey başkanı ayrıntılı açıklama yapmadı.
Ayrıntılı plan gelecek hafta
Brüksel'deki diplomatlar, para birliği ülkelerinin Yunanistan’ın
kurtarılması için siyasi uzlaşmaya vardıklarını ve yardım planının 15
ve16 Şubat tarihlerindeki Maliye Bakanları Konseyi’nde netlik
kazanacağını belirtiyorlar.
Borçları
300 milyar euroya yaklaşan Yunanistan’ın, bütçe açığı da yüzde 13’lere
dayanmış durumda. AB, Atina'dan bütçe açığını bu yıl içinde dört puan
düşürmesini ve mali istikrarı destekleyici ek idari tedbirler almasını
istiyor. Avrupa Merkez Bankası Yunanistan’ın ekonomik istikrar
programının yakından izleneceğini ve Mart ayında ilk değerlendirmenin
yapılacağını duyurdu.
Yunanistan'ın AB'nin ortaya koyduğu mali hedefleri tutturtabilmesi için
sıkı bir tasarruf programı uygulaması gerekiyor. Avrupa Birliği
Komisyonu'nun talep ettiği kemer sıkma önlemleri arasında, kamuda işe
alımların durdurulması, memur maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün
ürünlerine uygulanan verginin artırılması, sosyal güvenlik reformu ve
emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor.
Borsada hayal kırıklığı
AB'nin Yunanistan'a destek açıklarken, kesin mali yardım taahhüdünde
bulunmaması borsaları hayal kırıklığına uğrattı.
Seansa yükselişle başlayan birleşik Alman borsa endeksi DAX yeniden
düşüşe geçerken, Euro döviz borsalarında Dolar karşısında son sekiz ayın
en düşük kurundan işlem gördü. Euro bölgesi ülkelerinin olağanüstü
zirvede Yunanistan'a sadece siyasi destek vaadinde bulunmaları finans
piyasalarında, 'Yunanistan ile, İspanya ve Portekiz gibi bütçesi açık
veren birlik ülkelerini olumsuz yönde etkileyebileceği, yeni yeni
filizlenmeye başlayan ekonomik canlanmanın da sekteye uğrayabileceği',
endişesine yol açtı.
Uzmanlar ne diyor?
Ekonomi uzmanları Yunanistan'a mali yardım yapılmasının bütün bentleri
yıkabileceğini ve bir daha gidişatın önünü almanın mümkün olmayacağını
belirtiyorlar. Avrupa Merkez Bankası'nın eski baş iktisatçısı Otmar
İssing, Yunanistan'a yapılacak yardımın dardaki diğer ülkelerden
esirgenemeyeceğinin unutulmaması gerektiğini söyledi.
Birlik antlaşmalarının yasaklaması nedeniyle AB'nin Yunanistan'ın
borçlarına kefil olamayacağını belirten ekonomi uzmanı Henrik Enderlein,
'bütçesi toplam yurtiçi gelirinin sadece yüzde birini bulan AB'nin
Yunanistan'a yardım etmesi zaten mümkün değil, Avrupa Merkez Bankası da
devreye giremez. Sadece Uluslararası Para Fonu'nun imdada yetişmesi söz
konusu olabilir' dedi.
Almanya hükümetinin ekonomik danışma kurulu üyelerinden Peter Bofinger
ise Yunanistan’ın bu duruma düşmesinde payı olan döviz spekülatörleri
ile reyting kuruluşlarına verilebilecek tek mesajın, 'Avrupa Para
Birliği'nin batırılmasına göz yumulmayacağı' olduğunu söyledi.
11/02/2010 DW
İtalyan mutfağı, McDonald'sa feda ediliyor
McItaly'de kullanılan
malzemelerin tamamı İtalya'da üretiliyor
İtalyan Tarım Bakanı Luca Zaia'nın fast food zinciri McDonalds'ın
yeni ürünü McItaly'e destek vermesi, ülkede yeni bir tartışmaya neden
oldu.
25 yıl
önce başlatılan ve fast food yerine yerel, organik ve ev yapımı
yiyeceklerin tüketilmesini savunan slow food (yavaş gıda) hareketinin
temsilcileri, Zaia'nın bu kararla İtalyan mutfağını endüstrileşmiş gıda
zincirine feda ettiğini savundu.
Geçen ay
McDonalds yöneticileriyle birlikte, tamamen İtalya'da üretilen
malzemelerle yapılan yeni sandviçin tanıtımını yapan Bakan Zaia, McItaly
ile, ekonomik krizle mücadele eden çiftçilerin cebine her ay yaklaşık
beş milyon dolar daha fazla para gireceğini savundu.
Bakan
ayrıca, McItaly'nin İtalyan tarımına küresel bir kimlik kazandıracağını
öne sürdü.
Yavaş
gıda akımının öncülerinden Carlo Petrini ise, "Kimlik gibi lezzet de
ancak farklı olduğu zaman değerlidir" dedi.
Muhalefetteki Demokrat Parti de Bakan Zaia'nın McDonalds'a destek
kararına tepki gösterdi.
Bir
Demokrat Parti milletvekili, hükümetlerin fast food lokantalarına değil,
kültürel girişimlere destek vermesi gerektiğini savunarak "Bakan,
hükümette değil, McDonalds'ta mı çalışıyor?" diye sordu.
09/02/2010
Avrupa ekonomisi için yeni strateji çağrısı
Almanya Başbakanı Merkel, AB'nin
güçbirliği yaparak Avrupa ekonomisi için yeni strateji
belirlenmesini istedi. G7'nin Kanada'daki toplantısına da Avrupa'nın
karşı karşıya kaldığı borçlanma krizi damgasını vurdu.
Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin karşı karşıya kaldığı
borçlanma krizi dünya piyasalarında hareketliliğe yol açarken, Avrupa
krizin büyük bir iktisadî sarsıntıya yol açmamasının yollarını arıyor.
Merkel
yeni strateji istiyor
Almanya
Başbakanı Angela Merkel, bugün yayımladığı video mesajında ekonomik
büyüme teriminin 21'inci yüzyıla göre yeniden tanımlanması gerektiğini
savundu. Önümüzdeki hafta Brüksel'de yapılacak AB zirvesinde 2020 yılı
için ekonomi ve büyüme stratejisinin ele alınacağını anımsatan Merkel,
Fransa ile birlikte bu konuyu tartışmaya açmak istediklerini söyledi.
Merkel,
“Almanya ve Fransa'nın başlattığı yeni inisiyatif sadece klasik anlamda
büyümeden değil, yeni refah düzeylerinden de söz edilmesini öngörüyor”
diye konuştu.
Merkel,
sadece iktisadi anlamda büyümenin yeterli olmadığını kalıcı bir refah
düzeyinin güvence altına alınmasının da önemli olduğunu vurguladı.
Almanya Başbakanı ayrıca Avrupa Birliği halkının da anlayıp kabul
edebileceği yeni bir strateji belirlenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Yeni stratejinin araştırma ve bilime yatırım ile ortak bir enerji
sistemi öngörmesi gerektiğini kaydeden Angela Merkel, “AB dünyada
tutunabilmek için güç birliği yapmak zorunda olduğunun” altını çizdi.
Kanada'da
toplanan G7 ülkelerinin maliye bakanlarıyla merkez bankası başkanları,
Avrupa'nın güneyindeki ülkelerde yaşanan borç krizini masaya yatırıyor.
Almanya, Japonya, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada'nın temsil
edildiği toplantıda Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, Euro'nun
tehlike altında olduğu yönündeki değerlendirmelerin yersiz olduğunu
söylerken AB'nin risklerin bilincinde olduğunu ve bunlarla başa çıkmakta
kararlı olduğunu söyledi. Alman Bakan, “AB Yunanistan'a katı kurallar
getirdi ve Yunanistan'ın bunlara uyup uymadığını da yakından izleyecek”
dedi.
Toplantıya ev sahipliği yapan Kanada Maliye Bakanı Jim Flaherty ise
“Yunanistan'daki sorun bize dünyanın geride bırakmaya çalıştığı finans
krizini hatırlatıyor” diye konuştu ve “Bu AB'yi ilgilendiren bir konu
olsa da aramızda AB üyeleri var ve bu nedenle üzerinde durulması gereken
bir konu” açıklamasını yaptı.
G7
ülkelerinin bir diğer gündem maddesini ise para birimi Yuan’ı, küresel
ekonomik krizde ihracatçılarına destek için Temmuz 2008'den itibaren
6,83 dolara sabitleyen Çin yer alıyor. Amerika başta olmak üzere birçok
ülke Çin'in ihracatını ciddi bir oranda arttırdığına dikkat çekerek,
Pekin yönetiminin para biriminin değerini artırmamaktaki ısrarını
eleştiriyor.
Obama
küçük işletmelere odaklandı
Bu arada
ABD'nin de işsizlikle mücadele arayışı sürüyor. ABD Başkanı Barack
Obama, küçük ölçekli işletmelerin ekonominin yeniden canlanması ve iş
imkânlarının arttırılmasında kritik rol oynadığına dikkat çekerek bu
işletmelere destek vermek üzere bazı adımların atılmasını önerdiğini
anımsattı.
Bu
şirketlerin Amerikan ruhunun özünü oluşturduğunu vurgulayan Obama, bu
önerilerinin önümüzdeki hafta Kongre'de ele alınacağını hatırlatarak
kongre üyelerine şu sözlerle seslendi: “Önerilerim Demokrat ya da
Cumhuriyetçi, liberal ya da muhafazakâr değil. Önerilerim büyümeden yana
iş imkânları yaratmadan yana.”
06/02/2010
Çin Boeing ve Airbus'a rakip ticari
uçakları sergiledi
Comac Çin
yönetiminin tam desteğine sahip
Batılı havacılık devleri Boeing ve Airbus'ın yolcu uçağı
piyasasındaki hakimiyetine Çin'den gelen en büyük potansiyel tehdit
Singapur Havacılık Fuarı'nda sergilendi.
Çin'in
geliştirdiği Comac C919, Çin dışında ilk kez Singapur Havacılık
Fuarı'nda kamuoyuna tanıtıldı.
Tasarım
ve yapımı tamamen Çin'de gerçekleştirilen uçağın, dört yıl içinde deneme
uçuşlarını tamamlayıp, A320 ve Boeing 737'ye rakip olması bekleniyor.
Uçağın 2016'da piyasaya çıkması planlanıyor.
Çin
Ticari Uçak Şirketi Comac'tan bir yetkili 'Planımız bu. Ancak bu plana
uymak zor olacak. Bu günlerde teslim tarihleri hep ileri atılıyor' dedi.
C919,
Çin'in kendi havacılık endüstrisini geliştirme amacının bir parçası ve
Çin havacılık sanayi, bir gün Airbus ile Boeing'in küresel ticari uçak
pazarındaki hakimiyetine tehdit oluşturabilir.
Comac'in
gelecek 20 yılda 2 bin uçak üretmesi bekleniyor. Şirket, dar gövdeli
ticari uçak pazarında yüzde 10'luk bir pazar payı elde etmeyi amaçlıyor.
Seneye teslim
Şangay
merkezli şirket, Pekin yönetiminin, eyalet hükümetinin ve Cinalco'yla
Baosteel gibi devlet şirketlerinin tam desteğine sahip.
Sadece
bir buçuk yıl önce kurulan şirket, şu ana dek çift motorlu, kısa
menzilli ARJ-21 uçaklarından Çin ve Laos Havayolları'na 240 adet sattı.
Uçakların
gelecek yıl müşterilere teslim edilmesi planlanıyor.
Uzmanlar,
Çin'in 10 ila 20 yıl içinde ticari havacılık pazarında önemli bir oyuncu
haline geleceğini söylüyor.
Bu durum
da Çin'i, Rocwell Collins, General Electric ve Honeywell gibi parça
üreticileri için çekici bir pazar haline getiriyor.
Honeywell,
C919'lar için mekanik ve elektronik sistemler satmayı umuyor.
Amerikalı
şirket, ARJ-21'in uçuş kontrol ve seyrüsefer sistemlerini üretmek için
sözleşmeler yaptı.
Şirketin
Asya Pasifik kolunun Başkanı Mark Howes, 'Çin havacılık endüstrisine
yeni bir hareket getirecek. Bir gün Çin Honeywell'in Asya'daki en büyük
pazarı olacak' diye konuştu.
Ambargo tehdidi
Ancak
ABD'nin askeri teknoloji transferine koyduğu ambargo, Çin'in bir
havacılık devi olma amacına ulaşmasını zorlaştırabilir.
Ambargo,
hem askeri, hem de ticari uçaklarda bulunan, çift kullanımlı parçaların
satışını etkileyebilir.
Çin'de iş
yapan diğer şirketler gibi Honeywell de, Washington'un Tayvan'a silah
satışı nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri ve Çin ilişkilerindeki
gerilimi dikkatle izliyor.
Çin
Tayvan'a silah satışı yapan ABD'li şirketlere ambargo uygulama
tehdidinde bulunmuştu.
Bu
ambargodan en çok etkilenebilecek şirket Tayvan'a satılması planlanan
Harpoon füzelerini üreten Boeing.
03/02/2010-Juliana Liu-BBC, Singapur
Çin'den ABD'ye ticaret ve döviz kuru
tepkisi
ABD-ÇİN GERGİNLİĞİ
*İnternette sansür
ve siber saldırılar
*ABD'nin Tayvan'a
6,4 milyar dolarlık silah satışı
*Obama'nın Dalai
Lama ile görüşme hazırlığı
*Et, lastik,
hammadde ticaretinde karşılıklı sınırlamalar
*İran'ın nükleer
programı konusunda izlenecek tavır
*İklim Zirvesi'nde
anlaşmanın Pekin tarafından engellendiği
suçlaması
Çin yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı
Obama'nın ticarette döviz kurunun Çin'e haksız avantaj sağladığı eleştirisine
tepki gösterdi.
Amerikan
Başkanı Obama Çin'i piyasalarını ABD mallarına açmamakla eleştirmiş,
baskı uygulayacağını söylemişti.
Çin
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma Zhaoxu, Obama'nın döviz kurunun Çin'e
haksız avantaj sağladığı suçlamasını reddetti.
Sözcü,
yuanın makul bir düzeyde değerlendiğini belirterek, doğru olmayan
suçlamalarda bulunmanın ve baskının sorunun çözümünü sağlamayacağını
belirtti.
Çinli
yetkili, Çin'in ticaret fazlasının tek nedeninin yuanın değerinde
aranamayacağını savundu.
Çin geçen
yıl 196 milyar dolarlık ticaret fazlası verdiğini açıklamıştı.
İki ülke
arasındaki ilişkiler son haftalarda bir çok alanda birden hızla gerildi.
Geçtiğimiz haftalarda Washington ve Pekin arasında, internette sansür
suçlamaları nedeniyle söz düellosu yaşanmıştı.
Hafta
sonunda ABD'nin Tayvan'a silah satma kararı bu gerginliği yeni bir
boyuta taşıdı.
Obama'nın
Tibetlilerin ruhani lideri Dalay Lama ile görüşme kararı da Pekin'in
şiddetli tepkisiyle karşılandı.
'Sürekli baskı uygulanacak'
Amerika
Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama dün yaptığı açıklamada Çin'in
pazarını Amerika'yla ticarete açmasını temin etmesi yolunda bu ülkeye
ödün vermeyeceğini söyledi.
Obama,
Demokrat Partili senatörlerle yaptığı bir toplantıda, imzaladıkları
ticaret anlaşmalarına sadık kalması için Çin'e ve diğer ülkelere sürekli
baskı uygulayacacağını belirtti.
Obama
ayrıca, ülkelerin kendilerine karşı ticarette adil olmayan bir şekilde
avantaj sağlamamaları için Amerikan Doları karşısında döviz kurlarının
kontrol edileceğini vurguladı.
ABD
Başkanı, "Eğer iki tarafın da pazarlarını açmalarını gerektiren
anlaşmalar varsa, biz bunu yapıyorsak ve karşı taraf gümrük tarifeleri
dışında çeşitli engeller çıkarıyorsa, bu bir sorundur ve bu sorunun
üstesinden gelmek gerekir" dedi.
Çin'in
kuru düşük tutarak mallarını fiyat yönünden daha cazip hale getirdiği
eleştirileri sadece Washington tarafından değil, diğer ticaret
ortaklarınca da dile getiriliyor.
Pekin
yönetimi yuanın (renminbi) dolar karşısında sabit olarak çıpalandırma
uygulamasına 2005 yılında son vermişti.
2008
itibariyle yuanın yüzde 20 kadar değer kazanmasına izin verildi. Ancak o
zamandan bu yana değerin yine dondurulması Pekin tarafından ihracatını
cazip hale getirme girişimi olarak yorumlanıyor.
ABD ve
Pekin ayrıca lastik ve çelik gibi mallarda birbirlerinin pazarlarına ne
derece erişim sağlandığı konusunda da anlaşmazlık yaşıyor.
Çin AB'yi şikayet etti
Çin
ayrıca bugün Avrupa Birliği'nin ticaret uygulamaları aleyhinde Dünya
Ticaret Örgütü'ne başvuruda bulundu.
Pekin
yönetimi, AB'yi Çin malı ayakkabılara haksız vergi uygulamakla suçluyor.
Avrupa
Birliği Aralık ayında üreticilerini koruma gerekçesiyle Çin ve
Vietnam'da üretilen deri ayakkabıların ithaline uygulanan vergileri
uzatma kararı almıştı.
Çin'in
Aralık ayında açıkladığı ticaret verileri ülkenin Almanya'yı geçerek
dünyanın en büyük ihracatçısı olacağını göstermişti.
Çin,
2009'da dünyaya 1,2 trilyon dolar değerinde mal sattığını açıkladı.
Almanya ise kesinleşmeyen verilere göre aynı döndemde ihracatının 1,18
trilyon dolar olduğunu tahmin ediyor.
05/02/2010
İsviçre baskı altında
Avrupa’da artan vergi kaçakçılığı olayları, İsviçre’yi yalnız bırakmış
gözüküyor. Almanya’nın yanı sıra, Fransa, Hollanda, Belçika ve Avusturya
da İsviçre’deki bankacılık kurallarının değişmesi gerektiği görüşünde.
İsviçre,
bankacılık ve vergi kaçakçılığı krizi nedeniyle Almanya’ya sert tepki
gösterirken, ipleri de koparmak istemiyor. İsviçre hükümeti, bu ülkede
gizli hesapları bulunan Almanların listesini içeren bir CD’yi 2,5 milyon
euroya satın almayı planlayan Alman hükümetini sert ifadelerle
eleştirdi. Maliye Bakanı Hans-Rudolf Merz, İsviçre bankalarından çalınan
veriler üzerinden, hiçbir ülke ile işbirliği yapmayacaklarını, açılacak
vergi kaçakçılığı soruşturmalarına da yardımcı olmayacaklarını
vurguladı.
İsviçre
hükümeti, Berlin ile yeni bir çifte vergilendirmeyi önleme anlaşması
üzerinde ise müzakerelerin süreceğini duyurdu. Anlaşma, İsviçre’nin
banka gizliliği ilkesinin yumuşatılmasını ve gelecekteki vergi
kaçakçılığı vakalarında Alman resmi makamlarına yardımcı olunmasını
öngörüyor.
Reform
tartışmaları
Bir vergi
cenneti ve kara para merkezi haline gelen İsviçre’nin, Almanya’nın yanı
sıra diğer Avrupa ülkeleri ve ABD ile yaşadığı sorunlar, ülke içerisinde
de bankacılık sisteminde reform tartışmalarını başlattı. Aşırı sağcı
İsviçre Halk Partisi dışındaki partilerin hemen hepsi, mevcut sistemin
artık sürdürülemeyeceği düşüncesinde. Ulusal Konsey üyesi liberal
siyasetçi Werner Messmer şöyle konuşuyor: “Bizim bakış açımızı
değiştirmemiz yönündeki baskı giderek artıyor. Ülkemiz, vergiden kaçmak
amacıyla parasını buraya yatıran insanlarla zengin olmamalı. Bu bizim
geleceğimiz olamaz.”
İsviçre’deki banka hesaplarında yabancıların yüz milyarlarca euro
mevduatı olduğu sanılıyor, ancak net rakamı kimse bilmiyor. Bunun büyük
bölümünün ise kara para olduğu öne sürülüyor. Sadece Alman
vatandaşlarının İsviçre bankalarında yüz milyar euro tutarında parası
olduğu tahmin ediliyor.
Yeni
sistem talebi
İsviçre
Parlamentosu’nun Ulusal Konsey kanadında Hrıstiyan Demokratların Grup
Başkanı olan Urs Schwaller, ülkenin yeni bir bankacılık sistemine
geçmesi gerektiği görüşünde: “Biz bankacılık merkezi olarak anılmak
istiyoruz, ancak İsviçre denilince yurtdışında akla gelen ilk şey ‘vergi
kaçakçılığının merkezi ve kara para kasalarının sığınağı bir ülke’
olmamalı.”
İsviçre
Parlamentosu'nda Sosyal Demokratların Grup Başkanı Ursula Wyss de
hükümetten yeni bir strateji belirlemelerini talep ediyor: “İsviçre’nin
bir girişime ihtiyacı var. Uluslararası alanda yanlış anlaşılmaya mahal
vermemeli ve şunu söylemeliyiz: Vergi kaçakçığına İsviçre’de yer yok.
Ancak bundan sonra hem finans dünyasının hem de İsviçre ekonomisinin
yeni bir perspektifi olabilir.”
İsviçre’de mali kurumların bir vergi kaçakçılığı şüphesi halinde,
İsviçre bankalarındaki verilere doğrudan ulaşabilme yetkisine sahip
olması, siyasi çevrelerde giderek daha fazla destek buluyor.
Aşırı
sağcı İsviçre Halk Partisi’nin Genel Başkanı Toni Brunner’e göre ise bu
bir saçmalık: “Otomatik bir bilgi değişimi gelecekte söz konusu
olmayacak. Buna karşı savunmaya geçeceğiz. İsviçre’nin banka hesaplarına
ilişkin bilgilerin gizli tutulmasından doğan avantajının kaybedilmemesi
için elimizden geleni yapacağız.”
04/02/2010 DW
Yunanistan'a AB yetkilisi önerisi
Yunanistan'a uygulanan gözetim
mekanizmasını yeterli görmeyen Avrupa Parlamentosu milletvekilleri,
bir AB yetkilisinin Yunan ekonomi yönetiminde yer alması önerisini
dile getirdi.
Katı bir
kemer sıkma programıyla mali krizin üstesinden gelmeye çalışan
Yunanistan, Avrupa Parlamentosu millettekileri tarafından dile getirilen
yeni bir öneri ile karşı karşıya.
Bazı
parlamenterler, üst düzeyde bir Avrupa Birliği yetkilisinin Yunan
ekonomi yönetiminde yer alması gerektiği görüşünde. Avrupa Parlamentosu
Ekonomik ve Mali İşler Komitesi’nin liberal üyesi, Alman parlamenter
Wolf Klinz, şöyle konuştu: “Avrupa Birliği'nden bir yetkilinin
Yunanistan’da olması iyi olur. Tıpkı Uluslararası Para Fonu’nun yaptığı
gibi. Uluslararası Para Fonu destek verdiği ülkelere özel bir
görevlisini gönderiyor ve bu görevli maliye ve ekonomi bakanları ile
birlikte kararlara ortak oluyor. Ancak ben bu kadar aşırıya kaçmıyorum.
Bence Yunan hükümeti planlarını kendisi hazırlamalı, kendisi sunmalı,
zaten yaptı da…Ancak bu programın uygulanmasında ortaya çıkabilecek
sorunları konuşmak ve yola nasıl devam edileceği hakkında görüş almak
için birinin orada olması iyi olur.”
Katı
önlemler
Yunanistan, Gayri Safi Yurtiçi Hasılası'nın 13’üne varan bütçe açığı ve
300 milyar euro dolayındaki kamu borçları nedeniyle yakın tarihin en
büyük mali krizlerinden birini yaşıyor. Yunan ekonomisinin Euro Bölgesi
istikrarını tehlikeye düşürmesinden endişe eden Avrupa Birliği
Komisyonu, sıkı bir kontrol uygulama kararı almış, Yunanistan’ın bütçe
açığını 2012 yılına kadar birlik kriteri olan “GSYİH'nin yüzde 3'ü”
seviyesine çekmesi gerektiğini açıklamıştı. Komisyon, bu hedeflere
ulaşılmadığı takdirde yaptırımlara gidilebileceğini açıklamıştı.
Yunan
hükümeti, sıkı bir kemer sıkma politikasıyla bu hedeflere ulaşmaya
çalışacak. Önlemler arasında kamuda işe alımların durdurulması, memur
maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün ürünlerine, benzine uygulanan
verginin artırılması, sosyal güvenlik reformu ve emeklilik yaşının 67’ye
yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor. Avrupa Birliği'nin “acı
reçetesini” kabul etmek zorunda kalan Yunanistan'ın kemer sıkma
programı, ülke içinde ise büyük tepkiyle karşılandı. Maliye ve gümrük
çalışanları iki günlük iş bırakma eylemi başlatırken, diğer kamu
çalışanları da gelecek Çarşamba günü eylem kararı aldı.
"Egemenlik
hakları tehlikeye girebilir"
Avrupa
Parlamentosu milletvekillerinden, Hrıstiyan Sosyal Birlik Partisi üyesi
Markus Ferber, Yunanistan’ın kısa süre içinde toparlanmaması halinde,
ekonomi yönetiminde egemenlik haklarından yoksun kalabileceğini
belirtti. Ferber, “Tabii ki Yunanistan’a yaptırım uygulayabiliriz.
Avrupa Birliği Komisyonu tarafından alınan kararlara bakılırsa,
Yunanistan’ın maliye ve bütçe yönetimi konularında egemenlik haklarının
bir bölümünü kaybettiği görülür. Eğer önlem alınmazsa, Yunanistan
egemenlik haklarının daha büyük bir bölümünü kaybedecek. Bu somut olarak
şu anlama geliyor: Hangi giderlerin yapılacağına Yunan Maliye Bakanı
değil, Avrupa Birliği Komisyonu yetkilisi karar verecek. Bu çok, çok
büyük bir ceza" ifadelerini kullandı.
Peki, bu
üst düzey AB yetkilisinin somut görevleri nelere olacak? Avrupa
Parlamentosu Ekonomik ve Mali İşler Komitesi’nin liberal üyesi Wolf
Klinz, bu görevleri, “Destek verebilir, Yunan hükümeti için bir müzakere
partneri olabilir, eğer insanların öfkesi çok artarsa günah keçisi
görevi görebilir" sözleriyle açıkladı.
Grevler artıyor
Avrupalı
parlamenterlerden gelen önerinin kabul edilip edilmeyeceği belirsiz.
Yunanistan'ın Sosyal Demokrat Başbakanı Yorgo Papandreu ise uluslararası
piyasaların güvenini kazanabilmek için şimdiden yabancı uzmanlardan
oluşan bir danışma ekibi kurdu. Ekipte, İngiltere Eski Başbakanı Tony
Blair'in danışmanı, Harvard Üniversitesi'nden bir profesör, İsveç eski
sanayi bakanı gibi isimler bulunuyor.
05/02/2010
Yunan ekonomisi AB'ye teslim
Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu
Avrupa Birliği,
Yunanistan’ın yaşadığı mali krize el koydu ve ekonomide ipleri eline
aldı. Borçları 300 milyar euroya yaklaşan, bütçe açığı yüzde 13’lere
varan Yunanistan AB’nin acı reçetesini kabul etmek zorunda kaldı.
Avrupa
Birliği, yakın tarihinin en büyük mali krizini yaşayan Yunanistan’da
ekonominin iplerini eline aldı. AB Komisyonu, Atina’yı kurtaracak
pakete, katı önlemlerin uygulanması koşuluyla destek verdi. Bundan
böyle katı bir kemer sıkma politikası uygulayacak olan Yunanistan,
düzenli aralıklarla Brüksel’e rapor verecek.
İktidara
gelir gelmez büyük bir enkaz devralan Yorgo Papandreu, geçtiğimiz
günlerde yaptığı açıklamada, Yunan halkını, ülkenin ekonomik
bağımsızlığını yeniden kazanabilmesi için mücadele etmeye çağırmış ve
“Ne yazık ki Yunanistan bugün gözetim altında. Ulusal bağımsızlığımızın
önemli bölümünü kaybettiğimiz bir noktaya geldik. Kaderimizle oynayan
uluslararası piyasalarla da karşı karşıyayız. Bundan kurtulmamızın tek
yolu, ülkemizde düzeni yeniden sağlamaktır" şeklinde konuşmuştu.
Sıkı
tasarruf önlemleri
Borçları
300 milyar euroya yaklaşan Yunanistan’ın, bütçe açığı da yüzde 13’lere
dayanmış durumda. AB Komisyonu, yeni önlemler çerçevesinde Atina’nın
bütçe açığını, 2012 yılına kadar yüzde 3’e düşürmesini talep ediyor.
Yunanistan'ın bu hedefe varabilmek için sıkı bir tasarruf programı
uygulaması gerekiyor. Avrupa Birliği Komisyonu'nun talep ettiği kemer
sıkma önlemleri arasında, kamuda işe alımların durdurulması, memur
maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün ürünlerine uygulanan verginin
artırılması, sosyal güvenlik reformu ve emeklilik yaşının 67’ye
yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor.
Avrupa
Birliği Komisyonu’nun ekonomi ve para işlerinden sorumlu üyesi Joaquin
Almunia, "Biz bu ekonomi programının iddialı ve uygulanabilir olduğunu
düşünüyoruz” dedi, ancak programdan herhangi bir sapmaya müsamaha
gösterilmeyeceğinin de şu sözlerle altını çizdi: “Programa bağlı
kalınmadığını, bahsi geçen adımların atılmadığını ya da gecikmeler
olduğunu tespit ettiğimiz her an Yunan hükümetinden yeni önlemler
almasını talep edeceğiz.”
AB'ye
düzenli rapor
Yunan
hükümeti bütçesinde gelir ve gider dengesi konusunda Avrupa Birliği
Komisyonu’na üç aylık dönemler halinde raporlar sunacak. İlk rapor ise
Mart ayı ortasında verilecek.
Atina’nın
önünde tüm tasarruf önlemlerini uygulamaya koymak için dört aylık süresi
bulunuyor. Şayet bu gerçekleşmezse, ülkeyi yeni yaptırımlar bekliyor.
Yunan
vatandaşları ise Avrupa Birliği’nin acı reçetesine tepkili. Ülkede, bu
karara karşı protesto gösterileri düzenlenmesi bekleniyor. Kamu
çalışanlarını temsil eden sendikalar, şimdiden, 10 Şubat’ta 1 günlük iş
bırakma kararı aldı.
04/02/2010
Euro'nun mimarı: Yunan ekonomisi
kurtarılmamalı
Borç yükü
altındaki Yunan ekonomisinin kurtarılmasının gerekip
gerekmediği tartışma konusu
Euro'nun başlıca mimarı kabul edilen Otmar
İssing, Yunanistan'ın mali sistemini kurtarmak için müdahalede
bulunulmaması uyarısı yaptı.
Yunanistan'ın 300 milyar euro'yu (420 milyar dolar) bulan muazzam borç
yükünün etkisiyle, euro'nun istikrarını kaybetmesi endişeleri dile
getiriliyor.
Avrupa
Merkez Bankası'nın kurucu üyelerinden olan İssing, BBC'ye verdiği
mülakatta yıllar yılı kuralları ihlal edip istatistikleri ile oynadığını
belirttiği Yunanistan'ın artık ekonomisinde reform yapmaktan başka
çaresi olmadığını söyledi.
Bu
uyarıyı Avrupa'da ortak para birimine geçişi sağlamış kişilerden birinin
yapması dikkat çekici.
İssing,
aynı zamanda bankanın eski başekonomistlerinden biri olarak para
birimini kullanan 16 ülkede faizlerin nasıl belirlendiğini
şekillendirmede büyük bir rol oynamıştı.
Destek reform çabasını baltalar
Yunanistan'ın euro kullanan ülkeler arasına katılmasının da istatistik
verileri ile oynaması sayesinde mümkün olduğu ve o zamandan bu yana
bütçe açığını kapatmayı başaramadığı kanısı uzun zamandır yaygın.
Dr.
İssing BBC'ye açıklamasında ülkeye mali desteğin 'Yunan ekonomisini
reforma tabi tutmak için gereken çabaları baltalayacağı' uyarısında
bulundu.
İssing,
"Gerekli reformlar kanla, gözyaşıyla yapılacak. Ancak bunlar olmazsa
Yunanistan asla içinde olduğu sıkıntıları aşamaz. Bunlar yıllar yılı
kuralları çiğneyip, rakamlarla oynayıp, kamu ve özel sektörde tüketimi
finanse etmenin sonucu. Yunanistan'ın yön değişikliğine ihtiyacı var.
Bunun için başka bir alternatif bulunmuyor" dedi.
Yunanistan'ın 2001 yılında euro kullanan ülkeler arasına katılmasının
doğru bir karar olup olmadığı sorulduğunda ise, Otmar İssing bu konuda
nihai hüküm vermek için hala erken olduğunu savundu.
Alman
ekonomist, ülkenin istatistiklerine güvenilemeyeceği anlaşıldığında,
"Komisyon gibi Avrupa kurumlarının... Yunanistan'ın rakamlarını daha
dikkatle incelememiş olmasını" ise hata olarak niteledi.
İssing,
kendisinin ve Avrupa Merkez Bankası'nın euro bölgesi içindeki büyük
dengesizliklere dikkat çekmesine rağmen, bazı siyasetçilerin
Yunanistan'ın finans olanakları konusunda fazla iyimser ya da saf
davrandığını söyledi.
Yunanistan bütçe açığını kapatmak amacıyla kamu harcamalarında kesinti
öngören kemer sıkma siyasetinin ayrıntılarını geçen ay Avrupa
Komisyonu'na sunmuştu.
02/02/2010-Lesley Curwen-BBC Ekonomi Muhabiri
ABD'de yeni kriz kapıda
ABD'de
bankaların yeni bir krize yol açabileceği uyarısında bulunuldu.
ABD'de
kısa adı TARP olan, Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı'nın denetçisi
Neil Barofsky hazırladığı raporda, finans sisteminde temel reformlara
gidilmemesi halinde yeni bir krizin daha ortaya çıkacağı tespitinde
bulundu.
Denetçi
devletin bankaları vergilerden elde edilen milyarlarca dolarla
kurtarmasının, bu sektörde yeni bir kriz yaşanması riskini de artırdığı
uyarısında bulundu.
31/01/2010
Vergi kaçıranların listesi satılık
İsviçre'de banka hesabı bulunan 1500 Alman vatandaşına ait hesap
bilgilerini ele geçirenlerin listeyi Alman Maliye Bakanlığı''na 2.5
milyon euroya satmayı teklif ettiği ileri sürüldü.
Sözkonusu
haberler haftasonunda farklı Alman televizyon kanalları ve gazetelerinde
yeraldı. Frankfurter Allgemeine Zeitung, İsviçre'de hesabı bulunan 1500
Alman vatandaşının hesap bilgilerini ele geçiren kişilerin Maliye
Bakanlığı'yla irtibata geçtiğini yazdı. Haberde sözkonusu kişilerin
devletten bilgilerin satışı karşılığında 2.5 milyon euro istediği,
Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble'nin henüz bir karar vermediği ileri
sürüldü.
Federal
Maliye Bakanlığı sözcüsü ise gazeteye verdiği demeçte, konuyla ilgili
açıklama yapmak istemedi. Ancak banka bilgileriyle ilgili malzemeleri
denetleme görevinin Maliye Bakanlığı'nda değil, eyaletlerin ilgili
birimlerinde olduğunu belirtti.
Hangi
bankadan çalındı?
Konuyla
ilgili haber yapan ekonomi gazetesi Handelsblatt ise sözkonusu banka
hesap bilgilerinin İsviçre'nin UBS Bankası'ndan çalındığını ileri sürdü.
Banka bu haberi yalanladı. Sözkonusu kişilerin Alman devletinden 100
milyon euro vergi kaçırdığı iddia ediliyor.
İhbar
Wuppertal'e yapıldı
Süddeutsche Zeitung ise aynı konuyla ilgili haberinde, teklifin önce
Wuppertal'daki vergi dairesine yapıldığı, birimin de Kuzey Ren-Vestfalya
Maliye Bakanı Helmut Linssen'i bilgilendirdiği, Bakan'ın da Federal
Maliye Bakanı Schaeuble'yi aradığı ileri sürüldü.
Hrıstiyan
Sosyal Birlik Partili Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg, Alman
Birinci Televizyon Kanalı'na (ARD verdiği demeçte, hesap bilgilerinin
satışı yönündeki bu tür tekliflerin, mutlaka hukuksal açıdan incelenmesi
gerektiğini, aksi takdirde hukukun hiçe sayılmış olacağını söyledi.
'Schäuble
parayı ödesin' diyenler
Ancak bu
konuda farklı görüşe sahip politikacılar da var. Örneğin hükümet ortağı
Hür Demokrat Parti'den (FDP) aynı zamanda Federal Meclis'in Maliye
Komisyonu Başkanı Volker Wissing, Welt am Sonntag'a verdiği demeçte,
devletten çok yüksek miktarda verginin çalınmasının sözkonusu olduğunu
bu nedenle iddianın mutlaka takipçisi olunması gerektiğini dile getirdi.
Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) Federal Meclis'teki mali konulardan
sorumlu sözcüsü Nicolette Kressl de aynı gazeteye yaptığı açıklamada,
100-200 milyon euronun sözkonusu olduğunu, Maliye Bakanlığı'nın bunun
için 2.5 milyon euroyu gözden çıkarması gerektiğini savundu.
Bu arada
Frankfurter Allgemeine Zeitung, hesap bilgilerini çalan kişilerin,
elindekilerin gerçek olduğunu ispat etmek için beş müşterinin
bilgilerini yetkililere ulaştırdığını yazdı. Habere göre bu kişilerin
artık devlete kendilerini ihbar etme şansları yok. Ancak geriye
kalanların harekete geçip, isimleri ortaya çıkmadan devlete ihbarda
bulunmaları halinde, kaçırdıkları vergiyi ödeyerek cezadan kurtulmaları
mümkün.
31/01/2010 DW
Bankalara Davos baskısı
İsviçre’nin Davos kasabasında siyaset ve iş dünyasından önde gelen 2
bin 500 temsilcinin katıldığı Dünya Ekonomik Forumu toplantıları
sona erdi.
ABD
Başkanı Barack Obama’nın özellikle büyük yatırım bankalarına ticari
kısıtlamalar öngören planları bankacılık sektörü üzerindeki baskıyı
artırdı. Bu baskı, Davos’ta sona eren Dünya Ekonomik Forumu
toplantılarında da hissedildi. Aralarında Deutsche Bank Yönetim Kurulu
Başkanı Joseph Ackermann’ın da bulunduğu çok sayıda bankacı, sektöre çok
sıkı düzenlemeler getirilmemesi için kulislerde mücadele verdi.
Ackermann, "Sürekli yeni düzenlemeler, yeni vergiler, yeni öneriler
getirilmesinin çok akılcı olduğuna inanmıyoruz. Bu, güvensizliği artırır
ve mali sektörün istikrara kavuşmasını engeller” dedi.
Obama'nın planı
ABD
Başkanı Barack Obama geçtiğimiz hafta bankacılık sektörüne, özellikle de
büyük yatırım bankalarına ticari faaliyetlerinde kısıtlama getirilmesini
öngören planını açıklamıştı. Plan, büyük yatırım bankalarının
parçalanmasını, mevduat ve yatırım bankalarının birbirinden ayrılmasını,
kâr amaçlı riskli ticari faaliyetlerin yasaklanmasını öngörüyordu. Bu
planların yasalaşmasından endişelenen bankacılık sektörü ise Davos’ta
yoğun lobicilik faaliyeti yürüttü. Yasa zoruyla parçalanmaktan korkan
bazı bankacılar, alışılmadık tavizlerde bulunmaya hazır oldukları
sinyalini verdi. Deutsche Bank Yönetim Kurulu başkanı Joseph Ackermann
şunları söyledi:
“Bankacılar ve siyasiler olarak, ulusal ya da Avrupa düzlemindeki
bankalar için bir garanti fonu oluşturulması konusunda hemfikiriz.
Yönetici maaşları konusunda yeniden görüşmeye de hazırız. Yapısal
değişiklikleri çoktan yaptık. Ancak (maaşların) azami sınırı konusunda
da sektör içinde çalışacağız.”
Görüş
ayrılıkları var
Ancak
bankacıların kendi aralarında görüş ayrılıkları var. Bazı büyük Amerikan
yatırım bankaları, olanaklarının kısıtlanmasına yönelik her tür girişime
karşı tüm olanaklarıyla mücadele edecekleri sinyalini verirken,
Avrupa’dan bazı bankalar direnişi çoktan bırakmış durumda. Aynı zamanda
Uluslararası Bankalar Birliği Başkanı olan Ackermann, meslektaşlarını
birliğe çağırarak, toplumdaki hassasiyetlerin arttığına dikkat çekti ve
“Durumu yatıştırmak için biz kendimiz gerekli adımları atmalıyız. Yoksa
devlet müdahale ettiğinde kimse şaşırmasın” diye konuştu.
Hükümetlerin tavrı
Hükümetler de kendi aralarında fikir birliği sağlayabilmiş değiller.
Bankacılık sektörüne dair yasal düzenlemelerde dünya çapında kurallar
konması gerekiyor mu, ya da her devletin kendi başına birşeyler yapması
yeterli olur mu gibi sorular, Davos’ta hararetli bir şekilde tartışıldı.
Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph Stieglitz, "Evet, küresel bir anlaşma
olması daha iyi diyebiliriz. Ama benim asıl endişem şu: O zaman
Amerikalılar çıkıp önce Avrupalılar başlasın diyecek. Avrupalılar da
topu Amerikalılara atacak. Bankacılar bunu severler. Çünkü asla
uzlaşılamayacağını, dolayısıyla yeni düzenlemelere gidilemeyeceğini
bilirler. Bu nedenle işe ulusal düzlemde başlamalıyız. Her devlet,
vatandaşını ve ekonomisini korumaktan sorumludur” dedi.
Bankacılık sektörünün yanı sıra ekonominin genel yapısı da Davos’ta
mercek altına alındı. ABD Başkanı Obama’nın katılmadığı Davos
toplantısında gözler Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye çevrildi.
Sarkozy, ekonomi sistemine ahlâk kavramının yeniden hakim olması
gerektiğini vurgulayarak, "Konu, kapitalizmi lağvetmek değil. Ancak ne
tür bir kapitalizm istediğimize karar vermemiz gerek. Şu an kapitalizmde
bir sapkınlık yaşanıyor. Kapitalizm değerler üzerine kuruludur. Finans
kapitalizmi ise, kapitalizmin değerlerini ayaklar altına alan bir
sapkınlıktır” diye konuştu.
Sarkozy’nin sözleri salonda bulunan üst düzey bankacılardan coşkulu
alkış alamadı. Ancak ‘herşey nasıl geldiyse öyle devam eder’ düzenine
toplumun tahammülünün kalmadığı mesajı da Davos’ta iyice anlaşılmış
oldu.
31/01/2010
Meksika ekonomisine kriz darbesi
Meksika ekonomisinin
2009'da yüzde 6,8 küçüldüğü açıklandı.
Veriler,
30 yılın en kötü gayri safi yurt içi hâsılasının (GSYİH) elde edildiğini
ortaya koyuyor.
Meksika,
1995'teki krizde de yüzde 6,2 daralmıştı. Meksika Hazine Bakanlığının
açıklamasına göre, geçen yılın son çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre
yüzde 1,2 büyüyen ülke ekonomisi, üçüncü çeyrekte yüzde 2,9 büyüme
kaydetti.
Meksika,
2010'da GSYİH'nın yüzde 3 artmasını bekliyor.
30/01/2010
Japonya da borç
çıkmazında
Japonya'nın birikmiş
kamu borçları gayrı safi yurtiçi hasılanın yüzde 200'ünü buluyor.
Bütçe vergi gelirleriyle oluşturulmak yerine, alınan ek borçlanmayla
finanse ediliyor. Halkın üzerindeki yük giderek ağırlaşıyor.
Japonya'da sadece yüzde 5 oranında
katma değer vergisi uygulanıyor. Bu oran birçok ülkeyle
kıyaslandığında oldukça düşük bir seviyede. Ancak Yukio Hatoyama
başkanlığındaki Japon hükümeti vergileri yükseltmek yerine, seçim
kampanyaları sırasında verdiği sözleri gerçekleştirmek için bütçe
harcamalarını azaltmayı planlıyor. Öte yandan yaşanan küresel mali
kriz Japon hükümetinin planlarını iyiden iyiye zora soktu. Zira
bütçe tahminlerine göre Nisan ayında başlayan mali yılda Japonya,
geçtiğimiz yıla oranla yüzde 33 daha fazla borçlanacak ve
tahvillerin değeri ile vergi gelirleri arasındaki açık da yaklaşık
55 milyar euronun üzerine çıkacak.
Sürekli aynı döngü
Başkent Tokyo'da bulunan Mizuho
Araştırma Enstitüsü'nden Masaaki Suzuki, dramatik borçlanma
trendinin devletin Japon ekonomisini düzeltmek için yaptığı yatırım
programları nedeniyle 1990'larda başladığını, ancak deflasyon
döngüsünün bir türlü kırılamadığını anlatıyor. Zira Masaaki
Suzuki'ye göre faizlerin düşük olması nedeniyle yeni borçların
altına imza atmak gayet kolay.
Masaaki Suzuki şöyle konuşuyor:
"Milenyumun ardından Koizumi yönetimindeki hükümetin kamu inşaatı
projelerine yaptığı yatırımlar bir miktar azaldı. Ancak bu durumun
yüksek kamu borçlanmasına olumlu yönde çok büyük bir etkisi olmadı.
Bunun nedeni Japon toplumunun yaş ortalamasının giderek artması
sonucu sosyal giderlerin yükselmesi."
Kredi notu düşebilir
Buna karşılık Japonya'daki doğum oranı
çok düşük ve ülke henüz sınırlı da olsa göçmen kabul etmeye hazır
değil. Bu yüzden sosyal harcamaların devlet bütçesine getirdiği
açığın ileride daha da derinleşmesinden endişe ediliyor.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor's
hükümetin bütçe açığını kapatmak için gerekli önlemleri almaması
halinde Japonya'nın kredi notunu düşüreceğini açıkladı.
Ancak Masaaki Suzuki, Japonya'daki
borçlanmanın diğer ülkelerde yaşanandan çok farklı olduğuna dikkat
çekiyor: "Japonya'daki kamu borçlanmasının diğer sanayi
ülkelerindeki borçlanmalardan en büyük farkı, devlet tahvillerinin
yüzde 95'inin yerli yatırımcılar tarafından alınmış olması. Bu şu
anlama geliyor: Evet, Japonya'nın büyük bir borç altında olduğu
kuşku götürmez bir gerçek, ancak toplumun ülkenin hizmetine sunacak
yeteri kadar finansman gücü var. Yani kısacası burada bir çeşit dışa
kapalı sirkülasyon mevcut."
Buna rağmen Masaaki Suzuki'ye göre
Japonya'nın, saplandığı borç çıkmazından kurtulmak için, katma değer
vergisini yükseltmekten başka çaresi bulunmuyor.