Son Güncelleme:01/09/11

Ekonomi Haberleri-19

Ülkeler

KURLAR

Otomobil Haberleri

Dünyanın en zenginleri

Ekonomik Yorumlar

Önceki Sayfalar

Libananco'da Cem Uzan da dinlendi

  Cem Uzan

Cem Uzan

Uzanların, Türkiye aleyhine açtığı tazminat davasında Cem Uzan da dinlendi. Tahkim Heyeti, davanın esastan görüşülüp görüşülmeyeceğine karar verecek.

PARİS - Uzanların Türkiye'den tazminat talebiyle açtığı ‘Libananco’ davası tahkim sürecinde Cem Uzan dinlendi.

Paris'teki Dünya Bankası binasında görülen duruşmanın son gününde, Cem Uzan yaklaşık 3 saat ifade verdi. Uzan binadan ayrılışında gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.

Duruşmanın ilk iki günü de 6,5 yıldır kırmızı bültenle aranan Hakan Uzan'ı dinleyen Uluslararası Tahkim Heyeti, davanın esastan görüşülüp görüşülmeyeceğine karar verecek.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Enerji İşleri Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Çetin, konuyla ilgili yaptığı açıklamda, üç gün süren yoğun duruşmaların sona erdiğini söyledi.

Duruşmalarda, davacının 3 tanığının çapraz sorguya alındığını belirten Çetin, hakim heyetinin durumu değerlendireceğini söyledi. Çetin, yargı süreci devam ettiği için bu konuda daha fazla yorum yapmak istemediğini sözlerine ekledi.

Uzanlar, Kıbrıs Rum Kesimi merkezli Libananco şirketinin, Enerji Bakanlığı’nın imtiyaz sözleşmelerini iptal ettiği ÇEAŞ ve Kepez elektriğin yüzde 60 hissesine sahip olduğunu savunuyor ve sözleşme iptalinden doğan zararın karşılanmasını talep ediyor. Türkiye ise, Libananco'nun tabela şirket olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

25/03/2010 ntvmsnbc

Bakan Çağlayan: İlk gelen ilk alır

Devlet Bakanı-Zafer Çağlayan  

Devlet Bakanı-Zafer Çağlayan

Türkiye'de on yıl içinde 120 milyar dolarlık enerji yatırımı yapılacağını açıklayan Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Londra'da İngiliz firmalarına, "İlk gelen ilk alır, acele edin" diye seslendi.

Londra'da yapılan İngiltere-Türkiye Ortak Ticaret ve Ekonomik Komitesi (JETCO) toplantısının ardından iki ülke arasında ticari ilişkilerin güçlendirilmesi ve ticari engellerin kaldırılmasına ilişkin anlaşma imzalandı.

Çağlayan imza töreninde yaptığı konuşmada, Türkiye ile İngiltere arasındaki mevcut ticaret hacminin gerçek rakamları yansıtmadığını belirtti ve bunun 20-30 milyar dolar seviyesine kadar çıkartılması için altyapının mevcut olduğunu söyledi.

Anlaşmaya Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte imza koyan İngiltere Ticaret, Yatırım ve Küçük İşletmelerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Lord Davies ise, Türkiye'nin İngiltere için kilit önemde bir ticaret ortağı olduğunu dile getirdi.

Dünyanın en büyük 15'inci ekonomisi olan Türkiye'nin 72 milyonluk nüfusunun yarısının 25 yaşın altında olduğuna dikkat çeken Davies, bu durumun İngiliz şirketlerine moda ve dijital teknoloji başta olmak üzere bir dizi sektörde büyük fırsatlar sunduğunu belirtti.

İngiltere ile Türkiye arasındaki ticaret 2009'da 6 milyar sterlin seviyesindeydi.

Vodafone, HSBC, Shell, BP ve Tesco gibi İngiltere'nin en büyük şirketleri Türkiye'de de faaliyet gösteriyor.

Tesco'dan Türk ürünleri atılımı

İngiltere'nin en büyük süpermarket zinciri olan ve Türkiye'de de faaliyet gösteren Tesco, tüm dünyadaki süpermarketlerinde yer vereceği Türk ürünlerinin hacmini arttırmaya karar verdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Çağlayan'ın Londra temaslarının ardından açıklama yapan Tesco, Türkiye'den getirdikleri malların hacminin 120 milyon sterline çıkacağını belirtti.

Tesco İngiltere, İrlanda Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Slovakya ve Güney Kore'de süpermarketlerinde halen Türk ürünlerine de yer veriyor.

Bu ürünler şirketin İstanbul'daki uluslararası tedarik birimi tarafından Türkiye dışına ihraç ediliyor.

Yeni ihraç edilecek ürünler arasında ise, televizyon, cam ürünleri ve kadın giyimi yer alıyor.

18/03/2010

K. Kore'de maliye sorumlusu idam edildi

Kuzey Kore'de 1 Ocak'ta yürürlüğe giren ve ayaklanmalara yol açan "para reformunun mimarı" idam edildi.

Güney Kore medyasına göre, maliye ve planlamadan sorumlu Komünist Partisi yetkilisi Pak Nam-ki hakkında verilen idam kararı geçen hafta başkent Pyongyang'taki bir askeri kışlada infaz edildi.

Pak, şubat başında Devlet Başkanı Kim Jong-il tarafından görevden alınmıştı.

18/03/2010

Çin ihracatında yüzde 46'lık artış

 

Rakamlar, Çin ekonomisin rayına oturmaya başladığına işaret ediyor.

Çin'in ihracatının şubat ayında bir önceki yılın aynı dönemiyle karşılaştırıldığında yüzde 46 arttığı açıklandı.

Bu veri, küresel ticaretin güçlenmekte olduğu yolunda önemli bir işaret olarak görülüyor.

Uzmanların beklentisi, Çin'deki ihracatın yüzde 35 ila 40 arasında bir artış göstermesiydi.

İhracatın artmasının Çin açısından bir diğer anlamı da, Pekin yönetimi üzerinde para birimi yuanın değerini arttırması baskısının yoğunlaşması olacak.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Çin'in para biriminin değerinin düşük olmasının uluslararası ticarette rekabet sorunları yarattığından şikayetçi.

Öte yandan Çin'de ithaların da geçen ay yüzde 44 civarında arttığı bildiriliyor.

İthalat artışında özellikle hükümetin ekonomiyi canlandırmak için attığı harcamaya teşvik eden adımların etkili olduğu düşünülüyor.

İthalat artışının en önemli etkisi ise, Çin'in ticaret fazlasının son bir yılın en düşük düzeyi olan 7.6 milyar dolar seviyesine şubatta ulaşması anlamına geliyor.

Pekin yönetimi yuanı ihracatçılarına yardımcı olabilmek için Amerikan doları karşısında 18 aydır aynı seviyede tutuyor.

Amerikan yönetimi ise, Çin hükümetinin bu politikasının haksız rekabet yarattığını belirterek, ''yuanın gerçek piyasa değerinden işlem görmesi için dalgalanmaya bırakılması'' çağrısında bulunuyor.

Çin Merkez Bankası Başkası Zhou Xiaochuan ise, küresel ekonomik görünüm henüz net olmadığı için döviz kurları üzerindeki kontrol politikasını yumuşatma konusunda çok ihtiyatlı olduklarını söyledi.

10/03/2010

Türkiye-IMF görüşmelerine ara verildi

Türkiye ile Uluslararası Para Fonu (IMF) arasında yeni bir stand-by anlaşması için bir yılı aşkın süredir devam eden görüşmelere Mayıs ayına kadar ara verildi.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, normalde bir ülke zor duruma düştüğünde IMF anlaşması yapıldığını ancak Türkiye için böyle acil bir durumun bulunmadığını kaydetti.

Babacan, “Türkiye ekonomisi çok şükür bu dönemde kendi politikalarımızla güçlü bir şekilde devam edebildiğini ortaya koymuş durumda.

Bunu herkes artık teyit ediyor” ifadelerini kullandı.

10/03/2010

İzlanda'dan borç ödemeye ret

 

İzlanda Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson

İzlanda Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson

İzlandalılar hafta sonu sandık başına gitti

İzlandalılar hafta sonu sandık başına gitti-08/03/2010

İzlanda halkı, IceSave bankasının İngiliz ve Hollandalı mudilere olan yaklaşık
4 milyar euroluk borcunun devlet tarafından ödenmesi teklifini referandumda reddetti.
Oy kullananların yüzde 93'ten fazlası "hayır" dedi.

İzlanda halkı, hafta sonunda yapılan referandumla, batık İzlanda bankası IceSave’in Hollandalı ve İngiliz mevduat sahiplerine olan 3 milyar 900 milyon euroluk borcunun devlet tarafından ödenmesi planına “hayır” dedi.

İzlandalı seçmenlerin yüzde 60’ının katıldığı referandumda yasaya “hayır” diyenlerin oranı yüzde 93,5 oldu. "Evet" oyu kullananların sayısı ise yüzde 2'nin altında kaldı.

İzlanda Devlet Başkanı Olafur Ragnar Grimsson, referandum sonuçlarını savunarak demokrasi ile mali piyasalar arasında yapılacak bir seçimde tercihini demokrasiden yana kullanacağını söyledi. Grimsson, İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un inisiyatif alarak tarafların tümü tarafından kabul görecek bir çözüm önermesi gerektiğini kaydetti.

"Sonuç sürpriz değil"

Referandum sonucunun şaşırtıcı olmadığını belirten İzlanda Başbakanı Johanna Sigurdardottir ise İngiltere ve Hollanda ile müşterek bir çözümde buluşmak üzere müzakerelerin süreceğini belirtti.

Sigurdardottir, “Bu sürpriz bir sonuç değil aslında. İnsanların memnuniyetsiz olmak için bir nedeni var. Bu yasanın geçerlilik kazanmayacağı en baştan belliydi. Şu anda görevimiz, İngiltere ve Hollanda ile görüşmeleri bir sonuca ulaştırmak” diye konuştu.

İngiltere ve Hollanda hükümetleri İzlanda bankası IceSave’in batması üzerine yaklaşık 300 bin dolayındaki mevduat sahibinin maddi kayıplarını telafi etmiş, ancak söz konusu zararın İzlanda devleti tarafından tazmin edilmesini istemişti. Her üç ülke arasında yapılan borçların geri ödenmesine yönelik çerçeve anlaşmada, İzlanda’nın 2024 yılına kadar yüzde 5,5 faizle 3 milyar 900 milyon tutarındaki borçları geri ödemesi kararlaştırılmıştı.

Bu meblağ, 300 bin nüfuslu İzlanda’nın yıllık milli gelirinin üçte birine tekabül ediyor. İzlanda’daki her vergi mükellefini, sekiz yıl boyunca aylık 100 euro borç yükü altına sokacak bu plan, İzlanda halkının büyük tepkisiyle karşılaşmıştı.

Referandum sonucuna ilişkin açıklama yapan İzlanda Maliye Bakanı Steingrimur Sigfusson, "Evet diyenlerin de olması beni şaşırttı. Sonucu kabul etmek orundayız, konu şimdi yeni bir yöne girdi. Bu nedenle müzakereleri sürdürmememiz gerekli” dedi.

İzlanda'da protesto gösterileri de düzenlenmişti  

Sigfusson soruna acilen çözüm bulunması gerektiğine şu sözlerle dikkat çekti: “Referandumun sonucu çok açık bir mesaj. Şimdi, başarılı bir sonuca nasıl ulaşabiliriz, onu düşüneceğiz. Zira üç ülkenin bir araya gelip, müşterek olarak, herkes tarafından kabul edilebilir bir çözüm bulması gerekiyor. Bunu yapmak zorundayız, referandum sonucu da bu konuda bir değişiklik yaratmaz.”

İngiltere ve Hollanda özenli

Muhatap ülkeler İngiltere ve Hollanda referandum sonucundan memnun olmasa da açıklamalarında özenli bir dil kullandı. 

İngiltere Maliye Bakanı Alistair Darling ödeme planına ilişkin müzakerelerin süreceğini, İzlanda'nın Avrupa’dan dışlanmasının İngiltere’nin menfaatine olmadığını belirterek “Biz, İzlanda’nın Avrupa’nın bir parçası olmasını istiyoruz” şeklinde konuştu. İzlanda halkının ödeme planına "hayır" demesinin, halihazırda zorda bulunan ülke ekonomisini daha da sıkıntılı bir sürece sokabileceği belirtiliyor.

Küresel krizle ekonomide yıkım yaşayan ve çözümü AB üyeliğinde gören İzlanda’nın adaylık başvurusu geçtiğimiz ay AB Komisyonu'ndan yeşil ışık almıştı. Ancak İzlanda'nın üyelik sürecinde hızlı bir şekilde ilerlemesi, 4 milyar euroluk borç konusunda AB üyeleri İngiltere ve Hollanda ile uzlaşmasına bağlı.

İzlanda'da batık banka referandumu

 

İzlanda'da, ekonomik krizde batan internet bankasının İngiliz ve Hollandalı mudilerine 3,9 milyar euroluk mevduatlarının geri ödenip ödenmemesiyle ilgili referandum için oy verme işlemi başladı.

İzlanda'da bağımsızlığın kazanıldığı 1944'ten bu yana ilk kez bir halk oylaması düzenleniyor. 230 bin kayıtlı seçmenin çağrılı olduğu oylamadan hayır çıkması bekleniyor. Son kamuoyu yoklamaları, hayır oylarının oranının yüzde 74'ü bulacağını gösteriyor.

Başkentte büyük gösteri

Referandumla eş zamanlı olarak İngiliz ve Hollanda hükümetleriyle varılan geri ödeme anlaşmasını protesto amacıyla başkent Reykjavik'te gösteriler düzenleniyor. Parlamento binası yapılacak mitinge geniş katılım bekleniyor.

İzlanda hükümeti, 2008'de yılında batan IceSave'in İngiliz ve Hollandalı mudilerine 3,9 milyar ödenmesi için anlaşmaya varmıştı. Referandumda söz konusu anlaşma halk oylamasına sunuluyor.

Oylamadan “hayır" çıkması halinde, İzlanda hükümetinin, İngiltere ve Hollanda hükümetleriyle yeniden masaya oturması gerekecek.

Krize karşı AB üyeliğine yöneldi

Küresel mali krizden ağır şekilde etkilenen ada ülkesi İzlanda çareyi 2009 yazında AB üyeliğine başvurmakta bulmuştu.

AB Komisyonu, İzlanda'nın başvurusundan 7 ay sonra, ülkenin katılım müzakerelerine hazır olduğu yönünde görüş bildirmişti.

İzlanda'nın başvurusuyla ilgili değerlendirme raporunu tamamlayan AB Komisyonu, ülkenin "birçok alanda üyelik yükümlülüklerini üstlenmeye hazır olduğu" sonucuna varmıştı.

06/03/2010 DW

BBC küçülme kararı aldı

BBC Genel Müdürü Mark Thompson, kurumun faaliyet alanını daraltarak
bazı yayınlarda kesintiye gideceklerini açıkladı.

 

Thompson, BBC

Thompson, BBC'nin internet sayfalarının yarı yarıya azaltılacağını söyledi

Thompson üç milyar sterlini aşan yıllık gelirini İngiltere'deki her hanehalkının ödediği televizyon ruhsat bedeliyle sağlayan BBC'nin, bu kesintiler sayesinde sağlayacağı yılda 600 milyon sterlinlik tasarrufu kaliteli program yapımına aktarabileceğini söyledi.

Seçim sürecine girilen İngiltere'de bir kamu kuruluşu olan BBC bir süredir özellikle ticari medya piyasasında ''çok büyük olduğu ve özel mülkiyete ait yayın kuruluşlarının gelirlerine darbe vurduğu'' eleştirilerine hedef oluyordu.

Şikayetçi grupların başında ise medya devi Rupert Murdoch'a bağlı gazete ve televizyonlar var.

BBC'nin internet sitesinin sağladığı ücretsiz, zengin içeriğin sektörde faaliyet gösteren diğer yayın kuruluşlarının rekabet edebilirliğini zayıflattığı savunuluyor.

BBC'nin küçülmesi yönündeki bir baskı da, resmen olmasa da dolaylı olarak siyasetten, özellikle de BBC'nin yeniden yapılandırılması gerektiğini savunan muhafazakarlardan geliyor.

BBC Genel Müdürü Mark Thompson'un bugün açıkladığı yeni strateji BBC'nin iç yayınlarını etkileyecek.

Bu planlarda iki radyo istasyonunun kapatılması ve BBC'nin internet faaliyetlerinin 2013 yılına kadar yarı yarıya azaltılması hedefleniyor.

Kapatılacak olan radyolardan birincisi İngiltere'deki Asya kökenli dinleyicilere hitap eden dijital bir kanal, diğeri ise Radio 6 adlı müzik kanalı.

 

Thompson ayrıca ticari rakiplerinin yakınmalarının odağında yer alan internet sitesinin bütçesinde yüzde 25 kesintiye gideceklerini söyledi.

Bu da sitenin şu andaki içeriğinin yarı yarıya azalması, başka bir ifadeyle halen aktif durumdaki sayfalarının yarısının kapatılması anlamına gelecek.

Thompson, medya dünyasının hızla değiştiğini ve BBC'nin de kamu hizmeti görevini ve editoryal değerlerini daha tutarlı ve açık bir şekilde ifade etmesi gerektiğini belirterek, ''Ayrıca ticari medyanın karşı karşıya kaldığı zorlukları da kabul etmemiz gerek. BBC'yi hedef alan saldırıların bazıları yıkıcı ve temelsiz olmakla birlikte, bir kısmı da bizim yaptıklarımız ve gelecekteki kamu hizmetimiz ve ticari hedeflerimize ilişkin meşru kaygıları temsil etmekte'' diye konuştu.

BBC'nin ürünlerini dünya çapında pazarlayan Worldwide'ın da bir değişim sürecinden geçmesi, daha uluslararası odaklı bir strateji izlemesi bekleniyor.

BBC müzik
 

Sendikalardan grev uyarısı

BBC'de örgütlü sendikalardan Bectu, BBC yönetiminin bu kararının 600 çalışanın işini kaybetmesi anlamına geleceğini duyurdu.

Sendikanın Genel Sekreteri Gerry Morrisey, bu kesinti kararının tümüyle gereksiz ve tamamen siyasi kaygılarla alındığını söyledi.

BBC'nin rakipleri tarafından seçim öncesi iklimde baskı altına alındığını belirten Morrisey, ''BBC'nin genel seçimler öncesinde de, hizmetlerini ve çalışanlarını kurban etmesi kabul edilemez'' dedi.

Yine BBC'de örgütlü sendikalardan NUJ'in Genel Sekreteri Jeremy Dear, ''Kamuoyu baskısı BBC'nin medya baronlarının hayati önemdeki bir ulusal hizmeti parçalamaya başlamasına izin vermek yerine izleyici ve dinleyicilerini ön plana almasına yardımcı olabilir'' dedi.

Jeremy Dear da, planların ticari ve siyasi çıkar gruplarını tatmin etme girişimi olduğunu kaydederek, ''Büyük emek sarfeden çalışanların siyasi bir futbol topuna dönüştürülmesine izin vermeyecek, zorunlu işten çıkarmalara karşı mücadele edeceğiz'' diye konuştu.

Grev seçeneğinin gündemde olduğunu kaydeden sendika liderleri çarşamba günü BBC Genel Müdürü Thompson'la biraraya gelecek.

02/03/2010 BBC Türkçe

Almanya'da Zanaatkârlar azaldı.

 

Geçen yıl 20 bin zanaatkar pozisyonu açıkta kaldı.

Zanaatkârlık, Alman ekonomisinin temel direklerinden biri. Ancak, krizin etkisiyle daralan finansman, eleman açığı ve rekabetin gün geçtikçe sertleşmesi gibi sorunlar özellikle küçük ölçekli işletmeleri tehdit ediyor.

Zanaatkârlık, hayatın hemen her alanını ilgilendiren bir iş alanı. Örneğin Almanya’da şu anda zanaatkârların sipariş aldığı internet sitelerinde, “iki odaya duvar kâğıdı yapıştırılması, boya badana, sekiz metre uzunluğundaki bir terasın üzerine ahşap pergole yapılması, evdeki elektrik tesisatının yenilenmesi” gibi iş ilanları göze çarpıyor. Bu sitelerdeki ilanları değerlendiren firmaların her biri kendi teklifini hazırlıyor, en ucuz teklifi veren firma işi alıyor. Alman Zanaatkârlar Birliği Genel Sekreteri Holger Schwannecke, asgari fiyat prensibinin yeni bir şey olmadığını belirtirken, fiyattaki bu sert rekabetin firmaları yeni iş almaktan alıkoyacak düzeye geldiğini şu sözlerle belirtiyor: “Bazı firmalardan somut şikâyetler var, ben bir işi alabilirim ama müşteri bana ‘işi ancak teklifin yüzde yirmi beş altında kalırsan’ veririm diyor. Doğal olarak firmalar ‘bu işi almaya değer mi, bu benim için işçilerimi elimde tutmamı sağlayacak bir imkân mı, ya da hayır demeye gücüm var mı?’ diye düşünüyor. Bu noktada, buna gücüm yetmez diyen çok firma olduğuna eminim.”

4 milyon 800 bin kişiye iş

Kuaför, elektrikçi, sarraf ya da tesisatçı, Almanya'da küçük ve orta ölçekli bir milyondan fazla zanaatkârlık işletmesi faaliyet gösteriyor. Bu işletmeler toplam 4 milyon 800 bin kişiyi istihdam ediyor. Çalışanların üçte biri ise bir süre sonra usta unvanı alıyor. Alman Zanaatkârlar Birliği Genel Sekreteri Holger Schwannecke, zanaatkârlığın çok geniş bir alana yayılmasının, iş kolunun krizden etkilenme derecesini de değiştirdiğini belirtiyor. Schwannecke şöyle konuşuyor: “İşletmelerin durumu birbirinden çok farklı, bunu açıkça söylemek lazım. İhracata bağımlı, sanayiye yakın işletmeler krizden büyük zarar gördü, hem sipariş hem de ciro bazında etkilendi. Diğer alanlarda faaliyet gösteren işletmelerse hükümetin teşvik programından faydalanıyor.”

Kredilerde azalma

Federal hükümet, küresel ekonomik krizin derinleşmesinin ardından Almanya'da toplam 80 milyar euro tutarında iki konjonktürü teşvik programı yürürlüğe koymuştu. Bu mali kaynağın önemli bir bölümü altyapı, yol çalışmaları ile enerji verimliliği ve iklimin korunması gibi alanlara aktarıldı. Teşvikten özellikle inşaat alanında faaliyet gösteren işletmeler yarar sağladı. Holger Schwannecke, işletmelerin krizden büyük zarar görmemiş olsalar da kısa dönemli finansmanda zorluk yaşadığına dikkat çekiyor ve “Durumun ne kadar sıkıntılı olduğunu kısa vadeli krediler gösterecek. Biz, geçen yıla göre kısa vadeli kredilerde yüzde 7 ila 8 arasında bir azalma olduğunu tespit ettik, bu oldukça yüksek bir oran" diyor.

Yeni nesil yetişmiyor

Zanaatkârlık işletmelerinin tek sıkıntısı finansman da değil, zira son yıllarda eleman açığı da giderek büyüyor. Örneğin geçen yıl 20 bin pozisyon açıkta kalmıştı. Alman Zanaatkârlar Birliği Genel Sekreteri Holger Schwannecke, bunun farklı nedenleri olduğunu belirtiyor: “Bunun demografik nedenleri olduğu gibi, bireylerin yer değiştirmeye istekli olmaması, yeni yetişenlerin bazılarının yetenekli olmaması ile de ilgisi var. Oysa bu, branşın geleceğini ilgilendiren çok önemli bir konu.”

03/03/2010

Lufthansa pilotlarının grevi kısa sürdü

Frankfurt İş Mahkemesi Başkanı Silke Kohlschitter  

Frankfurt İş Mahkemesi Başkanı Silke Kohlschitter

 

Cockpit Birliği temsilcilerinden Jörg Cebulla
ve Winfried Streicher

Pilotlar yeniden uçmaya başlayacak

Havayolu trafiğinde büyük bir kaos yaşanmadı

Daha fazla iş güvencesi ve maaşlarına zam isteyen Lufthansa pilotlarının grevi Frankfurt İş Mahkemesi’nde sağlanan uzlaşma sonucu sona erdi. Pilotların perşembe gününe kadar grev yapacağı tahmin ediliyordu.

Avrupa'nın en büyük havayolu şirketlerinden Lufthansa'da pilotların 4 günlük grev kararı Frankfurt İş Mahkemesi'nde sağlanan uzlaşma sonucu askıya alındı. Pazartesi gece yarısı greve başlayan pilotlar, salı gününden itibaren yeniden uçuşlarda görev alacak.

Grevin sona erdirilmesi kararı Frankfurt İş Mahkemesi'nde şirket ve pilotların sendikası Cocpit Birliği arasında sağlanan uzlaşma sonucu alındı. Mahkemede alınan karar uyarınca sendika, pilotlara 8 Mart'a kadar grev çağrısı yapamayacak.

Lufthansa'nın başvurusu üzerine konuyu görüşen ve grev kararının sona erdirilmesi kararını alan Frankfurt İş Mahkemesi'nde taraflar, ön koşulsuz olarak yeniden müzakere masasına oturmayı kabul etti. Bu durumda sendika ve Lufthansa yeniden pazarlıklara başlayacak.

Sendika ne istiyor?

Lufthansa'da çalışan yaklaşık 4 bin 500 pilotu temsil eden Cocpit Birliği ile yönetim arasındaki anlaşmazlık geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana sürüyor. Maaşlarına yüzde 6,4 zam isteyen pilotlar, ayrıca iş güvencesi ve faaliyetlerin alt yüklenici firmalara kaydırılması uygulamalarına son verilmesini talep ediyor.

Lufthansa yönetimi ise Pazar günü yeni bir öneri gündeme getirdi. Pilotlar sendikası ile yeniden müzakereleri başlatmak isteyen yönetim, yaklaşık 4 bin pilota 2 yıllık iş güvencesi sunmaya hazır olduğunu duyurdu.

Lufthansa'daki anlaşmazlık Alman hükümetini ve ekonomi çevrelerini endişelendiriyordu. Federal Ulaştırma Bakanı Peter Ramsauer, pilotlara bir kez daha çağrıda bulunarak, Lufthansa yönetimi ile uzlaşma sağlanması için bizzat arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu duyurmuştu.

Kaos yaşanmadı

Beklenenden kısa süren grev, havayolu trafiğinde beklendiği gibi büyük bir kaosa neden olmadı. Bunda grevin geçen hafta duyurulmasının etkisi oldu. Birçok yolcu ya uçuş tarihlerini erteledi ya da Almanya’nın en büyük ikinci havayolu şirketi AirBerlin gibi başka alternatiflere yöneldi.

İç hat yolcuları ise Alman demiryollarıyla seyahat etmeyi tercih etti. Yoğunluğun demiryollarına kayacağı tahmin ediliyordu ve bu nedenle de ek seferler konularak demiryollarında da gerekli önlemler alınmıştı. Ayrıca Lufthansa da yolcuları için ek önlemler aldı.

22/02/2010 dw

Çin ve Japonya'nın ikincilik yarışı

Japonya, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ünvanını Çin'e kaptırmaktan son anda kurtuldu. Japon ekonomisi 2009'un son çeyreğinde beklenenin üzerinde bir performans sergiledi ve yüzde 1,1 oranında büyüdü. Böylece Çin'in ikinciliği, çok uzak görünmese de bir başka bahara kaldı.

Japonya'nın bu sonucu elde etmesindeki en önemli faktör, dışsatımının artması. Japonya'nın en büyük müşterisi ise Çin. Asya'daki ekonomik dengeler değişirken, iki ülke arasında asırlardır süren rekabet yerini işbirliğine bırakıyor.

 

 

  

Lufthansa pilotları greve çıkıyor

 

Alman havayolu şirketi Lufthansa’da çalışan pilotlar grev kararı aldı. Tarihinin en büyük grevini yaşaması beklenen Lufthansa yönetimi ise alacağı acil önlemleri belirlemeye çalışıyor.

Alman havayolu şirketi Lufthansa bünyesinde çalışan pilotlar, 9 yıl aradan sonra ilk kez geniş çaplı bir eylem kararı aldı. Grevle ilgili nihai kararını açıklayan Alman Kokpit Birliği, birliğe üye pilotların çoğunluğunun eylem kararını desteklediğini duyurdu.  

Kokpit Birliği'nden çıkan kararla birlikte grevlerin bu hafta başlaması bekleniyor.

Lufthansa bünyesindeki Lufthansa Cargo ve Germanwings pilotlarının da katılacağı grev nedeniyle Alman havayolu ulaşımında büyük aksamalar yaşanacağı belirtiliyor.

Şirket yönetimi hazırlık yapıyor  

Şirket yönetiminin de olası bir kaosa karşı acil plan uygulayacağı kaydedildi. Lufthansa yönetiminin hazırlık yaptığını belirten şirket sözcüsü Andreas Bartels, “Rheinische Post” gazetesine verdiği demeçte, “Grevin yaklaşmakta olduğundan hareket etmek zorundayız” diye konuştu.

Greve karşı hazırlık yaptığını açıklayan şirket yönetimi, iş bırakma eyleminden yolcuların en az şekilde etkilenmesine çalıştıklarını kaydetti.

Pilotların talepleri

Haklarının genişletilmesini ve iş güvencelerinin artırılmasını isteyen pilotlar, ayrıca maaşlarına da yüzde 6 oranında zam talep ediyorlar. Lufthansa yönetimi ise bu taleplere şimdiye kadar olumlu yanıt vermedi.

Lufthansa'da son olarak 2001 yılında geniş çaplı bir grev yaşanmıştı. Pilotlar üç gün boyunca iş bırakmış ve grev hava ulaşımında büyük sıkıntılara yol açmıştı. Yüzlerce uçuşun iptal edilmesi şirkete 200 milyon euroya mal olmuştu.

17/02/2010

FSA'dan Türk yöneticilere rekor ceza

 

FSA Türk yöneticilere rekor ceza verdi.

İngiltere'de finans sektörünü denetlemekle görevli Finansal Hizmetler İdaresi, kısa adıyla FSA, bir Türk şirketinin üç üst düzey yöneticisini rekor cezaya çarptırdı.

Çoğunluk hissesi Çukurova Grubu'na ait olan Genel Enerji'nin İcra Kurulu Başkanı Mehmet Sepil'e kesilen yaklaşık bir milyon sterlinlik ceza, FSA'nın şimdiye kadar bir şahsa verdiği en büyük ceza olarak biliniyor.

Sepil ve diğer iki yönetici, şirket içi bilgileri kullanarak piyasayı suiistimal etmekle suçlandı.

FSA'dan yapılan açıklamada, üç Türk yöneticinin para cezasına çaptırılmasıyla sonuçlanan olaylar zinciri şöyle özetlendi: Genel Enerji 31 Mart 2009'da, Kuzey Irak'taki Miran petrol sahasında arama yapmak amacıyla İngiliz petrol şirketi Heritage ile ortaklığa gitti.

Heritage hemen Miran'daki rezervin büyüklüğü konusunda ön araştırma yapmaya koyuldu. 6 Mayıs 2009'da sonuçlar kamuoyuna açıklanacaktı.

İade teklifi

Bundan iki gün önce, Genel Enerji İcra Kurulu Başkanı Mehmet Sepil, üst düzey yöneticiler Murat Özgül ve Levent Akça ile birlikte Londra'ya geldi.

Heritage yetkilileri Türk muhataplarına, ön araştırmanın olumlu sonuçlarını aktardı.

Ertesi gün üç yönetici de Heritage hisseleri satın aldı.

Bir gün sonra Heritage Miran'daki ön araştırma sonuçlarını kamuoyuna duyurdu. Bölgede 2,3 ile 4,2 milyar varil arasında petrol vardı. Heritage hisseleri yüzde 25 değer kazandı. Sepil, Özgül ve Akça ellerindeki tüm hisseleri sattı. Sırasıyla, 267 bin, 35 bin ve 10 bin sterlin kar etmişlerdi.

FSA'dan yapılan açıklamaya göre, bu üç isim olaydan üç ay sonra kendileriyle bağlantı kurarak elde ettikleri kardan pişmanlık duyduklarını dile getirdiler ve bu parayı iade etmeyi teklif ettiler.

FSA da bu teklifi değerlendirerek, kestiği para cezasında yüzde 30 indirime gitti. Böylece Mehmet Sepil 967 bin, Murat Özgül 105 bin Levent Akça da 94 bin sterlin cezaya çarptırıldı.

Açıklamada Genel Enerji ve Heritage'a herhangi bir eleştiride bulunulmazken, yöneticilerin de piyasa suiistimalini bilinçli olarak yapmadığının anlaşıldığı belirtildi.

FSA'nın kararının ardından bir açıklama yapan Genel Enerji İcra Kurulu Başkanı Mehmet Sepil ise, Heritage hisseleri ile ilgili alım satım işlemlerini yaparken, İngiltere'deki hukuki kısıtlamalardan haberdar olmadıklarını söyledi.

Sepil, ''Genel Enerji hukuk danışmanlarının uyarısı üzerine, hisse alım satımıyla ilgili olarak tarafımızca FSA'ya gönüllü olarak başvuruda bulunulmuştur. Ayrıca, ilk fırsatta elde edilen karın geri verilmesi teklif edilmiştir'' dedi.

16/02/2010

Yunanistan çöktü, Euro bunalıma girdi

 

Yunanistan, birçok AB ülkesini saran borç krizini şiddetlendirdi.
Uzmanlar şu sorunun yanıtını arıyor:
Yunanistan'da patlak veren borç kriziyle birlikte Euro için karanlık bir gelecek öngörenler haklı çıkacak mı?

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso, geçtiğimiz hafta Avrupa ülkelerinde yaşanan borçlanma krizinin Euro'ya etkisi konusunda Avrupa Parlamentosu üyelerinin kaygılarını gidermeye çalıştı:

“ Ortak para birimimiz Euro, kalkınmamızda temel direklerden birini oluşturmaya devam edecektir. Ve tehlikeye girdiğini düşünenler şunu çok iyi bilsin: Avrupa Birliği ortaya çıkabilecek sorunlarla baş edebilmek için gerekli çerçeveye sahip.”

Atina’nın foyası ortaya çıktı

Euro bölgesine üye ülkeler bağlı oldukları İstikrar Paktı kriterlerine uymakla yükümlü. Bu pakt, borçlanma ve bütçe açığı gibi konularda belirli kıstaslar öngörüyor ve üye ülkelere bunlara uyma yükümlülüğü getiriyor. Ancak üye ülkelerin dönem dönem bu kriterlere uymadıkları ve özellikle ekonomik kriz dönemlerinde uyumdan uzaklaştıkları görülüyor. Bu nedenle tıpkı geçtiğimiz yıl Ekim ayında olduğu gibi Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet, Almanya ve Fransa'ya yaptığı çağrılara benzer uyarılar yapmak zorunda kalıyor.

Kriterleri hiç umursamadığı ortaya çıkan başkentlerin başındaysa Atina geliyor. Dahası, Yunanistan'ın geçtiğimiz yıllarda Brüksel'e ekonomik göstergelerine ilişkin gerçek dışı, yanıltıcı bilgi gönderdiği ortaya çıkmış, Euro Bölgesi Başkanı Jean-Claude Juncker şu sözlerle tepki göstermişti:

“Şunu söylemeliyim: eski ve yeni veriler arasındaki fark beni çok şaşırttı. Oyun artık bitti! Bizim ciddiye alınacak istatistiklere ihtiyacımız var.”

Euro hapishanesinde mahkum

Avrupa Parlamentosu'nun ortak para birimi Euro'ya şüpheyle bakan parlamenterlerinden Nigel Farage ise Barroso'ya tepki göstererek son gelişmelerin kendilerini haklı çıkarttığını savundu:

“Zavallı Yunanistan, Euro'nun yarattığı ekonomi hapishanesinde mahkûm konumunda. Siz bu felaket Euro projesini ayakta tutmaya çalışırken Avrupa'da milyonlarca kişi acı çekecek. Bu proje çökecek ve Avrupa halkı için bunun en kısa zamanda yaşanması daha iyi olacak.”

Bu görüşlere karşın Avrupa Birliği liderleri geçtiğimiz hafta düzenledikleri zirvede Euro bölgesinde istikrar sağlamak için doğrudan Yunanistan'a para yardım yapılamayacağını vurgulamakla birlikte mevcut tüm imkânları seferber etme kararlılığını ortaya koydu. Bertelsmann Vakfı'ndan Joachim Fritz- Vannahme, liderler zirvesinde alınan kararların ne anlama geldiğini şu sözlerle açıkladı:

“Bu AB'nin 27 üyesi arasında ve Euro bölgesi üyelerinin ortaya koydukları ve gerekli olan bir siyasi destek. Ve kuralları düzenleyen antlaşmalarda daha fazla imkân sağlanmıyor zaten. Ancak şimdi kilit önem taşıyan konu, piyasaların buna nasıl tepki göstereceği. Bu psikolojik ve siyasi destek, güveni sağlamaktan yeterli olacak mı?”

14/02/2010 Dw

"Yunan hükümetinin gizli mali operasyonuna ABD'li bankalar da destek verdi"

Yunanistan hükümetinin borçlarını Avrupa Birliği denetiminden saklamasına ABD’li finans kuruluşlarının da yardımcı olduğu ortaya çıktı.

„New York Times“, Atina’nın 2001 yılında, Euro bölgesine kabul edilmesinden kısa süre sonra Goldman Sachs’dan milyarlarca dolar borç aldığını, ancak bunun kağıt üzerinde yapılan oyunlarla gizlendiğini yazdı.

Yunanistan bütçesine aktarılan milyarlarca dolar, kredi yerine döviz satışı olarak deklare edildi.

Böylece Atina’nın AB İstikrar Paktı ilkelerine uyduğu görüntüsü verilmiş oldu.

14/02/2010

Yunanistan’a destek var para yok

 

Önceki hükümetten büyük bir enkaz devralan Yunanistan'ın yeni Başbakanı Papandreu, AB liderlerinden destek buldu

Avrupa Birliği’ndeki ortakları, gırtlağına kadar borçlanan Yunanistan’ı yalnız bırakmama konusunda söz verdi. Ancak Atina’ya mali yardım için kesenin ağzı açılmadı.

Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy olağanüstü liderler zirvesinin ardından yaptığı açıklamada, Euro Bölgesi ülkelerinin Yunanistan’ı iflastan kurtarmaya hazır olduğunu söyledi. Van Rompuy, Yunanistan’ın para bölgesindeki ortaklarından mali yardım talebinde bulunmadığını da sözlerine ekledi.

Yunanistan'daki borç krizi ortak para birimi Euro’nun dış değer erozyonuna uğramasına yol açmış ve Dolar 1,37 Euro’ya kadar çıkmıştı. Konsey başkanı ayrıntılı açıklama yapmadı.

Ayrıntılı plan gelecek hafta 

Brüksel'deki diplomatlar, para birliği ülkelerinin Yunanistan’ın kurtarılması için siyasi uzlaşmaya vardıklarını ve yardım planının 15 ve16 Şubat tarihlerindeki Maliye Bakanları Konseyi’nde netlik kazanacağını belirtiyorlar.

Borçları 300 milyar euroya yaklaşan Yunanistan’ın, bütçe açığı da yüzde 13’lere dayanmış durumda. AB, Atina'dan bütçe açığını bu yıl içinde dört puan düşürmesini ve mali istikrarı destekleyici ek idari tedbirler almasını istiyor. Avrupa Merkez Bankası Yunanistan’ın ekonomik istikrar programının yakından izleneceğini ve Mart ayında ilk değerlendirmenin yapılacağını duyurdu.

Yunanistan'ın AB'nin ortaya koyduğu mali hedefleri tutturtabilmesi için sıkı bir tasarruf programı uygulaması gerekiyor. Avrupa Birliği Komisyonu'nun talep ettiği kemer sıkma önlemleri arasında, kamuda işe alımların durdurulması, memur maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün ürünlerine uygulanan verginin artırılması, sosyal güvenlik reformu ve emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor.

Borsada hayal kırıklığı

 AB'nin Yunanistan'a destek açıklarken, kesin mali yardım taahhüdünde bulunmaması borsaları hayal kırıklığına uğrattı.

 Seansa yükselişle başlayan birleşik Alman borsa endeksi DAX yeniden düşüşe geçerken, Euro döviz borsalarında Dolar karşısında son sekiz ayın en düşük kurundan işlem gördü. Euro bölgesi ülkelerinin olağanüstü zirvede Yunanistan'a sadece siyasi destek vaadinde bulunmaları finans piyasalarında, 'Yunanistan ile, İspanya ve Portekiz gibi bütçesi açık veren birlik ülkelerini olumsuz yönde etkileyebileceği, yeni yeni filizlenmeye başlayan ekonomik canlanmanın da sekteye uğrayabileceği', endişesine yol açtı.

 Uzmanlar ne diyor?

 Ekonomi uzmanları Yunanistan'a mali yardım yapılmasının bütün bentleri yıkabileceğini ve bir daha gidişatın önünü almanın mümkün olmayacağını belirtiyorlar. Avrupa Merkez Bankası'nın eski baş iktisatçısı Otmar İssing, Yunanistan'a yapılacak yardımın dardaki diğer ülkelerden esirgenemeyeceğinin unutulmaması gerektiğini söyledi.

 Birlik antlaşmalarının yasaklaması nedeniyle AB'nin Yunanistan'ın borçlarına kefil olamayacağını belirten ekonomi uzmanı Henrik Enderlein, 'bütçesi toplam yurtiçi gelirinin sadece yüzde birini bulan AB'nin Yunanistan'a yardım etmesi zaten mümkün değil, Avrupa Merkez Bankası da devreye giremez. Sadece Uluslararası Para Fonu'nun imdada yetişmesi söz konusu olabilir' dedi.

 Almanya hükümetinin ekonomik danışma kurulu üyelerinden Peter Bofinger ise Yunanistan’ın bu duruma düşmesinde payı olan döviz spekülatörleri ile reyting kuruluşlarına verilebilecek tek mesajın, 'Avrupa Para Birliği'nin batırılmasına göz yumulmayacağı' olduğunu söyledi.

11/02/2010 DW

İtalyan mutfağı, McDonald'sa feda ediliyor

McDonalds'ın yeni ürünü McItaly
 

McItaly'de kullanılan malzemelerin tamamı İtalya'da üretiliyor

İtalyan Tarım Bakanı Luca Zaia'nın fast food zinciri McDonalds'ın yeni ürünü McItaly'e destek vermesi, ülkede yeni bir tartışmaya neden oldu.

25 yıl önce başlatılan ve fast food yerine yerel, organik ve ev yapımı yiyeceklerin tüketilmesini savunan slow food (yavaş gıda) hareketinin temsilcileri, Zaia'nın bu kararla İtalyan mutfağını endüstrileşmiş gıda zincirine feda ettiğini savundu.

Geçen ay McDonalds yöneticileriyle birlikte, tamamen İtalya'da üretilen malzemelerle yapılan yeni sandviçin tanıtımını yapan Bakan Zaia, McItaly ile, ekonomik krizle mücadele eden çiftçilerin cebine her ay yaklaşık beş milyon dolar daha fazla para gireceğini savundu.

Bakan ayrıca, McItaly'nin İtalyan tarımına küresel bir kimlik kazandıracağını öne sürdü.

Yavaş gıda akımının öncülerinden Carlo Petrini ise, "Kimlik gibi lezzet de ancak farklı olduğu zaman değerlidir" dedi.

Muhalefetteki Demokrat Parti de Bakan Zaia'nın McDonalds'a destek kararına tepki gösterdi.

Bir Demokrat Parti milletvekili, hükümetlerin fast food lokantalarına değil, kültürel girişimlere destek vermesi gerektiğini savunarak "Bakan, hükümette değil, McDonalds'ta mı çalışıyor?" diye sordu.

09/02/2010

Avrupa ekonomisi için yeni strateji çağrısı

 

Almanya Başbakanı Merkel, AB'nin güçbirliği yaparak Avrupa ekonomisi için yeni strateji belirlenmesini istedi. G7'nin Kanada'daki toplantısına da Avrupa'nın karşı karşıya kaldığı borçlanma krizi damgasını vurdu.

Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin karşı karşıya kaldığı borçlanma krizi dünya piyasalarında hareketliliğe yol açarken, Avrupa krizin büyük bir iktisadî sarsıntıya yol açmamasının yollarını arıyor.

Merkel yeni strateji istiyor 

Almanya Başbakanı Angela Merkel, bugün yayımladığı video mesajında ekonomik büyüme teriminin 21'inci yüzyıla göre yeniden tanımlanması gerektiğini savundu. Önümüzdeki hafta Brüksel'de yapılacak AB zirvesinde 2020 yılı için ekonomi ve büyüme stratejisinin ele alınacağını anımsatan Merkel, Fransa ile birlikte bu konuyu tartışmaya açmak istediklerini söyledi.

Merkel, “Almanya ve Fransa'nın başlattığı yeni inisiyatif sadece klasik anlamda büyümeden değil, yeni refah düzeylerinden de söz edilmesini öngörüyor” diye konuştu.

Merkel, sadece iktisadi anlamda büyümenin yeterli olmadığını kalıcı bir refah düzeyinin güvence altına alınmasının da önemli olduğunu vurguladı. Almanya Başbakanı ayrıca Avrupa Birliği halkının da anlayıp kabul edebileceği yeni bir strateji belirlenmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Yeni stratejinin araştırma ve bilime yatırım ile ortak bir enerji sistemi öngörmesi gerektiğini kaydeden Angela Merkel, “AB dünyada tutunabilmek için güç birliği yapmak zorunda olduğunun” altını çizdi.

 

G-7 Ülkeleri: Amerika, Kanada, İtalya, Japonya, Fransa, Almanya, Birleşik krallık

Schäuble: “Euro için tehlike yok”

Kanada'da toplanan G7 ülkelerinin maliye bakanlarıyla merkez bankası başkanları, Avrupa'nın güneyindeki ülkelerde yaşanan borç krizini masaya yatırıyor. Almanya,  Japonya, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada'nın temsil edildiği toplantıda Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble, Euro'nun tehlike altında olduğu yönündeki değerlendirmelerin yersiz olduğunu söylerken AB'nin risklerin bilincinde olduğunu ve bunlarla başa çıkmakta kararlı olduğunu söyledi. Alman Bakan, “AB Yunanistan'a katı kurallar getirdi ve Yunanistan'ın bunlara uyup uymadığını da yakından izleyecek” dedi.

Toplantıya ev sahipliği yapan Kanada Maliye Bakanı Jim Flaherty ise “Yunanistan'daki sorun bize dünyanın geride bırakmaya çalıştığı finans krizini hatırlatıyor” diye konuştu ve “Bu AB'yi ilgilendiren bir konu olsa da aramızda AB üyeleri var ve bu nedenle üzerinde durulması gereken bir konu” açıklamasını yaptı.

G7 ülkelerinin bir diğer gündem maddesini ise para birimi Yuan’ı, küresel ekonomik krizde ihracatçılarına destek için Temmuz 2008'den itibaren 6,83 dolara sabitleyen Çin yer alıyor. Amerika başta olmak üzere birçok ülke Çin'in ihracatını ciddi bir oranda arttırdığına dikkat çekerek, Pekin yönetiminin para biriminin değerini artırmamaktaki ısrarını eleştiriyor.

Obama küçük işletmelere odaklandı

Bu arada ABD'nin de işsizlikle mücadele arayışı sürüyor. ABD Başkanı Barack Obama, küçük ölçekli işletmelerin ekonominin yeniden canlanması ve iş imkânlarının arttırılmasında kritik rol oynadığına dikkat çekerek bu işletmelere destek vermek üzere bazı adımların atılmasını önerdiğini anımsattı.

Bu şirketlerin Amerikan ruhunun özünü oluşturduğunu vurgulayan Obama, bu önerilerinin önümüzdeki hafta Kongre'de ele alınacağını hatırlatarak kongre üyelerine şu sözlerle seslendi: “Önerilerim Demokrat ya da Cumhuriyetçi, liberal ya da muhafazakâr değil. Önerilerim büyümeden yana iş imkânları yaratmadan yana.”

06/02/2010

Çin Boeing ve Airbus'a rakip ticari uçakları sergiledi

  Çin yapımı C919 uçağı

Comac Çin yönetiminin tam desteğine sahip

Batılı havacılık devleri Boeing ve Airbus'ın yolcu uçağı piyasasındaki hakimiyetine Çin'den gelen en büyük potansiyel tehdit Singapur Havacılık Fuarı'nda sergilendi.

Çin'in geliştirdiği Comac C919, Çin dışında ilk kez Singapur Havacılık Fuarı'nda kamuoyuna tanıtıldı.

Tasarım ve yapımı tamamen Çin'de gerçekleştirilen uçağın, dört yıl içinde deneme uçuşlarını tamamlayıp, A320 ve Boeing 737'ye rakip olması bekleniyor. Uçağın 2016'da piyasaya çıkması planlanıyor.

Çin Ticari Uçak Şirketi Comac'tan bir yetkili 'Planımız bu. Ancak bu plana uymak zor olacak. Bu günlerde teslim tarihleri hep ileri atılıyor' dedi.

C919, Çin'in kendi havacılık endüstrisini geliştirme amacının bir parçası ve Çin havacılık sanayi, bir gün Airbus ile Boeing'in küresel ticari uçak pazarındaki hakimiyetine tehdit oluşturabilir.

Comac'in gelecek 20 yılda 2 bin uçak üretmesi bekleniyor. Şirket, dar gövdeli ticari uçak pazarında yüzde 10'luk bir pazar payı elde etmeyi amaçlıyor.

Seneye teslim

Şangay merkezli şirket, Pekin yönetiminin, eyalet hükümetinin ve Cinalco'yla Baosteel gibi devlet şirketlerinin tam desteğine sahip.

Sadece bir buçuk yıl önce kurulan şirket, şu ana dek çift motorlu, kısa menzilli ARJ-21 uçaklarından Çin ve Laos Havayolları'na 240 adet sattı.

Çin yapımı C919 uçağı
 

Uçakların gelecek yıl müşterilere teslim edilmesi planlanıyor.

Uzmanlar, Çin'in 10 ila 20 yıl içinde ticari havacılık pazarında önemli bir oyuncu haline geleceğini söylüyor.

Bu durum da Çin'i, Rocwell Collins, General Electric ve Honeywell gibi parça üreticileri için çekici bir pazar haline getiriyor.

Honeywell, C919'lar için mekanik ve elektronik sistemler satmayı umuyor.

Amerikalı şirket, ARJ-21'in uçuş kontrol ve seyrüsefer sistemlerini üretmek için sözleşmeler yaptı.

Şirketin Asya Pasifik kolunun Başkanı Mark Howes, 'Çin havacılık endüstrisine yeni bir hareket getirecek. Bir gün Çin Honeywell'in Asya'daki en büyük pazarı olacak' diye konuştu.

Ambargo tehdidi

Ancak ABD'nin askeri teknoloji transferine koyduğu ambargo, Çin'in bir havacılık devi olma amacına ulaşmasını zorlaştırabilir.

Ambargo, hem askeri, hem de ticari uçaklarda bulunan, çift kullanımlı parçaların satışını etkileyebilir.

Çin'de iş yapan diğer şirketler gibi Honeywell de, Washington'un Tayvan'a silah satışı nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri ve Çin ilişkilerindeki gerilimi dikkatle izliyor.

Çin Tayvan'a silah satışı yapan ABD'li şirketlere ambargo uygulama tehdidinde bulunmuştu.

Bu ambargodan en çok etkilenebilecek şirket Tayvan'a satılması planlanan Harpoon füzelerini üreten Boeing.

03/02/2010-Juliana Liu-BBC, Singapur

Çin'den ABD'ye ticaret ve döviz kuru tepkisi

ABD-ÇİN GERGİNLİĞİ

*İnternette sansür ve siber saldırılar

*ABD'nin Tayvan'a 6,4 milyar dolarlık silah satışı

*Obama'nın Dalai Lama ile görüşme hazırlığı

*Et, lastik, hammadde ticaretinde karşılıklı sınırlamalar

*İran'ın nükleer programı konusunda izlenecek tavır

*İklim Zirvesi'nde anlaşmanın Pekin tarafından engellendiği suçlaması

 

Çin yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Obama'nın ticarette döviz kurunun
Çin'e haksız avantaj sağladığı eleştirisine tepki gösterdi.

Amerikan Başkanı Obama Çin'i piyasalarını ABD mallarına açmamakla eleştirmiş, baskı uygulayacağını söylemişti.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ma Zhaoxu, Obama'nın döviz kurunun Çin'e haksız avantaj sağladığı suçlamasını reddetti.

Sözcü, yuanın makul bir düzeyde değerlendiğini belirterek, doğru olmayan suçlamalarda bulunmanın ve baskının sorunun çözümünü sağlamayacağını belirtti.

Çinli yetkili, Çin'in ticaret fazlasının tek nedeninin yuanın değerinde aranamayacağını savundu.

Çin geçen yıl 196 milyar dolarlık ticaret fazlası verdiğini açıklamıştı.

İki ülke arasındaki ilişkiler son haftalarda bir çok alanda birden hızla gerildi.

Geçtiğimiz haftalarda Washington ve Pekin arasında, internette sansür suçlamaları nedeniyle söz düellosu yaşanmıştı.

Hafta sonunda ABD'nin Tayvan'a silah satma kararı bu gerginliği yeni bir boyuta taşıdı.

Obama'nın Tibetlilerin ruhani lideri Dalay Lama ile görüşme kararı da Pekin'in şiddetli tepkisiyle karşılandı.

'Sürekli baskı uygulanacak'

ABD Başkanı Barack Obama  

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama dün yaptığı açıklamada Çin'in pazarını Amerika'yla ticarete açmasını temin etmesi yolunda bu ülkeye ödün vermeyeceğini söyledi.

Obama, Demokrat Partili senatörlerle yaptığı bir toplantıda, imzaladıkları ticaret anlaşmalarına sadık kalması için Çin'e ve diğer ülkelere sürekli baskı uygulayacacağını belirtti.

Obama ayrıca, ülkelerin kendilerine karşı ticarette adil olmayan bir şekilde avantaj sağlamamaları için Amerikan Doları karşısında döviz kurlarının kontrol edileceğini vurguladı.

ABD Başkanı, "Eğer iki tarafın da pazarlarını açmalarını gerektiren anlaşmalar varsa, biz bunu yapıyorsak ve karşı taraf gümrük tarifeleri dışında çeşitli engeller çıkarıyorsa, bu bir sorundur ve bu sorunun üstesinden gelmek gerekir" dedi.

Çin'in kuru düşük tutarak mallarını fiyat yönünden daha cazip hale getirdiği eleştirileri sadece Washington tarafından değil, diğer ticaret ortaklarınca da dile getiriliyor.

Pekin yönetimi yuanın (renminbi) dolar karşısında sabit olarak çıpalandırma uygulamasına 2005 yılında son vermişti.

2008 itibariyle yuanın yüzde 20 kadar değer kazanmasına izin verildi. Ancak o zamandan bu yana değerin yine dondurulması Pekin tarafından ihracatını cazip hale getirme girişimi olarak yorumlanıyor.

ABD ve Pekin ayrıca lastik ve çelik gibi mallarda birbirlerinin pazarlarına ne derece erişim sağlandığı konusunda da anlaşmazlık yaşıyor.

Çin AB'yi şikayet etti

Çin ayrıca bugün Avrupa Birliği'nin ticaret uygulamaları aleyhinde Dünya Ticaret Örgütü'ne başvuruda bulundu.

Pekin yönetimi, AB'yi Çin malı ayakkabılara haksız vergi uygulamakla suçluyor.

Avrupa Birliği Aralık ayında üreticilerini koruma gerekçesiyle Çin ve Vietnam'da üretilen deri ayakkabıların ithaline uygulanan vergileri uzatma kararı almıştı.

Çin'in Aralık ayında açıkladığı ticaret verileri ülkenin Almanya'yı geçerek dünyanın en büyük ihracatçısı olacağını göstermişti.

Çin, 2009'da dünyaya 1,2 trilyon dolar değerinde mal sattığını açıkladı. Almanya ise kesinleşmeyen verilere göre aynı döndemde ihracatının 1,18 trilyon dolar olduğunu tahmin ediyor.

05/02/2010

İsviçre baskı altında

 

Avrupa’da artan vergi kaçakçılığı olayları, İsviçre’yi yalnız bırakmış gözüküyor. Almanya’nın yanı sıra, Fransa, Hollanda, Belçika ve Avusturya da İsviçre’deki bankacılık kurallarının değişmesi gerektiği görüşünde.

İsviçre, bankacılık ve vergi kaçakçılığı krizi nedeniyle Almanya’ya sert tepki gösterirken, ipleri de koparmak istemiyor. İsviçre hükümeti, bu ülkede gizli hesapları bulunan Almanların listesini içeren bir CD’yi 2,5 milyon euroya satın almayı planlayan Alman hükümetini sert ifadelerle eleştirdi. Maliye Bakanı Hans-Rudolf Merz, İsviçre bankalarından çalınan veriler üzerinden, hiçbir ülke ile işbirliği yapmayacaklarını, açılacak vergi kaçakçılığı soruşturmalarına da yardımcı olmayacaklarını vurguladı.

İsviçre hükümeti, Berlin ile yeni bir çifte vergilendirmeyi önleme anlaşması üzerinde ise müzakerelerin süreceğini duyurdu. Anlaşma, İsviçre’nin banka gizliliği ilkesinin yumuşatılmasını ve gelecekteki vergi kaçakçılığı vakalarında Alman resmi makamlarına yardımcı olunmasını öngörüyor.

Reform tartışmaları

Bir vergi cenneti ve kara para merkezi haline gelen İsviçre’nin, Almanya’nın yanı sıra diğer Avrupa ülkeleri ve ABD ile yaşadığı sorunlar, ülke içerisinde de bankacılık sisteminde reform tartışmalarını başlattı. Aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi dışındaki partilerin hemen hepsi, mevcut sistemin artık sürdürülemeyeceği düşüncesinde. Ulusal Konsey üyesi liberal siyasetçi Werner Messmer şöyle konuşuyor: “Bizim bakış açımızı değiştirmemiz yönündeki baskı giderek artıyor. Ülkemiz, vergiden kaçmak amacıyla parasını buraya yatıran insanlarla zengin olmamalı. Bu bizim geleceğimiz olamaz.”

İsviçre’deki banka hesaplarında yabancıların yüz milyarlarca euro mevduatı olduğu sanılıyor, ancak net rakamı kimse bilmiyor. Bunun büyük bölümünün ise kara para olduğu öne sürülüyor. Sadece Alman vatandaşlarının İsviçre bankalarında yüz milyar euro tutarında parası olduğu tahmin ediliyor.

Yeni sistem talebi

İsviçre Parlamentosu’nun Ulusal Konsey kanadında Hrıstiyan Demokratların Grup Başkanı olan Urs Schwaller, ülkenin yeni bir bankacılık sistemine geçmesi gerektiği görüşünde: “Biz bankacılık merkezi olarak anılmak istiyoruz, ancak İsviçre denilince yurtdışında akla gelen ilk şey ‘vergi kaçakçılığının merkezi ve kara para kasalarının sığınağı bir ülke’ olmamalı.”

İsviçre Parlamentosu'nda Sosyal Demokratların Grup Başkanı Ursula Wyss de hükümetten yeni bir strateji belirlemelerini talep ediyor: “İsviçre’nin bir girişime ihtiyacı var. Uluslararası alanda yanlış anlaşılmaya mahal vermemeli ve şunu söylemeliyiz: Vergi kaçakçığına İsviçre’de yer yok. Ancak bundan sonra hem finans dünyasının hem de İsviçre ekonomisinin yeni bir perspektifi olabilir.”

İsviçre’de mali kurumların bir vergi kaçakçılığı şüphesi halinde, İsviçre bankalarındaki verilere doğrudan ulaşabilme yetkisine sahip olması, siyasi çevrelerde giderek daha fazla destek buluyor.

Aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin Genel Başkanı Toni Brunner’e göre ise bu bir saçmalık: “Otomatik bir bilgi değişimi gelecekte söz konusu olmayacak. Buna karşı savunmaya geçeceğiz. İsviçre’nin banka hesaplarına ilişkin bilgilerin gizli tutulmasından doğan avantajının kaybedilmemesi için elimizden geleni yapacağız.”

04/02/2010 DW

Yunanistan'a AB yetkilisi önerisi

 

Yunanistan'a uygulanan gözetim mekanizmasını yeterli görmeyen Avrupa Parlamentosu milletvekilleri,
bir AB yetkilisinin Yunan ekonomi yönetiminde yer alması önerisini dile getirdi.

Katı bir kemer sıkma programıyla mali krizin üstesinden gelmeye çalışan Yunanistan, Avrupa Parlamentosu millettekileri tarafından dile getirilen yeni bir öneri ile karşı karşıya.

Bazı parlamenterler, üst düzeyde bir Avrupa Birliği yetkilisinin Yunan ekonomi yönetiminde yer alması gerektiği görüşünde. Avrupa Parlamentosu Ekonomik ve Mali İşler Komitesi’nin liberal üyesi, Alman parlamenter Wolf Klinz, şöyle konuştu: “Avrupa Birliği'nden bir yetkilinin Yunanistan’da olması iyi olur. Tıpkı Uluslararası Para Fonu’nun yaptığı gibi. Uluslararası Para Fonu destek verdiği ülkelere özel bir görevlisini gönderiyor ve bu görevli maliye ve ekonomi bakanları ile birlikte kararlara ortak oluyor. Ancak ben bu kadar aşırıya kaçmıyorum. Bence Yunan hükümeti planlarını kendisi hazırlamalı, kendisi sunmalı, zaten yaptı da…Ancak bu programın uygulanmasında ortaya çıkabilecek sorunları konuşmak ve yola nasıl devam edileceği hakkında görüş almak için birinin orada olması iyi olur.”

Katı önlemler

Yunanistan, Gayri Safi Yurtiçi Hasılası'nın 13’üne varan bütçe açığı ve 300 milyar euro dolayındaki kamu borçları nedeniyle yakın tarihin en büyük mali krizlerinden birini yaşıyor. Yunan ekonomisinin Euro Bölgesi istikrarını tehlikeye düşürmesinden endişe eden Avrupa Birliği Komisyonu, sıkı bir kontrol uygulama kararı almış, Yunanistan’ın bütçe açığını 2012 yılına kadar birlik kriteri olan “GSYİH'nin yüzde 3'ü”  seviyesine çekmesi gerektiğini açıklamıştı. Komisyon, bu hedeflere ulaşılmadığı takdirde yaptırımlara gidilebileceğini açıklamıştı.

Yunan hükümeti, sıkı bir kemer sıkma politikasıyla bu hedeflere ulaşmaya çalışacak. Önlemler arasında kamuda işe alımların durdurulması, memur maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün ürünlerine, benzine uygulanan verginin artırılması, sosyal güvenlik reformu ve emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor. Avrupa Birliği'nin “acı reçetesini” kabul etmek zorunda kalan Yunanistan'ın kemer sıkma programı, ülke içinde ise büyük tepkiyle karşılandı. Maliye ve gümrük çalışanları iki günlük iş bırakma eylemi başlatırken, diğer kamu çalışanları da gelecek Çarşamba günü eylem kararı aldı.

 "Egemenlik hakları tehlikeye girebilir"

Avrupa Parlamentosu milletvekillerinden, Hrıstiyan Sosyal Birlik Partisi üyesi Markus Ferber, Yunanistan’ın kısa süre içinde toparlanmaması halinde, ekonomi yönetiminde egemenlik haklarından yoksun kalabileceğini belirtti. Ferber, “Tabii ki Yunanistan’a yaptırım uygulayabiliriz. Avrupa Birliği Komisyonu tarafından alınan kararlara bakılırsa, Yunanistan’ın maliye ve bütçe yönetimi konularında egemenlik haklarının bir bölümünü kaybettiği görülür. Eğer önlem alınmazsa, Yunanistan egemenlik haklarının daha büyük bir bölümünü kaybedecek. Bu somut olarak şu anlama geliyor: Hangi giderlerin yapılacağına Yunan Maliye Bakanı değil, Avrupa Birliği Komisyonu yetkilisi karar verecek. Bu çok, çok büyük bir ceza" ifadelerini kullandı.

Peki, bu üst düzey AB yetkilisinin somut görevleri nelere olacak? Avrupa Parlamentosu Ekonomik ve Mali İşler Komitesi’nin liberal üyesi Wolf Klinz, bu görevleri, “Destek verebilir, Yunan hükümeti için bir müzakere partneri olabilir, eğer insanların öfkesi çok artarsa günah keçisi görevi görebilir" sözleriyle açıkladı.

Grevler artıyor

Avrupalı parlamenterlerden gelen önerinin kabul edilip edilmeyeceği belirsiz. Yunanistan'ın Sosyal Demokrat Başbakanı Yorgo Papandreu ise uluslararası piyasaların güvenini kazanabilmek için şimdiden yabancı uzmanlardan oluşan bir danışma ekibi kurdu. Ekipte, İngiltere Eski Başbakanı Tony Blair'in danışmanı,  Harvard Üniversitesi'nden bir profesör, İsveç eski sanayi bakanı gibi isimler bulunuyor.

05/02/2010

Yunan ekonomisi AB'ye teslim

Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu  

Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu

Avrupa Birliği, Yunanistan’ın yaşadığı mali krize el koydu ve ekonomide ipleri eline aldı. Borçları 300 milyar euroya yaklaşan, bütçe açığı yüzde 13’lere varan Yunanistan AB’nin acı reçetesini kabul etmek zorunda kaldı.

Avrupa Birliği, yakın tarihinin en büyük mali krizini yaşayan Yunanistan’da ekonominin iplerini eline aldı. AB Komisyonu, Atina’yı kurtaracak pakete, katı önlemlerin uygulanması koşuluyla destek verdi.  Bundan böyle katı bir kemer sıkma politikası uygulayacak olan Yunanistan, düzenli aralıklarla Brüksel’e rapor verecek.

İktidara gelir gelmez büyük bir enkaz devralan Yorgo Papandreu, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Yunan halkını, ülkenin ekonomik bağımsızlığını yeniden kazanabilmesi için mücadele etmeye çağırmış ve “Ne yazık ki Yunanistan bugün gözetim altında. Ulusal bağımsızlığımızın önemli bölümünü kaybettiğimiz bir noktaya geldik. Kaderimizle oynayan uluslararası piyasalarla da karşı karşıyayız. Bundan kurtulmamızın tek yolu, ülkemizde düzeni yeniden sağlamaktır" şeklinde konuşmuştu.

Sıkı tasarruf önlemleri

Borçları 300 milyar euroya yaklaşan Yunanistan’ın, bütçe açığı da yüzde 13’lere dayanmış durumda. AB Komisyonu, yeni önlemler çerçevesinde Atina’nın bütçe açığını, 2012 yılına kadar yüzde 3’e düşürmesini talep ediyor. Yunanistan'ın bu hedefe varabilmek için sıkı bir tasarruf programı uygulaması gerekiyor. Avrupa Birliği Komisyonu'nun talep ettiği kemer sıkma önlemleri arasında, kamuda işe alımların durdurulması, memur maaşlarının düşürülmesi, alkol ve tütün ürünlerine uygulanan verginin artırılması, sosyal güvenlik reformu ve emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesi gibi adımlar bulunuyor.

Avrupa Birliği Komisyonu’nun ekonomi ve para işlerinden sorumlu üyesi Joaquin Almunia, "Biz bu ekonomi programının iddialı ve uygulanabilir olduğunu düşünüyoruz” dedi, ancak programdan herhangi bir sapmaya müsamaha gösterilmeyeceğinin de şu sözlerle altını çizdi: “Programa bağlı kalınmadığını, bahsi geçen adımların atılmadığını ya da gecikmeler olduğunu tespit ettiğimiz her an Yunan hükümetinden yeni önlemler almasını talep edeceğiz.”

AB'ye düzenli rapor

Yunan hükümeti bütçesinde gelir ve gider dengesi konusunda Avrupa Birliği Komisyonu’na üç aylık dönemler halinde raporlar sunacak. İlk rapor ise Mart ayı ortasında verilecek.

Atina’nın önünde tüm tasarruf önlemlerini uygulamaya koymak için dört aylık süresi bulunuyor. Şayet bu gerçekleşmezse, ülkeyi yeni yaptırımlar bekliyor.

Yunan vatandaşları ise Avrupa Birliği’nin acı reçetesine tepkili. Ülkede, bu karara karşı protesto gösterileri düzenlenmesi bekleniyor. Kamu çalışanlarını temsil eden sendikalar, şimdiden, 10 Şubat’ta 1 günlük iş bırakma kararı aldı.

04/02/2010

Euro'nun mimarı: Yunan ekonomisi kurtarılmamalı

Kapanan bir işyeri  

Borç yükü altındaki Yunan ekonomisinin kurtarılmasının gerekip gerekmediği tartışma konusu

Euro'nun başlıca mimarı kabul edilen Otmar İssing, Yunanistan'ın mali sistemini kurtarmak için müdahalede bulunulmaması uyarısı yaptı.

Yunanistan'ın 300 milyar euro'yu (420 milyar dolar) bulan muazzam borç yükünün etkisiyle, euro'nun istikrarını kaybetmesi endişeleri dile getiriliyor.

Avrupa Merkez Bankası'nın kurucu üyelerinden olan İssing, BBC'ye verdiği mülakatta yıllar yılı kuralları ihlal edip istatistikleri ile oynadığını belirttiği Yunanistan'ın artık ekonomisinde reform yapmaktan başka çaresi olmadığını söyledi.

Bu uyarıyı Avrupa'da ortak para birimine geçişi sağlamış kişilerden birinin yapması dikkat çekici.

İssing, aynı zamanda bankanın eski başekonomistlerinden biri olarak para birimini kullanan 16 ülkede faizlerin nasıl belirlendiğini şekillendirmede büyük bir rol oynamıştı.

Destek reform çabasını baltalar

Yunanistan'ın euro kullanan ülkeler arasına katılmasının da istatistik verileri ile oynaması sayesinde mümkün olduğu ve o zamandan bu yana bütçe açığını kapatmayı başaramadığı kanısı uzun zamandır yaygın.

Dr. İssing BBC'ye açıklamasında ülkeye mali desteğin 'Yunan ekonomisini reforma tabi tutmak için gereken çabaları baltalayacağı' uyarısında bulundu.

İssing, "Gerekli reformlar kanla, gözyaşıyla yapılacak. Ancak bunlar olmazsa Yunanistan asla içinde olduğu sıkıntıları aşamaz. Bunlar yıllar yılı kuralları çiğneyip, rakamlarla oynayıp, kamu ve özel sektörde tüketimi finanse etmenin sonucu. Yunanistan'ın yön değişikliğine ihtiyacı var. Bunun için başka bir alternatif bulunmuyor" dedi.

Yunanistan'ın 2001 yılında euro kullanan ülkeler arasına katılmasının doğru bir karar olup olmadığı sorulduğunda ise, Otmar İssing bu konuda nihai hüküm vermek için hala erken olduğunu savundu.

Alman ekonomist, ülkenin istatistiklerine güvenilemeyeceği anlaşıldığında, "Komisyon gibi Avrupa kurumlarının... Yunanistan'ın rakamlarını daha dikkatle incelememiş olmasını" ise hata olarak niteledi.

İssing, kendisinin ve Avrupa Merkez Bankası'nın euro bölgesi içindeki büyük dengesizliklere dikkat çekmesine rağmen, bazı siyasetçilerin Yunanistan'ın finans olanakları konusunda fazla iyimser ya da saf davrandığını söyledi.

Yunanistan bütçe açığını kapatmak amacıyla kamu harcamalarında kesinti öngören kemer sıkma siyasetinin ayrıntılarını geçen ay Avrupa Komisyonu'na sunmuştu.

02/02/2010-Lesley Curwen-BBC Ekonomi Muhabiri

ABD'de yeni kriz kapıda

ABD'de bankaların yeni bir krize yol açabileceği uyarısında bulunuldu.

 

ABD'de kısa adı TARP olan, Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı'nın denetçisi Neil Barofsky hazırladığı raporda, finans sisteminde temel reformlara gidilmemesi halinde yeni bir krizin daha ortaya çıkacağı tespitinde bulundu.

Denetçi devletin bankaları vergilerden elde edilen milyarlarca dolarla kurtarmasının, bu sektörde yeni bir kriz yaşanması riskini de artırdığı uyarısında bulundu. 

31/01/2010

Vergi kaçıranların listesi satılık

 

İsviçre'de banka hesabı bulunan 1500 Alman vatandaşına ait hesap bilgilerini ele geçirenlerin listeyi Alman Maliye Bakanlığı''na 2.5 milyon euroya satmayı teklif ettiği ileri sürüldü.

Sözkonusu haberler haftasonunda farklı Alman televizyon kanalları ve gazetelerinde yeraldı. Frankfurter Allgemeine Zeitung, İsviçre'de hesabı bulunan 1500 Alman vatandaşının hesap bilgilerini ele geçiren kişilerin Maliye Bakanlığı'yla irtibata geçtiğini yazdı. Haberde sözkonusu kişilerin devletten bilgilerin satışı karşılığında 2.5 milyon euro istediği, Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble'nin henüz bir karar vermediği ileri sürüldü.

Federal Maliye Bakanlığı sözcüsü ise gazeteye verdiği demeçte, konuyla ilgili açıklama yapmak istemedi. Ancak banka bilgileriyle ilgili malzemeleri denetleme görevinin Maliye Bakanlığı'nda değil, eyaletlerin ilgili birimlerinde olduğunu belirtti.

Hangi bankadan çalındı?

Konuyla ilgili haber yapan ekonomi gazetesi Handelsblatt ise sözkonusu banka hesap bilgilerinin İsviçre'nin UBS Bankası'ndan çalındığını ileri sürdü. Banka bu haberi yalanladı. Sözkonusu kişilerin Alman devletinden 100 milyon euro vergi kaçırdığı iddia ediliyor. 

İhbar Wuppertal'e yapıldı

Süddeutsche Zeitung ise aynı konuyla ilgili haberinde, teklifin önce Wuppertal'daki vergi dairesine yapıldığı, birimin de Kuzey Ren-Vestfalya Maliye Bakanı Helmut Linssen'i bilgilendirdiği, Bakan'ın da Federal Maliye Bakanı Schaeuble'yi aradığı ileri sürüldü.

Hrıstiyan Sosyal Birlik Partili Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg, Alman Birinci Televizyon Kanalı'na (ARD verdiği demeçte, hesap bilgilerinin satışı yönündeki bu tür tekliflerin, mutlaka hukuksal açıdan incelenmesi gerektiğini, aksi takdirde hukukun hiçe sayılmış olacağını söyledi.

'Schäuble parayı ödesin' diyenler

Ancak bu konuda farklı görüşe sahip politikacılar da var. Örneğin hükümet ortağı Hür Demokrat Parti'den (FDP) aynı zamanda Federal Meclis'in Maliye Komisyonu Başkanı Volker Wissing, Welt am Sonntag'a verdiği demeçte, devletten çok yüksek miktarda verginin çalınmasının sözkonusu olduğunu bu nedenle iddianın mutlaka takipçisi olunması gerektiğini dile getirdi. Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) Federal Meclis'teki mali konulardan sorumlu sözcüsü Nicolette Kressl de aynı gazeteye yaptığı açıklamada, 100-200 milyon euronun sözkonusu olduğunu, Maliye Bakanlığı'nın bunun için 2.5 milyon euroyu gözden çıkarması gerektiğini savundu.    

Bu arada Frankfurter Allgemeine Zeitung, hesap bilgilerini çalan kişilerin, elindekilerin gerçek olduğunu ispat etmek için beş müşterinin bilgilerini yetkililere ulaştırdığını yazdı.  Habere göre bu kişilerin artık devlete kendilerini ihbar etme şansları yok. Ancak geriye kalanların harekete geçip, isimleri ortaya çıkmadan devlete ihbarda bulunmaları halinde, kaçırdıkları vergiyi ödeyerek cezadan kurtulmaları mümkün.

31/01/2010 DW

Bankalara Davos baskısı

 

İsviçre’nin Davos kasabasında siyaset ve iş dünyasından önde gelen 2 bin 500 temsilcinin katıldığı Dünya Ekonomik Forumu toplantıları sona erdi.

ABD Başkanı Barack Obama’nın özellikle büyük yatırım bankalarına ticari kısıtlamalar öngören planları bankacılık sektörü üzerindeki baskıyı artırdı. Bu baskı, Davos’ta sona eren Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında da hissedildi. Aralarında Deutsche Bank Yönetim Kurulu Başkanı Joseph Ackermann’ın da bulunduğu çok sayıda bankacı, sektöre çok sıkı düzenlemeler getirilmemesi için kulislerde mücadele verdi. Ackermann, "Sürekli yeni düzenlemeler, yeni vergiler, yeni öneriler getirilmesinin çok akılcı olduğuna inanmıyoruz. Bu, güvensizliği artırır ve mali sektörün istikrara kavuşmasını engeller” dedi.

Obama'nın planı

ABD Başkanı Barack Obama geçtiğimiz hafta bankacılık sektörüne, özellikle de büyük yatırım bankalarına ticari faaliyetlerinde kısıtlama getirilmesini öngören planını açıklamıştı. Plan, büyük yatırım bankalarının parçalanmasını, mevduat ve yatırım bankalarının birbirinden ayrılmasını, kâr amaçlı riskli ticari faaliyetlerin yasaklanmasını öngörüyordu. Bu planların yasalaşmasından endişelenen bankacılık sektörü ise Davos’ta yoğun lobicilik faaliyeti yürüttü. Yasa zoruyla parçalanmaktan korkan bazı bankacılar, alışılmadık tavizlerde bulunmaya hazır oldukları sinyalini verdi. Deutsche Bank Yönetim Kurulu başkanı Joseph Ackermann şunları söyledi:

“Bankacılar ve siyasiler olarak, ulusal ya da Avrupa düzlemindeki bankalar için bir garanti fonu oluşturulması konusunda hemfikiriz. Yönetici maaşları konusunda yeniden görüşmeye de hazırız. Yapısal değişiklikleri çoktan yaptık. Ancak (maaşların) azami sınırı konusunda da sektör içinde çalışacağız.”

Görüş ayrılıkları var

Ancak bankacıların kendi aralarında görüş ayrılıkları var. Bazı büyük Amerikan yatırım bankaları, olanaklarının kısıtlanmasına yönelik her tür girişime karşı tüm olanaklarıyla mücadele edecekleri sinyalini verirken, Avrupa’dan bazı bankalar direnişi çoktan bırakmış durumda. Aynı zamanda Uluslararası Bankalar Birliği Başkanı olan Ackermann, meslektaşlarını birliğe çağırarak, toplumdaki hassasiyetlerin arttığına dikkat çekti ve “Durumu yatıştırmak için biz kendimiz gerekli adımları atmalıyız. Yoksa devlet müdahale ettiğinde kimse şaşırmasın” diye konuştu.

Hükümetlerin tavrı

Hükümetler de kendi aralarında fikir birliği sağlayabilmiş değiller. Bankacılık sektörüne dair yasal düzenlemelerde dünya çapında kurallar konması gerekiyor mu, ya da her devletin kendi başına birşeyler yapması yeterli olur mu gibi sorular, Davos’ta hararetli bir şekilde tartışıldı. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph Stieglitz, "Evet, küresel bir anlaşma olması daha iyi diyebiliriz. Ama benim asıl endişem şu: O zaman Amerikalılar çıkıp önce Avrupalılar başlasın diyecek. Avrupalılar da topu Amerikalılara atacak. Bankacılar bunu severler. Çünkü asla uzlaşılamayacağını, dolayısıyla yeni düzenlemelere gidilemeyeceğini bilirler. Bu nedenle işe ulusal düzlemde başlamalıyız. Her devlet, vatandaşını ve ekonomisini korumaktan sorumludur” dedi.

Bankacılık sektörünün yanı sıra ekonominin genel yapısı da Davos’ta mercek altına alındı. ABD Başkanı Obama’nın katılmadığı Davos toplantısında gözler Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye çevrildi. Sarkozy, ekonomi sistemine ahlâk kavramının yeniden hakim olması gerektiğini vurgulayarak, "Konu, kapitalizmi lağvetmek değil. Ancak ne tür bir kapitalizm istediğimize karar vermemiz gerek. Şu an kapitalizmde bir sapkınlık yaşanıyor. Kapitalizm değerler üzerine kuruludur. Finans kapitalizmi ise, kapitalizmin değerlerini ayaklar altına alan bir sapkınlıktır” diye konuştu.   

Sarkozy’nin sözleri salonda bulunan üst düzey bankacılardan coşkulu alkış alamadı. Ancak ‘herşey nasıl geldiyse öyle devam eder’ düzenine toplumun tahammülünün kalmadığı mesajı da Davos’ta iyice anlaşılmış oldu.

31/01/2010

Meksika ekonomisine kriz darbesi

Meksika ekonomisinin
2009'da yüzde 6,8 küçüldüğü açıklandı.

 

Veriler, 30 yılın en kötü gayri safi yurt içi hâsılasının (GSYİH) elde edildiğini ortaya koyuyor.

Meksika, 1995'teki krizde de yüzde 6,2 daralmıştı. Meksika Hazine Bakanlığının açıklamasına göre, geçen yılın son çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,2 büyüyen ülke ekonomisi, üçüncü çeyrekte yüzde 2,9 büyüme kaydetti.

Meksika, 2010'da GSYİH'nın yüzde 3 artmasını bekliyor.

30/01/2010

Japonya da borç çıkmazında

 

Japonya'nın birikmiş kamu borçları gayrı safi yurtiçi hasılanın yüzde 200'ünü buluyor. Bütçe vergi gelirleriyle oluşturulmak yerine, alınan ek borçlanmayla finanse ediliyor. Halkın üzerindeki yük giderek ağırlaşıyor.

Japonya'da sadece yüzde 5 oranında katma değer vergisi uygulanıyor. Bu oran birçok ülkeyle kıyaslandığında oldukça düşük bir seviyede. Ancak Yukio Hatoyama başkanlığındaki Japon hükümeti vergileri yükseltmek yerine, seçim kampanyaları sırasında verdiği sözleri gerçekleştirmek için bütçe harcamalarını azaltmayı planlıyor. Öte yandan yaşanan küresel mali kriz Japon hükümetinin planlarını iyiden iyiye zora soktu. Zira bütçe tahminlerine göre Nisan ayında başlayan mali yılda Japonya, geçtiğimiz yıla oranla yüzde 33 daha fazla borçlanacak ve tahvillerin değeri ile vergi gelirleri arasındaki açık da yaklaşık 55 milyar euronun üzerine çıkacak.

Sürekli aynı döngü

Başkent Tokyo'da bulunan Mizuho Araştırma Enstitüsü'nden Masaaki Suzuki, dramatik borçlanma trendinin devletin Japon ekonomisini düzeltmek için yaptığı yatırım programları nedeniyle 1990'larda başladığını, ancak deflasyon döngüsünün bir türlü kırılamadığını anlatıyor. Zira Masaaki Suzuki'ye göre faizlerin düşük olması nedeniyle yeni borçların altına imza atmak gayet kolay.

Masaaki Suzuki şöyle konuşuyor: "Milenyumun ardından Koizumi yönetimindeki hükümetin kamu inşaatı projelerine yaptığı yatırımlar bir miktar azaldı. Ancak bu durumun yüksek kamu borçlanmasına olumlu yönde çok büyük bir etkisi olmadı. Bunun nedeni Japon toplumunun yaş ortalamasının giderek artması sonucu sosyal giderlerin yükselmesi."

Kredi notu düşebilir

Buna karşılık Japonya'daki doğum oranı çok düşük ve ülke henüz sınırlı da olsa göçmen kabul etmeye hazır değil. Bu yüzden sosyal harcamaların devlet bütçesine getirdiği açığın ileride daha da derinleşmesinden endişe ediliyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor's hükümetin bütçe açığını kapatmak için gerekli önlemleri almaması halinde Japonya'nın kredi notunu düşüreceğini açıkladı.

Ancak Masaaki Suzuki, Japonya'daki borçlanmanın diğer ülkelerde yaşanandan çok farklı olduğuna dikkat çekiyor: "Japonya'daki kamu borçlanmasının diğer sanayi ülkelerindeki borçlanmalardan en büyük farkı, devlet tahvillerinin yüzde 95'inin yerli yatırımcılar tarafından alınmış olması. Bu şu anlama geliyor: Evet, Japonya'nın büyük bir borç altında olduğu kuşku götürmez bir gerçek, ancak toplumun ülkenin hizmetine sunacak yeteri kadar finansman gücü var. Yani kısacası burada bir çeşit dışa kapalı sirkülasyon mevcut."

Buna rağmen Masaaki Suzuki'ye göre Japonya'nın, saplandığı borç çıkmazından kurtulmak için, katma değer vergisini yükseltmekten başka çaresi bulunmuyor.

30/01/2010

Son Güncelleme:01/09/11