|
Financial Times : Mısır, Türkiye modeli için hazır mı? |
|
İngiliz Financial Times gazetesi,
bugünkü başyazılarından birinde, Mısır'daki en büyük ve örgütlü
muhalif grup olarak tanımlanan Müslüman Kardeşler'e eğiliyor.
Gazeteye göre, Müslüman Kardeşler'in
radikal İslama kaymasını önlemek için yapılması gereken, grubu yasal
çerçevedeki bir siyasi rekabetin içine sokmak.
Başyazıda Türkiye'de yaşanan AKP modeli de,
bir alternatif olarak sunuluyor.
Financial Times
başyazısında öne çıkan bazı satırlar şöyle:
"Şu anda yapılması gereken, oyunun
kurallarını belirleyecek anayasal bir süreç başlatmak. Eski Ürdün Kralı
Hasan, bunu 1989'da yapmıştı.
Müslüman Kardeşler'i İslam'ı evrensel
haklarla birlikte yasa ve meşruiyet kaynağı olarak tanımlayan bir ulusal
uzlaşmaya bağlamıştı. Müslüman Kardeşler'in seçim kazanıp hükümete
girmesine, bundan sonra izin verdi.
Kral Hüseyin daha sonra cesaretini
kaybetti.
Ama başta Türkiye'deki AKP olmak üzere,
başka modeller de var. AKP seçim sandığına bağlı, seküler bir anayasa
dahilinde hareket ediyor.
Ancak Mısır'ın kurumsal anlamdaki
zayıflığı, Türk örneğini tekrar etmeyi zorlaştırıyor.
Müslüman Kardeşler, otoriter bir yönetimin
bahanesi olarak kullanılmamalı. Grubun uzun yürüyüşüne devam etmesine de
izin verilmemeli.
Mısır'daki İslamcılar önceden belirlenen
kurallar çerçevesinde, açıkça rekabet etmeli."
Financial Times'daki
başyazının sonunda, Wikileaks belgeleriyle ortaya çıkan, 2005 yılında
Kahire'deki ABD büyükelçiliğince hazırlanan tavsiyeye dikkat çekiliyor:
"Mısırlılar bizi uzun süredir Müslüman
Kardeşler tehdidiyle korkuttu.
Ancak dar görüşlü İslami siyasete karşı
yapılacak en iyi hamle, onları sisteme dahil etmektir."
09/02/2011 |
|
28.12.2009 - Avrupa basınından özetler |
|
28 Aralık 2009 tarihli
Avrupa gazetelerinden derlediğimiz basın özetleri arasında,
İran’daki kanlı olaylar ve uçuş güvenliğini tehdit eden terör
tehlikesinin önlenemeyişi göze çarpıyor.
|
Sağ liberal
Danimarka gazetesi Jyllands-Posten,
Türkiye – AB
ilişkilerini konu alan yorumunda, Türkiye’nin giderek artan
önemine işaret ediyor:
“Batı’nın
Türkiye’den aldığı sinyaller şimdilik maalesef, tam üyelik
müzakerelerinin ağır aksak ilerlemesinden dolayı AB’ne duyulan
kızgınlık yüzünden bu ülkenin AB, ABD ve NATO’dan uzaklaşarak
kendine doğu sınırlarının ötesinde yeni dostlar aradığını
gösteriyor. Türkiye’nin yeni müttefik arayışları enerji ve
güvenlik politikaları açısından önümüzdeki yılların gündemini
belirleyecek. AB’nin demokratik Türkiye ile Kıbrıs ve Kürt
meseleleriyle ilgili taleplerinde ısrar etmesi yerindedir. Ama
bunun bedeli çok yüksek olabilir. Çünkü Türkiye’nin Avrupa
açısından taşıdığı önem giderek artmaktadır.” |
|
Roma’da yayımlanan İtalyan gazetesi
Corriere della Sera, ‘usulca ilerleyen devrim’ başlığıyla
yayınladığı yorumunda İran’daki protesto gösterilerini ele
alıyor:
“Tahran yönetimini hedef alan
protestolar kitle hareketine dönüştü. Ama, bu kitle farklı bir
kitle. Sansürden kaçırılarak bize ulaştırılan resimler, protesto
eylemlerine katılanları, gençlerin oluşturduğunu gösteriyor. 33
yaşın altındaki İranlıların sayısı 48 milyonu aşıyor. Bununla da
bitmiyor. Taşkınlıklar diğer şehirlerle de yayılmaya başladı.
Göstericilerin daha önce girmeye cesaret edemediği Şii iktidar
sahiplerinin semtleri de artık olaylara sahne oluyor. İktidara
meydan okumanın vardığı nokta, İran’ın usulca bir devrim
geçirmekte olduğunun kanıtıdır.” |
|
Yine İtalyan gazetelerinden La
Stampa da, İran’da değişimin başladığı sonucuna varıyor:
“Tahran rejimi şimdilik güçlü ve
geniş halk kesimlerinden destek alıyor. Ama bir şeylerin
değişmekte olduğu da gözden kaçmıyor. Verilen kayıplara rağmen
muhalefet büyük bir zafer kazandı. Son ayların kanlı baskı
yöntemlerinin başarısızlığa uğramış olması, muhalefetin toplumda
kök saldığını gösterir. İktidardakiler ise iç çelişkilerini
aşamadılar. Ruhban sınıf kısmen muhalefeti desteklerken bir
kısım mollalar ise dini lider Ali Hamaney’in sözünden çıkmıyor.
Geleneksel sağ da, silah endüstrisiyle bütünleşmiş neo
muhafazakarlara cephe alıyor.” |
|
Fransız Le Figaro gazetesi,
İran’ın halk ayaklanmasının eşiğine geldiğini yazdığı yorumunda
şu görüşlere yer veriyor:
“Gösterilerde ölenlerin resimleri
halk ayaklanmasını daha da kızıştıracaktır. Ölülere aşırı sevgi
göstermenin adet olduğu İran’daki her cenaze töreni hükümeti
protesto gösterisine dönüşecektir. Bundan 30 yıl önce Şah’ın
devrilmesine yol açan ve yeniden hissedilmeye başlayan bu
fenomen şimdi de Humeyni’nin varislerini hedef alıyor. ABD’nin
uranyum zenginleştirme programıyla ilgili ültimatomunun dolacağı
gün yaklaştıkça halk ayaklanması da hesaba katılması gereken bir
faktör olmaktadır. Mollaları hedef alan devrimin, İran atom
bombasına kavuşmadan başarıya ulaşması artık ihtimal dışı
değildir.” |
|
Dernieres Nouvelles d'Alsace
adlı Fransız gazetesinin yorumuna geçiyoruz. Yorumda, bir
Amerikan yolcu uçağını havada patlatma teşebbüsünün İslam’a
gölge düşürdüğü dile getiriliyor:
“Suikast teşebbüsü Amerikan hava
limanlarındaki kontrollerin ve bütün Amerikan güvenlik
sisteminin sorgulanmasını gerektirir. ABD’nin bütün dünyaya
yaydığı güvenlik mekanizması delindi. Ama son büyük korku her
şeyden önce yine İslam’ın yerilmesine yol açacak. Fransa
haftalardır burka yasağını tartışıyor. Burkalı kadınlar radikal
dincilerle özdeşleştirilme tehlikesiyle karşı karşıya. Radikal
dinciliğin neyle sonuçlanabileceği maalesef biliniyor. Bu tür
önyargılı kısaltmalar son derece tehlikelidir.” 28/12/2009 DW |
|
|
24.12.2009 - Avrupa
basınından özetler |
|

Bugünkü Avrupa
gazetelerinde birbirinden farklı konular dikkat çekiyor. İran'daki
rejime eleştiriler, ABD-AB ilişkisi ve Çin'de muhalifler hakkında açılan
davalar, yorum konularından bazıları.
Strazburg'da yayımlanan Fransız Dernieres
Nouvelles d'Alsace gazetesi, şu günlerde muhalefetin tekrar
protestolara başladığı İran'ı mercek altına alıyor. Gazete, İran'da
Fransız üniversite hocası Clotilde Reiss hakkında dava açılmasını
yorumluyor ve bu bağlamda İran rejimini eleştiriyor:
"Özgürlüğü seven her insan, Reiss'le ilgili
hukuk komedisi karşısında ancak iğrençlik ve sonsuz bir üzüntü hisseder.
Clotilde Reiss'in kaderi, İran rejiminin rehini olmasından daha çok
diplomatik bir labirentin tutuklusu haline gelmesi açısından iç
karartıcı. Diktatör bir rejimin ilk şantaj denemesi karşısında zayıflık
gösterirsek, Fransa'nın genel olarak Ortadoğu sorunuyla, özellikle de
İran'ın nükleer faaliyetleriyle ilgili açıklamaları dikkate alınmaz,
değer görmez."
Hollanda'nın Trouw gazetesi ise
bugünkü sayısında, ABD Başkanı Barack Obama'nın AB'ye yaklaşımını
inceliyor. Gazete, Obama'nın AB'yi icra yeteneği ve azmine göre
değerlendirdiğini belirtiyor. Yorum şöyle:
"Obama dünya üzerinde değişen güç ilişkilerini ve dengeleri, kendi
gözünde ABD için en iyi olanı yapabilmek amacıyla dikkate alıyor. Bu
bağlamda AB'nin bir kenara itilmesi tehlikesi var. AB Kopenhag'daki
İklim Zirvesi'nde çevre politikası konusunda uzun süreden beri başı
çekmesine rağmen gözardı edildi. ABD, Çin ve gelişmekte olan üç ülke
arasındaki pazarlık bunun rengini verdi. AB, yeni yüzleri, AB Konsey
Daimi Başkanı olarak Belçikalı von Rompuy ile Birliğin Dışişleri Bakanı
hükmündeki Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi İngiliz Catherine
Ashton ile uluslararası arenada kozunu oynayamaz. AB Obama'nın Başkan
olmasını memnuniyetle karşılamıştı. Ancak Obama, Avrupa'yı sergilediği
azme göre yargılıyor."
Luxemburger Wort
gazetesi ise Çinli yazar ve insan hakları
savunucusu Liu Xiaobo'nun yargılanmasını analiz ediyor:
"Çinli ünlü aydın Liu, dünden bu yana yargı
önünde. Suçu, Çin Halk Cumhuriyeti'nde demokrasiyi savunan 'Charta 08'
adındaki bildiriyi hazırlayanlardan biri olarak, düşünce ve inanç
özgürlüğü ile özgür seçimler yapılmasını talep etmek. Çin'de iktidarda
olan Komünist Parti bir milyar nüfuslu ülkede istikrar ve düzenin,
vatandaşların haklarından önce geldiğini belirterek insan haklarını
kısıtladı. Peki Liu'nun talepleri şimdi bunun önünde tehdit mi
oluşturuyor? Demokrasi ve insan hakları hedefiyle hazırlanan 'Charta 08'
başlıklı çağrıya sadece Liu değil 10 bin kişi imza attı. Bu rakam az
görünse de Çin'de gözaltına alınma ya da izlenme tehlikesine rağmen
giderek daha fazla insanın, iktidarla karşı karşıya gelmeyi göze
aldığını gösteriyor."
Federal Yargıtay'ın, kısa adı RAF olan eski
Kızılordu Frarksiyonu adlı terör örgütü üyelerinden Verena Becker
hakkında, 32 yıl önce Başsavcı Siegfried Buback cinayetine adının
karışması nedeniyle çıkarılan tutuklama kararını kaldırması, basında
geniş yer buluyor. Fraktfurter Rundschau gazetesi kararı şöyle
değerlendiriyor:
"Görünen o ki, hâkimler suç işleyen
zanlılar hakkında çok ağır ya da çok hafif kararlar verebiliyor.
Mahkeme, Becker'i serbest bırakma kararıyla, RAF ile devlet arasındaki
anlamsız savaşın geçmişte kaldığını ve bunun için özellikle sert
muameleye gerek olmadığını göstermiş oldu. Bunun bize verdiği mesaj şu:
Hukuk devleti, eski düşmanlarına karşı normal yöntemleri kullanıyor. Bu,
onlara yapılabilecek en büyük jest, kompliman." 24/12/2009 |
|
22.12.2009 - Alman basınından özetler |
|

İran’da dini lider
Muntazeri’nin cenaze töreni sırasında yaşanan rejim karşıtı kitlesel
protesto gösterileri ve Almanya'da Kunduz bombardımanı tartışması, Alman
basınının öne çıkan konuları arasında yer alıyor.
Die Welt
gazetesi, dini lider Hüseyin Ali
Muntazeri'nin cenaze törenine atıfla bulunduğu yorumda “Direniş ölmüyor”
başlığını atmış. Yorumda özetle şu görüşlere yer veriliyor.
“ … İran’daki İslam devrimi liderleri
Muntazeri’nin yeteneklerini biliyor, ancak O’nun esnek aydınlık
kişiliğinden çekiniyorlardı. Başkent Tahran’dan çok uzaktaki Kum kentine
bir anlamda sürgüne gönderilmiş olan ve ev hapsinde tutulan Büyük
Ayetullah Muntazeri, o şartlarda bile, -gittikçe baskıcı bir rejim
haline gelen- İran Yönetimi’ne karşı dini direnişi şekillendirebilmişti.
Ancak Muntazeri’nin ölümüyle birlikte direniş de ölmüyor. Cenaze
törenindeki kitlesel protestolara güvenlik güçlerinin yeniden şiddetle
karşılık vermesi, tam tersine direnişini yaşadığını gösteriyor. Şiiler
bir hafta boyunca matem tutuyor. Hafta sonunda da Aşure Günü idrak
edilecek. Bu günde dini dikta rejimine karşı duyulan nefret ve acılar
öfkeye dönüşebilir. Rejimin korku içinde olması için her türlü sebep
mevcut.”
Süddeutsche Zeitung
gazetesi de aynı konuda “Devrimci Yas”
başlıklı yorumunda, İran’daki rejimin Muntazeri’nin ölümünden sonra da
ondan korkmaya devam edeceğini belirtiyor. Yorumu kısaltarak
aktarıyoruz:
“ … Muntazeri, kendisini de, İran İslam
devriminin lideri Humeyni’yi de yanılmaz kişiler olarak görmüyordu.
Rejimin önde gelen dini liderlerinin hiç yapmayacağını yapıp, hataları
büyük bir geniş yüreklilikle itiraf etmesini bildi. Tahran’daki Amerikan
Büyükelçiliği’nin işgalinin 30.cu yıldönümü konuşmasında, ‘o zamanlar
işgal yönünde görüş bildirmiştim, şimdi aynı şeyi düşünmüyorum, o
girişim bir hataydı’ diyebiliyordu. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın
politikalarını yorumlarken de, ‘evet, nükleer enerji kullanma hakkımız
var, ama başka haklarımızın da olması gerekmez mi’ diye soruyordu.
Birkaç yıl önce bir gazetecinin ‘İslam Devrimi’ni bir kez daha destekler
miydiniz’ sorusu üzerine Muntazeri uzunca düşünüp ve “Hayır” yanıtını
vermişti.”
Kölnische Rundschau
gazetesi de İran’da dini lider Ali
Muntazeri’nin dünkü cenaze törenindeki kitlesel protestolara atıfta
bulunduğu yorumunda, İran’daki muhalif güçlerin direniş hareketini
analiz ediyor. Yorumda şu şatırları okuyoruz:
“ … Devlet terörü, muhaliflerin
öldürülmesi, hapishanelerde işkence uygulamaları… Tüm bunlar İranlıların
özgürlük arzusunu bastıramıyor. Öte yandan İran’daki muhalif güçler
-akılcı davranarak- açıktan direniş göstermiyorlar. Devletin şiddet
kullanma tekeline karşı böyle bir direniş girişiminin başarısız kalacağı
aşikar. Açıktan bir direniş eylemi nihayetinde kan gölüyle sonuçlanır ve
muhalefet güçleri yıllar sürecek bir sarsıntı geçirirdi. İran’da rejim
sallanıyor, ama henüz gidici değil. Sabır gerekiyor. Zaman,
iktidardakilerin aleyhine işliyor.” 22/12/2009 |
|
15.12.2009 - Avrupa
basınından özetler |

Torino’da yayımlanan liberal İtalyan
gazetesi La Stampa, Başbakan Silvio Berlusconi’nin saldırıya
uğramasını ele aldığı yorumunda şu görüşlere yer veriyor:
“Silvio Berlusconi’ye fizikî şiddet
kullanılması, siyasi senaryoyu değiştirmişe benziyor. Düne kadar
kimsenin hayal edemeyeceği mucizevî şeyler oluyor. Berlusconi, en çok
eleştirildiği meclis başkanı Gianfranco Fini ile iki göz iki çeşme
kucaklaşıyor. Muhalefet lideri Pierluigi Bersani, geçmiş olsuna gelerek
elini sıkıyor. Boşanma davası açan eşi, Berlusconi’nin doktorlarını
arayarak yaralı başbakan hakkında bilgi alıyor. Siyasi iklimin son
derece kritik olduğu mesajı İtalyan siyaset sahnesine ulaşmışa benziyor.
Umalım etkisi başbakan hasta yatağından kalktıktan sonra da devam
etsin.”
Varşova’da yayımlanan Rzeczpospolita
adlı Polonya gazetesi ise Berlusconi’nin sol kampanyanın kurbanı
olduğunu öne sürüyor:
“Facebook’daki ‘Berlusconi’yi öldürülelim’
sayfası popülarite rekorları kırmıştı. İnternet kullanıcıları, bu sitede
Berlusconi’yi kiralık katile öldürtmek için para toplamayı öneriyordu.
İtalya’nın solcu sanatçıları sağcı politikacılarla alay etmeyi çok
severler. Ama sevmedikleri politikacıları öldürtme çağrısında bulunmakla
‘sanatçı özgürlüğünün’ sınırlarını aşmış oldular. Böyle kötü şakalar çok
kötü sonuçlar doğurabilir. Sanatçılar ve internet şaklabanları
marifetleriyle gerçek hayat arasında bağlantı kursalar iyi olur. Radikal
sağcılığa hep büyük tepki veren sol, kendi hatalarının bilincine
varmalıdır.”
Sıra Fransız gazetelerinden Le Monde'nin
yorumunda. ‘Blair’in günah çıkarışı’ başlıklı yorumda, eski İngiltere
Başbakanı’nın, ‘Irak’a her halükarda savaş açardım’, şeklindeki sözleri
ele alınıyor:
“Bağdat’ın elinde kitle imha silahı olmuş,
olmamış fark etmez. İngiltere, 2003 yılının Mart ayında Amerikalılarla
birlikte Irak’ı işgal etmeye mecburdu. Tony Blair’in Pazar günü BBC’ye
söylemek istediği buydu. Oysa 1997 – 2007 yılları arasında başbakanlık
yapan Tony Blair, parlamentoya ve kamuoyuna, kitle imha silahları
bulundurduğu için Irak ile savaşmak zorunda olduklarını anlatıyordu.
Hatta Blair, Saddam yönetiminin bu silahları 45 dakika zarfında devreye
sokabileceğini de iddia etmişti. Peki şimdi neden günah çıkarıyor?
Araştırma komisyonunda bilgisine başvurulana kadar bekleyebilirdi.
Herhalde komisyondan önce davranıp inisiyatifi ele almak istiyor. Çünkü
komisyonun araştırmalarına göre, Tony Blair, savaştan on bir ay önce
Teksas’taki çiftliğinde ziyaret ettiği Başkan Bush’a Irak savaşı için
askerî destek sözü vermişti.”
Paris-Normandie adlı Fransız
gazetesinden
aktaracağımız yorum ise ‘Tony Blair ve Irak Savaşı’
başlığını taşıyor:
“Tony Blair ‘Irak’ın kitle imha silahları
bulundurmadığına dair kanıt da olsa, George Bush’un
yanına İngiliz birlikleri verirdim’, diyor. Eski
başbakanın itirafı, herkesin düşünebileceği bir şeyi
teyit ediyor:
Bu
savaşın tek hedefi, Saddam Hüseyin’i alaşağı etmek
ve ABD’nin haçlı seferi hayallerine askerî gerçeklik
kazandırmaktı.”
14/12/2009 |
|
AB ve ABD’nin DTP
kaygısı |
|

Avrupa Birliği, Demokratik Toplum
Partisi'nin (DTP) kapatılmasından dolayı “kaygılı olunduğunu”
duyururken, Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye, tüm yurttaşlarının
siyasi özgürlüklerini geliştirme çağrısı yaptı.
Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) Anayasa
Mahkemesi kararıyla kapatılması uluslararası alanda da yankı buldu.
Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı'nı yürüten
İsveç'in DTP'nin kapatılması üzerine yaptığı yazılı açıklamada Anayasa
Mahkemesi kararı “kaygıyla karşılanan gelişme” olarak nitelendirildi.
Açıklamada ayrıca, “Türkiye'nin üye olmak istediği Avrupa Birliği
Ankara'yı, AB normlarıyla uyumlaştırmak amacıyla siyasi partiler
kanununda değişiklik yapmaya davet etmektedir” denildi.
Gelişmeler yakından izlenecek
Daha önce DTP'nin kapatılması yönünde
atılacak bir adımın Kürtlerin haklarını ihlal edeceği yönünde uyarıda
bulanan AB'nin açıklamasında, "Başkanlık, şiddet ve terörizmi şiddetle
kınarken; siyasal partilerin feshedilmesinin, azami kısıtlamayla
başvurulması gereken istisnai bir önlem olduğunu anımsatır" denildi.
İsveç ayrıca konuya ilişkin gelişmelerin "yakından izleneceğini"
duyurdu.
Ab yetkilisinden 'sabotaj' iddiası
Kapatma kararına Avrupa Parlamentosu'ndan
da tepki geldi. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu (KPK) eş Başkanı
Helene Flautre, DTP'nin kapatılması kararının "demokratik açılıma
sabotaj" anlamına geldiğini savundu. Flautre, yaptığı yazılı açıklamada,
"Bu karar çok ciddi ve Türkiye'de demokratik açılıma sabotaj olarak
değerlendirilebilir" görüşüne yer verdi ve DTP liderlerinin karara karşı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dâhil tüm yasal yolları kullanmalarını
istedi. Flautre ayrıca hükümete siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili
yasal düzenlemelerin reformunda hızlı davranılması ve anayasa reformu
yapılması çağrısını yaptı.
ABD'den temkinli çağrı
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri
Bakanlığı ise konunun Türkiye'nin içişlerine giren bir mesele olduğuna
dikkat çekerek kararın ayrıntılarına ilişkin bir değerlendirme
yapılmayacağını vurguladı. Sözcü İan Kelly tarafından yapılan
açıklamada, Türkiye'den tüm yurttaşlarının siyasi özgürlüklerini
geliştirecek reformlar yapması istendi. ABD, özgürlüklerin
kısıtlanmasında azami dikkat gösterilmesi gerektiğinin altını çizerken,
Türk Hükümeti'ne tüm Türk vatandaşlarının yurttaşlık hak ve
sorumluluklarını yerine getirebilmesini sağlamaya dönük çabalarını
sürdürme çağrısı yaptı.
12/12/2009 |
|
7.12.2009 - Avrupa basınından özetler |
|

Bugünkü Avrupa basınında
Kopenhag'daki iklim zirvesiyle ilgili yorumlar ağırlıkta. Ayrıca
Erdoğan'ın ABD ziyareti de büyüteç altına alınan konular arasında yer
alıyor.
Avusturya’dan Die Presse gazetesi
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington ziyaretini konu alıyor ve
‘Ankara yeni bir yol tuttu’ yorumunda bulunuyor.
“Erdoğan ile ABD Başkanı Obama, 'müttefiklerarası'
bir buluşma yapacak. Ancak Amerika’daki bazı yorumcular, Türkiye’den gelen
konuğun gerçekten de hâlâ bir müttefik olup olmadığı konusunda kuşkularını
dile getiriyor. Erdoğan, geçtiğimiz aylarda ABD’yi incitecek hemen herşeyi
yaptı: İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı ‘dost’ olarak nitelendirerek,
ortak doğalgaz anlaşması imzaladı. Tam da Washington’ın Tahran yönetimine
karşı ambargoyu sertleştirmek için bastırdığı bir dönemde… Ankara, dış
politikada yeni bir yol izliyor. Bundan Amerikalılar ve Avrupalılar da
yararlanabilir. Eğer Türkiye’yi bölgede bir arabulucu olarak
kullanırlarsa. Türkiye, herşeye rağmen Batı’nın ortağı olarak kalması
gereken bir ülke.” 07/12/2009 DW |
|
30.11.2009 - Avrupa
basınından özetler |
|

İsviçre'de yapılan
referandumda halkın büyük çoğunluğunun yeni minare yapımının
yasaklanması yönünde oy kullanması Avrupa basınında geniş yer buldu ve
yorum sütunlarının ağırlıklı konusunu oluşturuyor.
Fransız, “La Croix” gazetesi aynı
referandumun başka bir ülkede düzenlenmesi halinde benzer sonuçlar elde
edileceğine dikkat çekerken şu yorumu aktarıyor:
“Yüksek işsizlik dönemlerinde içe kapanma
yaşanır ve yabancılar tehdit olarak algılanır. Referandumun gözler önüne
serdiği güvensizlik bir çok Müslüman ve Hristiyan'a acı veriyor.
Anlaşılan o ki İsviçre'de minare yerine anlayışsızlığı simgeleyen yüksek
duvarlar inşa edilecek.”
Hollanda'nın “Trouw” gazetesi minare
yapımının yasaklanmasının olası sonuçlarına odaklanıyor:
“İsviçre hükümeti, çok sayıda siyasi parti
ve kilise toplulukları ısrarla bu tür bir yasağın radikal kesimlerin
işine yaracağını vurguladı. Ancak bu uyarı işe yaramadı. Bern Yönetimi
şimdi Arap ülkelerinin ekonomik, uluslararası örgütlerin ise siyasi
yaptırımlarından endişe ediyor. Üstüne üstelik İsviçre toplumunda
kutuplaşma kaygısı da doğdu. İsviçreli piskoposlar şimdiden toplumsal
barışın zedelendiğinden söz ediyorlar.”
Lüksemburglu, “Lüksemburger Wort”
adlı gazete ise “İsviçre siyasi bir depremle sarsılıyor” başlığıyla yer
verdiği yorumda şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Bu kararla birlikte çok sayıda kişinin ölümüne yol açan karikatür
krizine benzer yeni bir krizin yaşanma tehlikesi var mı? Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi er ya da geç bu kararı bozacaktır. Ancak önemli bir
nokta gözden kaçırılmamalı. Avrupa'da dini özgürlükler var ve olmaya da
devam edecek. Aynı hoşgörünün bir çok İslam ülkesinde de hakim olmasını
arzu ederdik.”
Fransız, “Est Republicain”
gazetesinin “irrasyonel korku” başlığıyla yer verdiği yorumda
referandumdan korkunun galip çıktığı belirtiliyor:
“Referandumda, toplumun İslamlaşması
üzerine inşa edilmiş tümüyle manasız bir korku kazandı. Özellikle
Balkanlar ve Türkiye'den gelen ve nüfusun ancak yüzde 5'ini oluşturan
Müslümanların yaşadığı bir ülkede bu tür korkular hayal ürünü olmaktan
öteye geçmiyor.”
İtalyan, “La Repubblica”
gazetesindeki yorumdaysa İsviçre'de ortaya çıkan tablonun Avrupa'da
siyasi bir değişimin gerekli olduğuna işaret ettiği belirtiliyor:
“Popülist ve yabancı düşmanı sağ avantajı
ele aldı. İslamın Avrupa toplumlarına entegrasyonunu dini ve kültürel
çeşitlilik bakımından önemli bulan herkes bu referandum sonucunu dikkate
almalı. Diyalog ve çeşitliliğin kabulü yönündeki çağrılar yaygınlaşan
yabancı düşmanlığı ile mücadele etmeye artık yetmiyor. Avrupa'da birlik,
güvenlik ve özgürlüğün temin edilebilmesi için kamuoyunda pragmatik bir
siyasete ihtiyaç var.” 30/11/2009 DW |
|
30.11.2009 - Alman
basınından özetler |

İsviçre'de yapılan
referandumda halkın büyük çoğunluğunun minare yapımının yasaklanması
yönünde oy kullanması Alman basınında da yankı buldu. Gelişme
manşetlerden verildi,
konu yorum sütunlarında
ağırlıkla yer buldu.
“Die Welt”
gazetesinde “İslam korkusu” başlığıyla kaleme alınan yazıda şu yorum
yapılıyor:
“İsviçre'de minare yapmanın yasaklanması
yönündeki karar, doğru soruya yanlış cevap veriyor. Avrupa'da cami
yapımına karşı çıkanlar, bazı Müslüman ülkelerde kilise inşa etmenin
yasak ya da çok zor olduğuna dikkat çekiyor. AB haklı olarak Türkiye'nin
bu tutumunu AB üyeliği açısında bir engel olarak görüyor. Bununla
birlikte Batı ancak din özgürlüğünü ciddiye aldığını ortaya koyduğu
takdirde inandırıcı olabilir. Referandum sonucu Avrupa'da İslam
korkusunun ne denli kökleştiğini ve bunun siyasi elitler tarafından
yeterli düzeyde ciddiye alınmadığını gözler önüne seriyor.”
Yine Almanya'nın önde gelen gazetelerinden
“Süddeutsche Zeitung” gazetesi de İsviçre'deki referandum
sonucuna ışık tutuyor ve “İsviçre için feci sonuç” başlığıyla şu
değerlendirmeyi aktarıyor:
“Bu yasak Avrupa'nın başka hiçbir ülkesinde
yok. ‘Minare yapımı yasaktır' ifadesi artık Anayasa'da yer alacaksa bu
sadece Anayasa'ya aykırılık teşkil etmeyecektir. Aynı zamanda din
özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı da ihlal edilmiş olacaktır. İsviçre aynı
zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal etmiş olacak ve
İsviçre'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayet edilmesi de
gecikmeyecektir. Ve orada da İsviçre açısında utanç verici bir karar
çıkacak hatta bu ülkenin Avrupa Konseyi'nden atılması tehdidini içeren
kararlar da bunu izleyecektir. Şimdi özellikle İslam dünyası yoğun tepki
gösterecektir. En büyük hata İsviçre'nin bu tepkiler üzerine daha da
sertleşmesi olacaktır. Çünkü aslında İsviçre, kalbinin derinliklerinde
dünyaya açık ve liberal bir ülkedir.”
“Frankfurter Allgemeine”
gazetesinin “İsviçre bilmecesi” başlığıyla yer alan yorumundaysa,
hoşgörülü olmakla övünen İsviçrelilerin minare yapmanın yasaklanması
yönünde neden oy vermiş olabileceği irdeleniyor:
“Minare karşıtlarının bu denli başarı
sağlamasının bir nedeni, taraftarlarını daha etkin bir şekilde harekete
geçirmiş olabilmelerinde yatıyor. Özellikle İsviçre'nin kırsal
bölgelerinde yasaktan yana oy kullananlar oldu. İsviçre'de nüfusun yüzde
beşine tekabül eden Müslümanlar ülkeye gayet iyi bir şekilde entegre
olmuş durumda. Müslümanlarla yaşanan sorunların minarelerin yasaklanması
yoluyla çözümlenmesi de mümkün değil. Kosova'dan gelen göçmenlerle
yaşanan sorunlar doğrudan din konusuyla ilişkilendirildi. Bu referandum
sonucu Almanya'da referandumun popülist yönünü küçümseyen herkesi bir
kez daha düşünmeye zorlamalı.”
Berlin'de yayımlanan “Tagesspiegel”
gazetesi de yorum sütununda referandum sonucunu ağır ifadelerle
eleştiriyor:
“Sonuç, şok ve siyasi depreme yol açtı.
Aydınlanmanın gerisine düşülmüş ve akıl ve bilgiye büyük bir darbe
indirilmiştir. Danimarkalı ve Hollandalı İslam düşmanları İsviçre'de
kendi tezlerine destek bulmuştur. Bu kararla birlikte, İsviçre'nin
uluslararası alandaki imajı büyük zarar görürken, ülke içinde de ciddi
bir zehirlenme yaşandığı gözlemlenmektedir.”
“Neue Osnabrücker Zeitung”
gazetesi ise referandumun demokrasilerde oynadığı role odaklanıyor:
“İsviçreliler bu kadar güçlü bir
demokraside “popülizmin” nasıl büyük bir tehlike olabileceğini ortaya
koydular. Minarelerin yasaklanması öngören referandum sonucu bir şeyi
çok açıkça gösteriyor. Aydınlanma ve hoşgörü her gün yeniden savunulması
gereken değerlerdir. İsviçre ve hatta Almanya gibi ülkelerde bile bu
böyledir.” 30/11/2009 DW |
|
Başbuğ savunma pozisyonuna geçti |
|

The Economist, 'AKP hükümetini devirmeye yönelik gizli planlarını
ortaya çıkartan bir dizi skandal, Başbuğ’un savunma pozisyonuna
geçmesine neden oldu' diye yazdı.
Türk hükümetinin Kürt sorununu çözmek için
bildiğinden şaşmayarak, muhalefetin “ihanet” ithamlarına kulaklarını
kapatarak “cesur hamleleri” sürdürdüğünü belirten İngiliz dergisi,
“Türkiye ile isyancı Kürtleri arasındaki barış her zamankinden daha yakın
gibi görünüyor” yorumunu da yaptı.
Buna karşın dergi, “Gerçekten, hükümetin Kürt
politikası risklerle dolu” diyerek PKK’nın kentsel teröre dönmesi
olasılığının bulunduğunu, bunun da “generallere, azalan nüfuzlarını
yeniden güçlendirmek için bir bahane sağlayabileceği” görüşünü de dile
getirdi.
The Economist dergisi son sayısında Türk
hükümetinin “Kürt Açılımı”na ilişkin analizinde hükümetin bildiğinden
şaşmayarak Kürt sorununun çözümüne yönelik çabalarını sürdürdüğünü
kaydetti.
Dergi “Muhalefetin ‘ihanet’ ithamlarına
kulaklarını kapatarak Türkiye’nin iktidarındaki Adalet ve Kalkınma
Partisi, uzun bir süreden beri devam eden Kürt sorununa son vermek
amacıyla cesur hamleleri sürdürüyor” yorumunu yaptı.
Böylece, “Türkiye ile isyancı Kürtleri
arasındaki barış, her zamankinden daha yakın gibi görünüyor” diyen dergi,
AKP’nin, taş atan çocukları ile ilgili olarak hazırladığı yasal
düzenlemelerin, PKK’nın kolayca saflarına dahil ettiği, genç işsiz
Kürtlerin radikalleşmesini önlemeye katkı yapabileceği dile getirildi.
IRAKLI KÜRTLERLE İLİŞKİLERDE “DRAMATİK” DÖNÜŞÜM
Bu adımın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Erbil ziyaretinin
ardından atıldığına dikkat çekilen analizde Davutoğlu’nun Erbil’de bir
konsolosluğun açılacağını duyurduğu, “dramatik” bir dönüşüm yaşandığı
kaydedilerek “Daha kısa bir süre önce Türk generalleri, Kürt bölgesini
işgal etmekle tehdit ediyorlardı ve Sayın Barzani, karşı koymaya yemin
ediyordu” denildi.
İngiliz dergisi, Kuzey Irak’taki 3-5 bin kadar PPK’lının, bölgedeki
üstlerinden çıkarılması için “hayati” önem taşıdığını belirttiği yazıda
“barış grubu”nun Türkiye’ye gelişine ve buna gösterilen tepkilere de
dikkat çekti.
ERGENEKON NEDENİYLE BAŞBUĞ SAVUNMA POZİSYONUNA GEÇTİ
İnsan hakları savunucusu avukat Sezgin Tanrıkulu’nun “Türkler ile
Kürtler arasında büyüyen duygusal ayrışma, bir coğrafi bölünmeye yol
açmasının gerçek riski var” sözlerini de aktaran dergi, Ergenekon
davasında bazı generallerin de yargılandığına dikkat çekerek şu yorumu da
yaptı:
“Gerçekten, hükümetin Kürt politikası risklerle dolu çünkü PKK, kentsel
teröre dönebilir. Bu da, generallere, azalan nüfuzunun yeniden
güçlendirmek için bahane sağlayabilir. Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral
İlker Başbuğ, hükümetin, daha yumuşak Kürt politikasına genel olarak
destek veriyor. Ordunun, AK hükümetini devirmeye yönelik gizli planlarını
ortaya çıkartan bir dizi skandal, onu (Başbuğ’u) savunma pozisyonuna
geçmesine neden oldu.
PKK LİDERLERİ İÇİN NORVEÇ VE AVUSTRALYA GİBİ SEÇENEKLER
The Economist, Abdullah Öcalan’ın da yapılan çabaları desteklediği
gibi göründüğünü kaydederken de, “Türk yetkilileri ile işbirliğinin
Öcalan’a, bulunduğu cezaevinden PKK’ya komuta etmeye devam etmesi
olanağını sağladığı” iddiasına da yer verdi. Öcalan’ın talimat vermesi
halinde PKK’lıların silahlarını bırakacakları da öne sürülen yazıda Iraklı
Kürtlerin, Kuzey Irak’da doğan PKK’lılar için af sağlamaktan söz
ettikleri, Suriye’nin de benzer bir adım atabileceği belirtildi.
Üst düzey PKK kadrolarının nereye
gönderileceği düşünüldüğü, seçeneklerin arasında Norveç ve Avustralya’nın
da bulunduğu kaydedildi.
“ŞİKAYETLER GİDİRİLMEZSE YENİ SİLAHLI GRUPLAR ORTAYA ÇIKAR”
The Economist, PKK’nın dağılması halinde bile hükümetin yürüttüğü
kampanyanın arkasındaki şikayetleri de ele alması gerektiğini aksine yeni
silahlı grupların ortaya çıkacağını vurgularken de hükümetin üzerinde
durduğu, Kürt köylerinin adlarının iadesi ve özel Kürtçe tv kanalları gibi
bir takım adımlara dikkat çektikten sonra “Hükümet için en zor iş belki,
bu girişimlerin, sadece Kürtler için değil, tüm etnik köken ve inançlardan
Türk vatandaşları için de tasarlandığını göstermek olacak” görüşünü de
yerine getirdi. (Vatan) 13/11/2009 |
|
13 Kasım 2009 Basın
Özeti |
|
Haftalık Economist dergisi,
Türkiye'de hükümetin
büyük tartışma yaratan
Kürt açılımınını
irdeleyen bir makaleye yer veriyor.
Adalet ve Kalkınma
Partisi hükümetinin muhalefetin ''ihanet'' suçlamalarına kulağını tıkamış
bir şekilde, Kürt sorununu çözmek için cesur hamleler yaptığını kaydeden
dergi, yaşanan sarsıcı tartışmalara karşın Türklerle Kürtler arasında
barışa hiç olunmadığı kadar yaklaşıldığı görüşünde.
Economist açıklanan ilk
adımlardan birinin PKK'yla ilintili suçlardan haklarında dava açılan ya da
mahkum olan çocukların cezalarının azaltılmasını ya da ertelenmesini
öngörecek bir düzenleme olduğunu kaydediyor.
Bu düzenlemenin işsiz
Kürt gençlerin radikalleşmesini önlemesi ya da PKK'ya katılmalarının önünü
kesmesinin amaçlandığına işaret ediyor.
Dışişleri Bakanı Ahmed
Davutoğlu'nun geçtiğimiz haftalarda Iraklı Kürtlerin yarı-bağımsız
devletlerini ziyaret ettiğini hatırlatan Economist, daha kısa süre
öncesine kadar Türkiye'de generallerin Kuzey Irak'ta Kürtlerin
kontrolündeki bölgeyi işgal etme tehdidi; Barzani'nin ise ''biz de
kendilerine karşı savaşırız'' sözlerinin ardından bu ziyaretle yaşanan
dönüşümün çarpıcı olduğuna dikkat çekiyor.
Ancak bu açılım
politikasının ülke genelinde tepki yarattığını, bu tepkinin son örneğinin
de Diyarbakırspor'un bazı maçlarında görüldüğünü kaydeden Economist, şöyle
devam ediyor:
''Diyarbakır'dan insan
hakları avukatı Sezgin Tanrıkulu'na göre, duygusal ayrışmanın coğrafi
bölünmeye yol açma riski, ciddi. Gerçekten de hükümetin Kürt politikası
risklerle dolu. Örneğin PKK'nın kent terörüne geri dönmesi, generallere
zayıflamakta olan nüfuzlarını yeniden öne çıkarma bahanesi verecektir.''
''Genelkurmay Başkanı
Orgeneral İlker Başbuğ, halihazırda yumuşak Kürt politikasına genel
çerçevesiyle destek veriyor. Ordunun hükümeti devirme planları yaptığını
ortaya çıkaran skandallar kendisini savuna pozisyonunda kalmaya itti.''
Economist makalesinin
sonunda da, hükümetin önündeki zorlu görevin, Kürt açılımının yalnızca
Kürtler için değil, bütün etnik kökenlerden ve her mezhepten Türk
yurttaşları için tasarlandığını göstermek olacağını vurguluyor.
Afgan stratejisi
savaşı
Gazetelerde Amerikan
Başkanı Barack Obama'nın haftalardır beklenen Afganistan stratejisini
açıklayamadan dokuz gün sürecek Asya turuna çıkmış olması geniş şekilde
irdelenen başlıklardan birisi.
Independent, Obama'nın
danışmanlarının Afgan stratejisi konusundaki uzlaşmazlıklarını bir savaşa
benzetmiş.
Yeni stratejinin
gecikmesinin en önemli nedenlerinden birinin de, Afganistan'daki Amerikan
Büyükelçisi Karl Eikenberry'nin ''son dakikada Beyaz Saray'a 'Afganistan'a
ek asker göndermenin iyi fikir olmadığı' mesajı göndermesi ve bu uyarının
da basına sızması'' olduğuna dikkat çeken Independent, üst düzey
diplomatın bu müdahalesiyle Afganistan'daki uluslararası gücün komutanı
General Stanley McChyrstal'la doğrudan çatışma riski aldığına işaret
ediyor.
Gazetenin aktardığı
ayrıntılara göre McChrystal'ın yardımcıları, büyükelçiyi kendilerine pusu
kurmakla ve arkalarından dolap çevirmekle suçlamış. Peki Obama'ya önerilen
planın ayrıntıları ne?
Bu
sorunun yanıtı Guardian'ın manşetinden duyurduğu haberde:
Guardian ''dört
alternatif plan var Obama'nın masasında'' diyor.
''10, 20, 30 ya da
general McChrystal'ın istediği gibi 40 bin asker sevkedilmesi
seçeneklerinden birini tercih edecek Obama.''
Ancak bu konuda kararın
gecikmesi ulusal güvenlik bürokrasisinde tepkiyle karşılanıyor.
Bu tepkileri yüksek
sesle getirenlerden biri de, isyancı hareketlerle mücadele konularında
Amerikan ve İngiliz hükümetlerine danışmanlık yapmış olan David Kilcullen.
Kilcullen Guardian'a yaptığı açıklamada, ''Zaman kaybediyoruz, ya bölgeyi
kontrol etmek için yeterli sayıda askeri sevkederiz ya da çekilmeye
niyetli olduğumuz mesajını uygun bir şekilde veririz'' diyor.
Havayollarının dev
evliliği
Financial Times'ın
manşetinde ise, iki dev havayolu şirketinin birleşme kararına ilişkin
ayrıntılar var.
İngiliz Havayolları
British Airways ile İspanyol devi Iberia, 16 aydır süren pazarlıkların
sonunda anlaşarak, Avrupa'nın en büyük üçüncü havayolu şirketini yaratmaya
karar verdiler.
Avrupa'nın en büyük iki
havayolu şirketi ise, Lufthansa ile AirFrance-KLM ortaklığı.
Yeni grubun uçak sayısı
419, uçuş noktası sayısı ise 205'e çıkacak.
Her iki şirket de mali
krizden ağır darbe yemiş durumda.
Financial Times hem
British Airways'in hem de Iberia'nın bu yıl içinde zarar beyan etmelerinin
beklendiğini; şirketlerin ikisinin de çalışanlarıyla sorunlu günler
geçirmekte olduklarını anımsatıyor.
Iberia çalışanları
geçtiğimiz günlerde greve çıkmıştı, British Airways çalışanları ise büyük
olasılıkla Aralık ayında iş bırakacak.
Brown'dan daha çok maaş alan BBC yöneticileri
BBC'nin üst düzey
yöneticilerinin maaş ve fatura ettikleri masraf listesi, kurumun
''şeffaflık politikası'' çerçevesinde dün açıklanmıştı.
Times, BBC
yöneticilerinden 37'sinin maaşının Başbakan Gordon Brown'dan daha yüksek
olduğu manşetiyle çıkmış bu sabah.
İngiltere Başbakanı'nın
maaşı yılda 190 bin sterlinin, yaklaşık 300 bin doların biraz üzerinde.
Ancak Times, 300'e
yakın daha alt düzeydeki yöneticinin maaşlarının açıklanmadığını, bunun
ise 'şeffaflık söylemi'ni gölgelediğini kaydediyor. |
|
6 Kasım 2009 Basın Özeti |
ABD’de askeri
üste 13 askerin ölümüyle sonuçlanan saldırı, AİHM’nin dinî
özgürlükler konusundaki kararı ve General Motors’un Opel’i satmaktan
vazgeçmesi Avrupa basınında göze çarpan konuların başında geliyor.
Roma’da yayımlanan
sol liberal La Repubblica gazetesi, ABD’nin Teksas Eyaleti’ndeki
Fort Hood Askeri Üssü’nde cinnet geçiren, yakında Irak’a
gönderilmesi planlanan Müslüman kökenli asker psikiyatrın, 13 askeri
öldürmesini, 30’unu ise yaralamasını yorum sütunlarına taşıyor:
“Terörizmin ve ABD’ne
duyulan öfkenin gölgesinde dünkü saldırı hemen bir terör saldırısına
benzetildi ancak saatler geçtikçe bu ihtimal azaldı. Ülkeyi bir dehşet
sardı. Federal Soruşturma Dairesi FBI saldırının terörist nedenlerle
işlenmediğini dile getirse de, Arap kökenli asker psikiyatr,
soruşturmanın ve polemiklerin bu yöne kayması için gerekli malzemeyi
sağladı.
Saldırı önemli bir
gerçeği gösteriyor: Irak Savaşı’nın başladığı tarihten bu yana yedinci
kez bir Amerikan askeri, bir başka Amerikan askeri ya da askerlerini
öldürüyor. Bu neredeyse gündelik hayatın bir parçası oldu.”
Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin dinî özgürlükler konusunda aldığı son karar, Avrupa
basınında konu olmaya devam ediyor. Mahkeme, okul dersliklerinde haç
işaretleri bulunmasının "öğrencilerin din özgürlüğünü ihlal" niteliği
taşıdığına hükmetti. İspanyol El Pais gazetesinin konuyla ilgili
yorumu şöyle:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
İtalya ve Almanya’daki Katolik bölgelerinde
tepki çeken kararının çok büyük bir anlamı var. Bu karar Avrupa’daki
hükümetlere, yasaları yapanlar olarak, insan haklarıyla ilgili konularda nasıl
hareket etmeleri gerektiğini gösteriyor. Yasalar yapılırken, bunların politik ve
ideolojik olarak farklı biçimde yorumlanması mümkün olamaz. İtalyan hükümeti,
haçın dini anlamını önemsemeyerek, bunun hümanizm yönünü göstermeyi denedi. Bu
onların işine yaramadı. Hakimler haçın dini bir sembol olduğuna dikkat çekerek,
okullarda çoğulcu ve çok yönlü eğitimin önünde engel, devletin din ya da
mezheplerle ilgili konularda tarafsız olmasını öngören prensibi de ihlal
ettiğine hükmetti.”
06/11/2009 |
|

Guardian manşetindeki özel haberde Birleşmiş
Milletler'e bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na ait gizli bir
belgeye dayanarak İran'ın gelişmiş bir nükleer savaş başlığı modelini
denediğini yazıyor. Haberde bu yönde kanıtlar bulunması ardından kurumun
Tahran'dan açıklama istediği belirtiliyor.
Habere göre, ABD ve İngiltere'de böyle bir
teknolojinin varlığı bile devlet sırrı kapsamında. Ancak Atom Enerjisi
Kurumu'nun elindeki bir dosya, İranlı bilim adamlarının bu tasarım
üzerinde deneyler yapmış olabileceğine işaret ediyor. Bu gelişmenin,
İran'ın nükleer programıyla ilgili gerilimin bir an önce sona erdirilmesi
gerektiğini ortaya koyduğunu belirten Guardian şöyle devam ediyor:
"Bu gelişmiş teknoloji, eski modellere
kıyasla daha küçük ve basit savaş başlıkları geliştirilmesini sağlıyor. Bu
teknoloji, savaş başlıklarının çapını küçültüyor ve füzelere başlık
yerleştirilmesini kolaylaştırıyor.
Batılı bir nükleer uzman, bu aşamada İran'a
bu teknolojiyi kimin sağladığı sorusunun önem kazandığına dikkat çekiyor."
06/11/2009 |
|
03.11.2009 - Avrupa
basınından özetler |
|
Avrupa gazetelerinde bugün ön plana çıkan
konu, Afganistan’da ikinci tur seçimlerin iptal edilmesi ve Devlet Başkanı
Hamid Karzai’nin seçim zaferinin onaylanması.

Basın özetlerimize İspanyol basını ile
başlıyoruz. Sol liberal eğilimli El Pais gazetesi, Afganistan’da
yaşanan gelişmeleri şöyle değerlendiriyor:
“Hamid Karzai’nin devlet başkanlığının
onaylanması, Afganistan’da siyasetin çok daha fazla saçma bir durumda
olduğu anlamına geliyor. Karzai, eksik bir meşruiyetle seçim zaferi elde
etmesi sonucunda ise siyasi çizgisinde radikal değişiklikler yaparak
kadrosunu değiştirmeli ve aynı zamanda yolsuzluklara da son vermeli. Ancak
bununla birlikte tüm olumsuzlukları yedi yıldır görmezlikten gelen
Karzai’nin reform yapmak için harekete geçeceği konusuda kuşkular var. El
Kaide ve Taliban için ise Karzai’nin devlet başkanlığının onaylanması
birinci sınıf bir propaganda silahı. Zira İslamcı fanatiklerin gözünde,
kararlılıkla karşı koydukları demokratikleşme süreci pratikte
başarısızlığa uğradı."
İsviçre’nin Zürih kentinde yayımlanan
Tages-Anzeiger gazetesi de ABD’nin Afganistan’daki tutumunu
eleştirerek şu analize yer veriyor:
“Afganistan’ın artık eskimiş yeni bir devlet
başkanı var. Ancak Karzai, meşruiyeti tartışmalı bir devlet başkanı.
Seçimlerin ilk turunda halkın sadece altıda biri Karzai için oy kullandı.
Ancak seçim günü Afgan halkının büyük bir çoğunluğu Taliban’ın olası
saldırılarından korktuğu için sandık başına gitmedi. Bu, başka ülkelerde
hükümetin izole edilmesi için yeterli olabilirdi. Ancak Afganistan’da öyle
olmadı. Zira orada başka bir alternatif yok. Afganistan’da Amerikan
kriterlerine göre bir demokrasi geliştirilemeyecek, çünkü Washington zaten
bunu istemiyordu. Bu durum, Bush hükümetinin sonunu getirmişti, ancak
Barack Obama yönetimi de Afganistan’da hiçbir şey yapmıyor.”
Fransa’nın günlük gazetelerinden Le Monde ise uluslararası toplumun
Afganistan’ı yalnız bırakmaması gerektiği görüşünde. Gazetede şu satırları
okuyoruz: “Bu dokunaklı tiyatro gösterisi karşısında Afganlar derin bir hayal kırıklığı
içinde. Siyasetin felce uğraması, ülkenin daha kötü bir başlangıç yapmaya razı
olmasına neden oldu. Ancak şimdi, Taliban’a kapılar ardına kadar açılmadan önce,
acilen birşeyler yapmak gerekiyor. Afganistan’ın terk edilmesine ve artan hayal
kırıklıklarının umutsuzluğa kapılmak için bir bahane olarak kullanılmasına izin
vermeyeceğimizi tekrar tekrar vurgulamamız gerekli. Afganların kaderlerine terk
edilmeleri ve bağnazlıkla bağdaştırılmalarına karşı sesimizi daha güçlü
çıkarmalıyız. Uluslararası toplum, sivil güçlerle birlikte zengin yeteneklere
sahip olan Afgan toplumuna yeniden yapılanma için destek olmalı. Afganistan’ın
umutsuzluğa düşmesine izin vermemeliyiz.” |
|
'Türkiye ve Orta Doğu' |
|

Economist, Türkiye'nin son yıllarda özellikle Orta Doğu ülkelerinde etkin rol
oynama çabasını 'Türkiye ve Orta Doğu' başlıklı bir makalede irdeliyor.
Economist, Türkiye'nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleriyle
ticaret hacminin son yedi yılda yedi kart artıp 31 milyar dolar düzeyine
geldiğini yazıyor. Ayrıca kuru incirden televizyon dizilerine kadar Türk
mallarının on yıl öncesine kadar gözükmedikleri Cezayir'den Tahran'a uzanan bir
coğrafyada, her yerde görülmeye başlandığını belirtiyor.
Türkiye'deki değişiklikler
Bu pragmatik diplomasinin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından şevkle
izlendiğini belirten dergi, bu değişimin Türkiye'deki önemli değişikliklerden
ayrı düşünülemeyeceğini yazıyor.
Dergi, 'Kısmen Avrupa Birliği'nin taleplerini karşılamak için yapılan reformlar,
iktidari tehdit saplantılı generallerden sivil kurumlara ve Türkiye'nin Batı'ya
bakan ticari ve entellektüel başkenti İstanbul yerine Anadolu'da yerleşik
Müslüman seçkinlere bıraktı.' diyor.
Bölgedeki güç boşluğu
Economist, bölgedeki güç boşluğunun da Türkiye'nin daha yumuşak yaklaşımının
başarılı olmasındaki bir diğer neden olduğunu belirtiyor.
Dergiye göre önde gelen Arap ülkeleri Mısır ve Irak artık eskisi kadar etkili
değil ve Amerika'nın nüfuzu da Irak'ta yaşananlar nedeniyle azaldı.
Economist, çoğu Arap'ın da İran'a karşı ılımlı bir denge unsuru ve Batı'ya
açılan bir pencere olarak görmeleri nedeniyle, Türkiye'yi olumlu karşıladığını
belirtiyor.
Türk yetkililerin Türkiye'yi kullanışlı bir köprü, bölgesel bir barış gücü ve
İslam'la birlikte yaşayabilecek bir demokrasi modeli olarak sunduğunu belirten
dergi, Batılı ülkelerin de genel olarak bu görüşe katıldığını ve Türkiye'nin
doğu'ya kayışına karşı çıkmadıklarını söylüyor.
'Batı'nın tavrı değişebilir'
Ancak dergi, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olma umudu ölür ve Ankara İran'a
baskı girişimlerinin önünde bir engel gibi görünürse, bu yumuşak tavrın
değişebileceğini kaydediyor.
Türkiye'nin doğuya yönelmesi nedeniyle
şimdiden bazı bedeller ödemeye başladığını söyleyen dergi bunun en açık
örneğinin İsrail'le ilişkiler olduğunu ifade ediyor.
Türk yetkililerin İsrail'le ilişkileri koparma niyetinde olmadıklarını
söylediğini vurgulayan Economist, buna karşın Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bir
danışmanının 'Biz İsrail'le ilişkilerimizi Orta Doğu sorunundaki ilerlemeye
bağlıyoruz. Batı da bunu yapmalı.' dediğini yazıyor.
30/10/2009 |
|
Economist’in PKK
yorumu 23/10/2009 |
|
Economist
dergisi, bu haftaki
sayısında PKK'nın cezaevindeki lideri Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla
Kandil ve Mahmur mülteci kamplarından 34 kişinin Türkiye'ye gelmesini
konu alıyor:
“Bu adım, Türkiye, Amerika, örgüt
üyelerinin üslendiği dağlık bölgenin kontrolünü elinde tutan Iraklı
Kürtler ve büyük olasılıkla PKK arasında bir yıldır süren gizli
görüşmelerin ardından geldi.
“Türkler ve Iraklı Kürtler, aralarındaki
anlaşmazlığı bir kenara bırakıyorlar. Türkiye, bugünlerde Iraklı
Kürtlerin petrol yataklarından petrol ihraç ediyor. Erbil'de ilk
konsolosluğunu açmaya hazırlanıyor. Bunun karşılığında Iraklı Kürtler de
PKK'yı sıkıştırıyorlar.
"Hatta Iraklı Kürt uydu kanalı Kurd Sat,
Türkçe haberlere bile yer vermeye başladı.
“PKK giderek daha fazla tecrit edilmiş
hissediyor kendisini. Bu koşullar altında bir fırsat doğduğunu gören
hapisteki PKK lideri Öcalan da daha fazla taraftarına geri dönme çağrısı
yaptı.
“Tüm bunlar, Erdoğan'ın Kürt açılımıyla
ahenk içinde: Türkiyeli Kürtlerin daha fazla siyasi ve kültürel özgürlük
talebini tatmin etme niyetinde önlemler bütünü.
“Türklerin çoğu, hükümetin girişimini
desteklese de, aynı zamanda çoğu muhalefetin PKK'ya ilişkin şüphelerini
de paylaşıyor.
“Ama güvensizlik karşılıklı. Bazı Kürtler
de isyancıları dağdan indirdikten sonra, Türkiye'nin eski baskıcı
yollara geri dönebileceğinden endişe ediyor. Bu mümkün görünmüyor.
“Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ,
defalarca askeri yöntemlerin, Kürt sorununu tek başına çözemeyeceğini
söyledi. Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu'da hizmet vermiş
birisi olarak, bilerek konuşuyor olmalı.” 23/10/2009 |
|
18 Ekim 2009 Basın
Özeti |
|
Observer
gazetesi, Pakistan'ın
Taliban güçlerine karşı başlattığı operasyonu manşetinden duyuruyor
okurlarına.
Operasyonun 30 bin askerle yürütüldüğüne
dikkat çeken gazete, ilerlemekte olan askerlerin ''sert Taliban direnişi''yle
karşı karşıya kaldıklarını aktarıyor.
Pakistan ordusunun 2001'den bu yana Taliban'a karşı 3 başarısız operasyon
gerçekleştirdiğine dikkat çeken Observer, hedef alınan Güney Veziristan
bölgesinin Amerikan ve NATO güçlerine saldırılar düzenleyen yabancı
militanların en önemli üssü olduğunu vurguluyor.
Gazetenin iç sayfalarında yer alan ve iki tam sayfada işlenen konu ise,
eski Sovyet ordusu ile Amerikan ordusunun Afganistan harekatlarına ilişkin
bir karşılaştırma.
Araştırma özetle, Rus askerlerin Afganistan'a girişinden 30 yıl sonra,
NATO'nun da Sovyet ordusu gibi etnik bölünmeler, yolsuzluk, zayıf
hükümetler, yabancı müdahaleye, modernleştirme çabaları ve devleti
merkezileştirme girişimlerine düşmanca bakan halk kesimleriyle karşı
karşıya kaldığına dikkat çekiyor.
Blair'in AB Başkanlığı'na karşı kampanya
Independent On Sunday
gazetesinin manşetinde ise, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair'in Avrupa
Birliği'nin başkanlığı fikrine ilişkin tartışmalar var.
Blair'in Avrupa Birliği konularındaki eski başdanışmanı Stephen Wall, eski
başbakanın Avrupa Birliği başkanlığının pek de iyi bir fikir
olmayabileceği sözlerine yer veren gazete, ''Wall'ın Blair'in Avrupa
Birliği liderleri arasında uzlaşma yaratmakta yetersiz kalabileceği''
uyarısında bulunduğunu aktarıyor.
Avrupa Birliği Başkanlığı, Lizbon anlaşmasının yürürülüğe girmesiyle
oluşturulacak bir makam.
Independent on Sunday, Avrupa Birliği genelinde Blair'in olası AB
başkanlığını durdurma kampanyasının da ivme kazandığını vurguluyor.
Şu ana kadar kampanyaya imza verenlerin sayısının 38 bine ulaştığını
aktaran gazete, ama Blair'in başkanlığı fikrinin bahis şirketleriyle
Avrupa Birliği'ndeki bazı liderlerin favorisi olduğuna dikkat çekiyor.
Eski danışmanı Stephen Wall'a göreyse, başkanın daha küçük bir ülkeden
seçilmesi birleştirici bir mesaj olarak algılanabilir.
Ama ''eğer Blair atanırsa'' diyor Wall, ''yetkileri sınırlı bir makam.
Sözgelimi Amerikan Başkanı Obama kendisini arayıp bir şey istese,
verebileceği tek yanıt, '27 ülkenin lideriyle görüşüp ne yapabileceğimize
bir bakalım' demekten ibaret olacaktır'' uyarısında bulunuyor.
Independent on Sunday'in haberinde aktardığı son ayrıntı da, İngiltere
kamuoyunun yüzde 47'sinin de Blair'in adaylığına karşı olduğuna işaret
ediyor. 18/10/2009 |
|
16 Ekim 2009 Basın Özeti |
Times
gazetesi, manşetinde, Birleşmiş Milletler'in
Ortadoğu barış planının tehlikede olduğunu
yazıyor.
Habere göre, İngiltere ve diğer Avrupa
ülkeleri Birleşmiş Milletler'deki kritik bir
oylamada İsrail'i desteklemeyeceği anlaşılınca
ortalık karıştı.
Öfkeli İsrail, Gazze'de geçen yılın sonunda
yürüttüğü operasyonu kınayan raporun Birleşmiş
Milletler İnsan Hakları Konseyi'nde bugün
yapılacak oylamada onaylanması halinde barış
görüşmelerinden çekileceğini bildirdi.
Bugünkü oylamada İngiltere'nin çekimser
kalmasının beklendiğini bildiren Times, İsrail
Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun önceki gece
İngiltere Başbakanı Gordon Brown'u bizzat
telefonla arayarak, rapora karşı çıkmasını
istediğini, Brown'un ise cevaben "İsrail kendisi
soruşturma açsaydı şimdi bu şekilde
eleştirilerle karşı karşıya kalmazdı" dediğini
yazıyor.
'Gerilla savaşı'
Guardian Pakistan'da onlarca
kişinin öldüğü son saldırılar ardından, İçişleri
Bakanı Rahman Malik'in "Düşman gerilla savaşı
başlattı" dediğini öne çıkarıyor.
Gazetenin dış haber yorumcusu
Simon
Tisdall ise "Beyaz Saray Afganistan
konusunda bir türlü ne yapacağına karar
veremezken, komşu Pakistan Amerika ile
ittifakının bedelini çok ağır ödüyor" demiş.
Tisdall, Pakistan'daki Taleban lideri
Hekimullah Mesud'un yakında yayınlanan video
mesajında, "hükümet Amerikan uşağı gibi
davranmaktan vazgeçerse, saldırıları derhal
durduracağız" dediğini hatırlatıyor.
Guardian yazarı Pakistan'da hükümeti
Taleban'a karşı sertleşmeye zorlamanın, bu
ülkede kanlı bir içsavaşı körüklemeye
başladığını Amerika Birleşik Devletlerinin
Afganistan ve Pakistan 'daki çatışmaları
birbirine bağlama stratejisinin iki ülkede de
durumu kötüye götürdüğünü kaydediyor.
'İsrail öfkeli'
Independent gazetesi,
Türkiye ile İsrail arasında, İsrail askerlerini
savaş suçları işlerken gösteren sahneler içeren
bir Türk televizyon dizisi yüzünden çıkan son
diplomatik krizi yorumsuz olarak aktarmış.
Haberde İsrail'in geçen yılki Gazze
operasyonundan bu yana, eski iki müttefikin
ilişkilerinin çeşitli vesilelerle aşırı
gerildiği belirtilerek, Başbakan Erdoğan'ın
İsviçre'de İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'le
tartışması ve son olarak bu hafta yapılması
planlanan NATO hava tatbikatının yine bu
gerginlik nedeniyle iptal edilmesi
hatırlatılıyor.
Galbraith suçlanıyor
Financial Times gazetesine
göre, eski Amerikalı diplomat ve Irak'ın
Kürdistan bölgesinin özerkliğinin
güçlendirilmesinin ateşli savunucularından, aynı
zamanda da "Irak'ın Sonu" kitabının yazarı Peter
Galbraith, Kuzey Irak'da petrol sektörüyle iş
ilişkileri olduğunu kabul etti.
Peter Galbraith "Irak'ın Sonu" adlı kitabında
Kürdistan bölgesi liderlerine, bölgenin doğal
kaynaklarının denetimi üzerinde pazarlıkların
yürütüldüğü 2005 yılındaki Irak anayasası
müzakerelerinde nasıl danışmanlık yaptığını
anlatıyor.
Geçtiğimiz hafta Galbraith'in bölgede ticari
faaliyetlere karıştığı haberi bir Norveç
gazetesi tarafından ortaya atılmış ve
Galbraith'in kurduğu şirketin bölgede faaliyet
gösteren Norveç DNO şirketiyle anlaşmazlık
içinde olduğu yazılmıştı.
Bu haberler Galbraith'in kendisine kişisel
menfaat sağlayacak siyasi tezleri savununken, ne
tür iş ilişkileri içinde olduğunu kamuoyundan
gizlediği yolunda suçlamaları da beraberinde
getirmişti.
Galbraith'in şirketiyle, Norveç DNO petrol
şirketinin arasındaki anlaşmazlığın niteliği
açıklanmış değil.
Ama Financial Times'ın adını vermeden
aktardığı kaynaklar, Galbraith'in 2003 yılında
Norveç DNO şirketine, Kürdistan'a girebilmesini
sağlayan müzakerelerde yardımcı olduğunu, bu
sayede Tawke sahasındaki petrollerin işletilmesi
için oluşturulan konsorsiyumda küçük bir
hisseyle yer aldığını, ancak yüzde 55 hisse
sahibi Norveç şirketinin, geçen yıl Kürdistan
hükümetiyle yeni bir anlaşma yapmasıyla
dışlandığını söylüyorlar.
Financial Times Peter Galbraith'ten gelen
açıklamayı da aktarıyor.
Galbraith, Porcupine LP adındaki şirketinin
faaliyetlerinin ayrıntısını tartışamayacağını
ama o yıllarda Kürdistan'da resmi bir
kapasiteyle bulunmadığını ve bölgesel hükümete
danışmanlık hizmetlerini de ücretsiz olarak
yürütmüş olduğunu söylüyor. |
|
15 Ekim 2009 Basın Özeti |
|

Bugünkü Avrupa
basınında dün açıklanan iki rapor,
AB İlerleme Raporu’na geniş
yer ayrılıyor.
Viyana’da yayımlanan muhafazakar
Die Presse gazetesi 2009
İlerleme Raporu’nu ve Birliğe aday ülkelerden Türkiye’yi
mercek altına alıyor:
„Türkiye hem hukuk sisteminde yaptığı değişiklikler, hem
de toplumun bakış açısındaki değişiklikle Batı Avrupa’ya
giderek yaklaşıyor. Günümüzde birçok kurum vatandaşların
hakları için çalışıyor, düşünce özgürlüğünün önünde engel
oluşturan Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi artık
uygulanmıyor, asi generallerin gücü de bastırıldı. Türkiye
bunları kendi başına yapar mıydı? Yoksa AB üyelik
perspektifi mi buna etki etti? Ne Brüksel'de, ne de
Ankara’da Türkiye’nin yakın bir tarihte AB’ne gireceğine
inanılıyor. Ancak Türkiye’de reformlar devam ettiği sürece,
AB de müzakereleri sürdürmelidir. AB bunu hem kendi, hem de
politik ve ekonomik olarak önemli bir partneri olan
Türkiye’deki vatandaşların çıkarı için yapmalıdır.“
Danimarka’nın sağ liberal Jyllands-Posten
gazetesinin aynı konuyla yorumunda ise şu satırları
okuyoruz:
„AB’nin yıllık raporunda Türkiye’nin üyeliği konusunda
yeni bir ayrıntı yok. Bu süreç 1999 yılından beri devam
ediyor. (…) AB ve Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayan
Almanya ve Fransa, Türkiye’nin üye adayı olarak gerekli
talepleri yerine getirmediğini açık ve net biçimde ortaya
koymalı. Türkiye’nin üyeliği konusunda burada sözkonusu olan
bir başka nokta ise Avrupa için çok büyük önem taşıyan
güvenlik ve enerji politikalarındaki sorunlardır.“
Münih’te yayımlanan Alman Süddeutsche Zeitung
birinci sayfadan verdiği haberine „Türkiye AB üyeliğine daha
çok uzak başlığını“ atmış. İç sayfalarda gazetenin Türkiye
muhabiri Kai Strittmatter imzalı yorumda ise şu satırlar
göze çarpıyor:
„Türkiye AB üyeliğine henüz hazır değil. Bu cümle şu
günlerde sık sık duyuluyor. Doğru da. Bunun nedenlerini AB
Komisyonu’nun İlerleme Raporu’nda okumak mümkün. Türkiye’nin
AB’ne üyeliği 15, 20 yıl sürecek. Türkiye'ye sadece bu süre
içinde AB yasa, yönetmelik ve değerlerine uygun biçimde
değişime uğraması şansı verildi. Birlik onu ancak o zaman
içine alacak. Türkiye bu şansı haketti. Bu AB’nin de
kazancına olur. (...) Türkiye 15 yıl sonra 2009’un
Türkiyesi’nden çok farklı olacak. Ekonomisi AB üyesi
ülkelerden çok daha hızlı büyüyor. Gerçek demokrasiye giden
yolda büyük adım atacağına güvenilebilir. Hristiyan Demokrat
bir milletvekili dün ‚Türkiye’nin yapısının AB üyeliğine
uygun olmadığını’ söyledi. Bu son derece saçma. Başbakan
Erdoğan ve Türk demokratların desteğe ihtiyacı var. Avrupa
onlardan bu desteği esirgememeli.“
Avrupa basınında yer bulan bir başka önemli konu ise BM
Gıda ve Tarım Örgütü’nün dün , dünya genelinde açlığın
geldiği boyutu sergileyen rapor. Luxemburger Wort
raporu şöyle değerlendiriyor:
„BM üyesi ülkeler dünya genelinde açların sayısını 2015
yılına kadar yarıya indirme hedefini belirlemişti. Bu hedefi
2000 yılında belirlediler. Ancak dünya genelinde açların
sayısı azalmıyor, tam tersine artıyor. Dünya üzerinde bir
milyar insan, yani her altı kişiden biri açlık çekiyor ya da
sağlıklı beslenemiyor. Birçok neden açlığa gerekçe olarak
gösterilebilir: Afetler, savaşlar, iklim değişikliği, doğum
oranının artması, ekonomik durumun kötüleşmesi, yanlış
yönetim vs. Ancak açlık mukadderat olmamalı. Siyasi irade
olursa, ekonomik krizde görüldüğü gibi, bu soruna da çözüm
yolu bulunabilir. Açlıkla mücadele de en önemli sorun para
değildir. Açlık gibi küresel sorunların, ortak hareket
edilerek hazırlanmış, uygun çözümleri zorunlu kıldığı
giderek daha belirgin biçimde ortaya çıkıyor.“
15/10/2009 |