Hazer.tv    

Financial Times: Türkiye'ye serbest dolaşımsız AB üyeliği

 

Financial Times'ta, Gideon Rachman imzalı Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin ele alındığı bir makale yer alıyor. Başlığı: İkiyüzlülüğe son verin ve Türkiye'yle konuşun.

Makalenin hemen üzerindeki karikatürde, Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan'ın öncülüğünde Türk halkı, ellerinde bavullarıyla, bir hendeğin başında, Avrupa Birliği'ni temsil eden kalenin önünde bekliyor.

Kapısı aralık kalenin burçlarında ise Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron bekliyor.

Gideon Rachman, Türkiye'nin Batı için öneminin, hem Amerikan Başkanı Barack Obama, hem de İngiltere Başbakanı David Cameron'un iktidardaki ilk aylarında Türk parlamentosunda konuşma yapmalarından anlaşılabileceğini söylüyor.

Ancak Ankara'nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İran'a yeni yaptırımlara karşı oy verdiğini ve İsrail ile 'tehlikeli bir şekilde düşmanca' bir ilişkiye sahip olduğunu hatırlatan yazar, bu durumun Batı'da kaygı yarattığını kaydediyor.

Fakat yazar, Türkiye'nin Batı'yla belirsiz ilişkisini asıl temsil eden durumun Ankara'nın Avrupa Birliği'ne girme çabalarındaki durulma olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor;

Türkiye'yle konuşma zamanı geldi

''Türkiye'yle konuşmak, açıkça konuşmak ve meselenin özünü ele almak anlamına geliyor. Ama Avrupa Birliği'nde Türkiye'yle konuşmak yuvarlak ve kaçamak sözlerle eş anlamlı hale geldi. Dolayısıyla belki de bu kez Türkiye'yle gerçekten konuşmanın ve açık olmanın zamanı geldi çattı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması hakikaten harika bir şey. Ama bu olacaksa, yeni bir temel üzerinde olmalı. Türkiye ve Avrupa Birliği arasında insanların serbest dolaşımını içermemeli.''

Rachman, sonuçta kuralların tüm birlik vatandaşlarının aynı haklardan faydalanmasını öngördüğünü hatırlatıyor, ancak Türkiye'nin üyeliği için bu kuralların değişmesi gerektiğini söylüyor.

Türkler için farklı kurallar koymanın haksız ve ırkçı diye kınanabileceğini belirten Gideon Rachman, ''Ancak Türkiye'nin üyeliği, diğer birlik ülkelerine kitlesel göç ihtimalini artırdığı sürece, bunu Avrupalı seçmenlere pazarlamak imkansız olacaktır''diyor.

Serbest dolaşımsız üyelik

Yazar, İngiltere Başbakanı Cameron'un geçtiğimiz günlerdeki Ankara ziyaretinde, Türkiye'nin üyeliğine destek verdiğini ve Ankara'ya kötü davranıldığı için kızgın olduğunu söylediğini hatırlatıyor.

Ancak Gideon Rachman, aynı Cameron'un ertesi gün İngiltere'deki göçmen sayısını keskin bir şekilde düşürme kararlığını tekrar vurguladığını söylüyor ve ''Mantık her ikisini birden yapmasına izin vermiyor'' diyor.

Financial Times yazarı, serbest dolaşım hakkı olmadan da Türkiye'nin üyelikten büyük çıkarları olacağını kaydediyor.

Gideon Rachman'a göre üyelik Türkiye'ye Avrupa Parlamentosu'nda çok sayıda milletvekili kazandıracak ve yasa yapımında da Türkiye'yi büyük ağırlık sahibi kılabilecek.

Ayrıca Ankara'nın Avrupa ortak pazarına girebileceğini, yardımlardan faydalanabileceğini, dış politikada ağırlık sahibi olacağını ve Avrupa Birliği'nin sağlayacağı yasal ve diplomatik korumalardan faydalanacağını kaydediyor.

Yazar son olarak, bu durumda Türk vatandaşlarının seyahatlerinde şimdiye kıyasla büyük kolaylıklar sağlanabileceğini de kaydederek, yazıya şöyle son veriyor;


''Türkiye, serbest dolaşım hakkı olmadan Avrupa Birliği üyeliğini reddedebilir ya da kabul edebilir. Ama en azından bu iyi niyetle yapılmış bir teklif olur.''

24/08/2010

'Türkiye'ye masada daha iyi bir koltuk sunulmalı'

Türkiye'nin Batı'yla ilişkilerinde gelinen son aşama biri Economist dergisi, diğeri de Financial Times'ta olmak üzere iki makaleye konu oluyor bugün.

 

Financial Times yazarlarından Philip Stephens imzalı makalenin başlığı 'Batı, Türkiye'ye masada daha iyi bir koltuk sunmalı'. Makalenin hemen üzerinde yer alan bir karikatürde de bir masanın etrafında oturan Avrupalı liderler, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a oturması için daha küçük bir sandalye gösteriyor. Erdoğan da parmağını 'hayır' anlamında sallıyor.

Philip Stephens makalesine 'Batı henüz Türkiye'yi kaybetmedi.' diyerek başlıyor.

'Türkiye artık, yumuşak başlı, ricacı bir ülke değil. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki pek çok kişi Türkiye'nin ebediyen böyle kalmasını umuyordu.' diyen Stephens, Türkiye'nin canlı ekonomisi ve siyasette kendine artan güveniyle, Batı'nın kendisine biçtiği rolü aştığını kaydediyor.

'Ankara ilişkilerini tamir ediyor'

Türkiye'nin isteyerek yüzünü Doğu'ya döndüğü, Batı demokrasisinden kaçınıp İslamcılığa sarıldığı ve eski Osmanlı topraklarında yeniden liderlik arayışında olduğu senaryosunun revaçta olduğunu kaydeden Stephens şöyle devam ediyor; 'Batı'nın hor davrandığı Ankara, bölgesinde ilişkilerini tamir ediyor. Kendisini bölgesinde göstermek için ekonomik ve diplomatik fırsatlardan yararlanıyor.'

Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates'in Avrupa'yı, Avrupa Birliği üyeliği konusunda ayak sürüyerek Türkiye'yi Doğu'ya itmekle suçladığını hatırlatan Financial Times yazarı, Gates'in özellikle Fransa ve Almanya'nın tavırları konusunda haklı olduğunu, Türkiye'deki en coşkulu Avrupa Birliği yanlılarının bile şevklerini kaybettiğini söylüyor. Ancak Philip Stephens Gates'i de şu sözlerle eleştiriyor;

'Amerikan Savunma Bakanı'nın Türkiye'nin Doğu ve Batı arasında bir seçimle karşı karşıya olduğunu varsayması yanlıştı. Ayrıca Washington'ın son yıllarda Türkiye'yle ilişkileri çok daha iyi yönettiğini ima ederken de, gerçekleri söyleme konusunda biraz ekonomik davranıyordu. Geriye dönüp ilişkilerin kötüleşmeye başladığı anı bulmaya çalışırsak, George Bush yönetiminin, Irak'ın işgalinde Türkiye'yi bir sıçrama tahtası olarak kullanmak için yaptığı amirane talepten daha iyisini bulamayız '

'Bu Türkiye Batı'ya daha yararlı'

Bir zamanlar Batı'ya üye olmanın Washington ne isterse yapmak anlamına geldiğini söyleyen Philip Stephens, Türkiye'nin şimdi, kendi çıkarları, fikirleri ve doğruları olduğunu belirtiyor ve makaleye şu sözlerle son veriyor;

'Çok sayıda Amerikalı ve bazı Avrupalılar için bu sinir bozucu olmaktan da öte bir durum. Tahayyül ettikleri Türkiye, hep kendilerine borçlu olan ve Batı masasında verilecek herhangi bir sandalyeye minnettar bir Türkiye'ydi. Tabi işin ironik yanı, bu yeni, kendine güvenen Türkiye'nin daha önceki uysal haline kıyasla Batı'ya verebileceği daha çok şey var. Bu haliyle Orta Doğu ve Müslüman dünyasında daha çok itibarı var. Batı'nın gerçekten kaybetmemesi gereken Türkiye işte bu.'

Economist dergisinde David Rennie tarafından kaleme alınan Charlemagne köşesinde de, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ve genel olarak Batı'yla ilişkileri üzerinden, Amerikalı siyasetçiler ve akademisyenlerin Avrupa Birliği'ne bakışı eleştiriliyor.

'Türkiye sorunu ırkçılığa indirgenemez'

Amerikan Savunma Bakanı Gates'in açıklamalarını hatırlatan Economist yazarı, Amerikalı Demokrat siyasetçi Howard Dean'in de Avrupalı siyasetçilerin, ülkelerinde artan yabancı düşmanlığını hesaba katıp, aşırı sağ oylar için Türkiye'ye tam üyelik yerine, ayrıcalıklı ortaklık önerdiği görüşünde olduğunu aktarıyor.

Yazar, bir Amerikalı akademisyenin de Türkiye'nin derhal üye yapılması gerektiğini söylediğini anlatıyor ve şöyle devam ediyor;

'Bu şikayetlerde biraz haklılık payı var. Sarkozy ve Merkel gibi liderler, Türkiye'nin uygunluğunu sorguladığında seçmenlerine oynuyorlar. Destekçileri de Türklerin, kulübe girmek için fazla yabancı ya da fazla müslüman olduğunu düşünüyor. Ama Türkiye sorunu ırkçılığa indirgenemez.

'Birincisi Gates, Avrupa'ya Türk diplomasisinin Doğu'ya kayışıyla mücadele etme çağrısı yaparken, Avrupa Birliği üyeliğiyle Washington'un Orta Doğu politikalarına destek vermek aynı şeymiş gibi gösterme riski alıyor. Sonuçta bazı Avrupa ülkeleri, şu anki İsrail hükümetinden gerçekten hoşlanmıyorlar ve İran'a ambargolar konusunda da ikna olmuş değiller. Batı karmaşık bir blok.

'Derhal üyelikten bahsetmek de saçma. Türkiye'nin dostları bile en az 10 yıl süreceğini biliyor. Bazı alanlarda açmaza girildi. Avrupa Birliği bazı müzakere başlıklarını dondurdu. Türkiye de bir Avrupa birliği ülkesi olan Kıbrıs'ı tanımayı reddediyor'.

18/08/2010

16.08.2010 - Avrupa basınından özetler

Bugünkü Avrupa gazetelerinde Pakistan’daki sel felaketi, Slovakya’nın AB tarafından Yunanistan’a yapılacak yardımlara katılmama kararı ve AB’de büyüme oranlarıyla ilgili yorumlar ön planda.

 

İsviçre’de yayımlanan Neue Zürcher Zeitung, Pakistan'daki sel felaketinin ardından afet bölgesindeki durumu değerlendiriyor:

“Dünyanın yardım yapmaya pek gönüllü olmaması dikkat çekici. Görünen o ki, Pakistan radikal İslamcıların kuluçka yuvası olarak o kadar mimlenmiş ki, selin mağdur ettiği afetzedelerin acizliği insanları pek o kadar etkilemiyor. Aslında oradaki insanların kendisinin de bu militanların kurbanı ve çoğunun da aşırı dinci olmadığını söylemek mümkün. 2008’deki son parlamento seçimlerinde militanlara yakınlığıyla bilinen aşırı dinci partiler Taliban’ın kalesi olarak tanımlanan ülkenin kuzeybatısında bile büyük bir yenilgiye uğradılar.”

Avusturya’nın başkenti Viyana’da yayımlanan Die Presse gazetesinin aynı konudaki yorumu şöyle:

“Pakistan’da 20 milyon kişi her şeyini kaybetti. Bu Avusturya’daki toplam nüfusun iki katından da fazla. Devleti böyle bir felaket karşısında bekleyen görevlerse devasa boyutta. Ancak Pakistan Devlet Başkanı Avrupa’ya seyahate çıkıp, ailesini Fransa’daki bir şatoda ziyaret etmeyi tercih etti. Kriz bölgelerine gidişi ancak bu tatil dönüşü oldu. Buralardaki incelemeleriyse yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşti. Çünkü çaresiz ve öfkeli afetzedeleri dizginlemek güçtü. Bu da Pakistan’daki elitlerin önceliklerinin neler olduğunu gözler önüne seriyor. Yani her şeyden önce aşiret geliyor. Bunun dışındakilerin sayısı 20 milyonu da bulsa fark etmiyor.”

Slovakya geçen hafta AB’nin Yunanistan’a yönelik yardım fonuna katılmama kararı aldı. Slovakya’nın bu adımı AB Komisyonu’nda yoğun tepkilere neden oldu. Hollanda’da yayımlanan Trouw gazetesinin konuyla ilgili yorumunda şu satırlar dikkat çekiyor:

“Seçim kampanyaları sırasında bu konuya ağırlık vermiş olan Ivetca Radicova şimdi Slovakya’nın başbakanı. Ancak ülkenin bu tutumunun Slovakya’ya uzun vadede ne kadar fayda sağlayacağı şüpheli. Zira AB fil hafızalıdır. Çünkü diğer ülkelerin sırtından kendi ulusal çıkarlarında diretip sadece kendi seçmeninin istediği yönde hareket eden bir AB üyesi bunun ceremesini er ya da geç çeker. AB ve euro bölgesi üyeliğinin birçok faydası olduğu gibi belirli sorumlulukları da var.”

İspanyol El Periodico de Catalunya gazetesiyse "AB ekonomileri arasındaki uçurum büyüyor" başlığıyla yayımladığı yorumunda AB ülkelerindeki büyüme oranlarını mercek altına alıyor:

 “Geçen hafta Alman ekonomisinin ikinci çeyrek dönemde sürpriz bir şekilde yüzde 2,2 büyüdüğünü öğrendik. Almanlar yıllık neredeyse yüzde 3'lük büyümeden bahsediyor. Fransa üç aylık dönemde yüzde 0,6, İspanya ise yüzde 0,2'lik büyüme kaydediyor. Bu rakamlar AB ekonomilerinin ortak bir noktada buluşma hedefinden çok uzakta olduğunu ortaya koyuyor.”

16/08/2010

12.08.2010 - Avrupa basınından özetler

 

Avrupa basınında bugün Pakistan’daki sel felaketi mağdurlarına yapılan yardımlarda Taliban’ın öncü rol üstlenmesi ve Rusya’da söndürülemeyen yangınlar ön plana çıkan konuları oluşturuyor.

Hollanda’nın de Volkskrant gazetesi, Batı’nın Pakistan’daki âfetzedelere yaptığı yardımların işe yarayıp yaramadığını sorguluyor:

“Pakistan hükümeti, kabiliyetsiz ve yolsuzluklara bulaşmış durumda. Batı karşıtlığı yeşeriyor. Görüşlerini silah zoruyla kabul ettirmeye çalışan Taliban, Batı'nın yardımlarını reddediyor. Kapsamlı yardımların sonuç vermeyecek olmasının en önemli sebeplerinden biri de işte bu nedenler. Yardımların yanlış kişilerin eline geçecek olmasından endişe edilmeli. Bu zaten güçlüklerle dolu hayatları sel ile birlikte iyice kötüleşen Pakistanlılar için bu kara bir talih. Bu nedenle uluslararası toplum yardım için etkili bir yol bulmalı. Ancak kapsamlı bir yardım ancak gerçekten güvenlik sağlandığında yapılmalı.”

Fransızca yayımlanan Libération gazetesi ise Rusya, Pakistan ve Çin'deki doğal afetlere dikkat çekerek şu yorumu aktarıyor:

“İklimle ilgili müzakereler hiç olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Rusya'daki yangınlar iklim değişiminin sadece güneydeki bölgelerle uzaklardaki ülkeleri etkilemediğini, Avrupa'yı da etkisi altına aldığını ortaya koyuyor. Yangınlara ya da sel felaketine yol açan etkiler ne olursa olsun hava sıcaklıklarındaki âni değişikliklere hazır olmak durumundayız. İnsanlığın umursamazlığı ve dünyadaki doğal kaynakların israfı Rusya, Pakistan ve Çin'deki durumun kötüleşmesine yol açtı.”

İngiliz The Times gazetesi Rusya'daki orman yangınlarına atıf yaparak Kremlin’deki siyasi güç yapılanmasını mercek altına alıyor:

"John Major, başbakanlığı döneminde yetkisi dâhilindeki gücü kullanmamakla eleştirilmişti. Aynı eleştiri Rusya Devlet Başkanı Medvedev’e de yapılabilir. Yangın felaketi sırasında Medvedev, Kremlin’de otururken, Vladimir Putin en sevdiği öncü rolü üstlendi. Medvedev, liberal, sanayide modernleşmeden ve gelişmeden yana lider rolünü oynasa da bugüne kadar siyasete hâkim değil ve gerçek reformların hayata geçirilmesini sağlayamıyor. Medvedev’in kendi başına güçlü bir lider olduğunu gösterebilmek için iki yılı kaldı. Aynı zamanda sözkonusu olan Rusya’nın demokratik inandırıcılığı.”

İtalya'nın sol liberal gazetelerinden La Repubblica ise Rusya'daki yangınları şu ifadelerle yorum sayfalarına taşıyor:

“Çernobil hayaleti, Rusya ve Doğu Avrupa'nın büyük bir bölümünü tehdit etmek üzere yeniden uyandı. Dün yangınlar, radyasyonla kirlenmiş olan Bryansk bölgesine de ulaştı. İtfaiyeciler yangını kontrol altına almaya çalışıyor. Bölgedeki yetkililer durumun kontrol altında olduğunu savunuyor. 24 yıllık ilgisizlik sonucunda halkın güvensizliği büyüyecektir.”

12/08/2010

Fisk: Arapları öldürdüler, sıra Türkler'de mi?

İngiltere'de yayınlanan ciddi gazetelerin hepsinin manşetinde İsrail'in Gazze'ye yardım götüren gemilere saldırısı var.

  İngiltere gazeteleri

Guardian'ın manşeti, "İsrail kanlı saldırının ardından devlet terörü uygulamakla suçlanıyor" şeklinde.

Haberin ayrıntılarına 5 tam sayfa ayıran gazete, İsrail'in oynadığı kumarın kendisine çok pahalıya mal olacağını savunuyor.

Kastedilen bedel, uluslararası alanda daha da yalnızlaşmak ve Orta Doğu'da hayati önem arz eden halkla ilişkiler savaşını kaybetmek.

Gazetenin Orta Doğu editörü Ian Black'in analizinde de, İsrail'in üzerindeki Gazze ablukasını kaldırma ve Hamas ile temas kurma baskısının artacağı görüşüne yer verilmiş. Ancak Black İsrail'in politikasında pek bir değişiklik olmayacağı görüşünde.

Guardian "Ablukadan Katliama" başlıklı başyazısında ise bir hayli sert bir uslup kullanıyor. Yazı şu satırlarla başlıyor:

"Eğer Somalili korsanlar dün uluslararası sularda 6 gemiye çıkıp 10 yolcuyu öldürse ve onlarcasını da yaralasa, bugün NATO'ya bağlı bir görev gücü Somali kıyılarına doğru yola çıkmış olurdu. Dün Gazze karasularının dışında, uluslararası sularda olanlar korsanların değil İsrailli komandoların işiydi ve bugün İsrail kıyılarına doğru yol alan NATO gemileri olmayacak. Ama belki de olmalı."

İsrail donanmasından gelen, kendilerine ateş açıldığı, linç edilmekten kurtulmak için karşılık verdikleri açıklamasına da tepki gösteriyor Guardian ve soruyor: "Komandolar Filistin yanlısı aktivistlerin ne yapmasını bekliyordu ki? Kendilerini kaptanla köprü üstünde çay içmeye davet etmelerini mi?"

Gazete başyazısını, İsrail'e Gazze ablukasını sona erdirme ve Hamas ile temas kurma çağrısı yaparak noktalıyor.

Financial Times'ın manşeti ise "İsrail küresel tepkiyle karşı karşıya."

Gazeteye göre dünkü olay İsrail'in Türkiye ile ilişkilerini daha da bozmanın yanı sıra, bu ülkenin uluslararası alandaki itibarının daha da zarar görmesine neden olacak.

İlk olarak Avrupa'dan gelen tepkileri hatırlatan Financial Times İsrail'in bu bölge ile ilişkilerinin olumsuz etkileneceğini belirtiyor.

Ancak İsrail'in Avrupa hükümetlerinin tepkisinden çok Avrupa kamuoyunun tepkisinden çekindiğinin altı çiziliyor. Bazı İsrailli siyasetçi ve askerlerin uluslararası hukukun ihlali suçlamasıyla tutuklanmak ya da protesto edilmek korkusuyla zaten Avrupa'ya gitmek istemediklerini hatırlatan gazete, dünkü saldırının ardından Madrid ya da Londra gibi başkentlerde pek de dostane karşılanmayacaklarını belirtiyor.

İsrail'in yardım gemilerine saldırısının ABD'de memnuniyetsizlik yaratan tarafının ise başka olduğunu savunuyor Financial Times. Obama'nın İran üzerindeki baskıyı arttırmak gibi daha önem verdiği konular ile ilgilenmek yerine, İsrail saldırısının yarattığı bu diplomatik krizle uğraşmak zorunda olacağı belirtiliyor.

Gazete başyazısında ise, "İsrail denizde boğuldu" başlığını kullanmış ve tıpkı Guardian gibi İsrail'i korsanlık yapmakla suçlamış. Yazıda Orta Doğu Dörtlüsü ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne çağrı yapılarak, İsrail'e artık çok ileri gittiğinin açıkça söylenmesi talep ediliyor.

Times gazetesi "Açık denizlerde ölüm" manşetiyle çıkmış.

Gazete başyazısında, İsrail'in yardım gemileriyle ilgili tutumunu, Gazze'ye kaçak yollardan silah sokulması endişesiyle açıklıyor.

İsrail'in bunu engelleme hakkı olduğunun altını çizen satırları ise, seçilen yöntemin yanlış olduğunu vurgulayan şu sorular takip ediyor:

"Komandoları helikopterden indirerek onları saldırı tehlikesine açık hale getirmek mantıklı mıydı?"

"Türk vatandaşlarını hedef alarak, bir zamanlar yakın siyasi ve askeri ilişkilere sahip olunan Müslüman bir komşuyla ilişkileri daha da bozmak siyasi açıdan zeki bir adım mıydı?"

"Okul çocukları için boya kalemi, hastaneler için ilaç, bombaların yıktığı evlerin tamiri için çimento taşıyan gemileri engellemeye çalışmak halkla ilişkiler açısından iyi bir fikir miydi?"

Independent'ın manşeti: "İsrail'in hücumbot diplomasisi küresel öfkeye neden oldu."

Gazetenin deneyimli Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn'ün kaleme aldığı analizde ise, İsrail'in müdahalesinin Türkiye ile ilişkilere büyük darbe indirdiğinin altı çiziliyor. Cockburn yazısını şu satırlarla noktalıyor:

"Türkiye şu anda Orta Doğu'da, geçmişte olduğundan çok daha hayati bir müttefik. Amerikan askerlerinin daha rahat bir şekilde çekilmesine yardımcı olarak, Irak'ta kritik bir rol üstleniyor. Üstelik Ankara'nın İsrail ile ittifakı, Amerika'nın Orta Doğu politikasının en önemli payandalarından biri olmuştur."

"Türk Dışişleri Bakanı daha önce, yardım filosuna müdahalenin geri dönülmez sonuçlar doğuracağını söylemişti. Galiba bu diplomatik klişe ilk kez doğru çıkacak."

Patrick Cockburn böyle derken, Independent'ın bir başka deneyimli ismi, Robert Fisk ise zehir zemberek bir yazı kaleme almış.

Dünya liderlerinin dünkü olaylarla ilgili açıklamalarını yetersiz buluyor ve eleştiriyor Fisk. Beyaz Saray açıklamasını korkak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'u ise gülünç olarak niteledikten sonra, İngiltere Başbakanı David Cameron'ı sessiz kalmakla suçluyor.

Fisk'in, "Politikacılarımız nerede? Bu noktaya nasıl geldik?" sorusuna yanıtı ise şöyle:

"Belki de hepimiz İsrail'in Arapları öldürmesine alıştık. Belki de İsrail Arapları öldürmeye alıştı. Şimdi de Türkleri öldürüyorlar. Ya da Aprupalıları. Son 24 saatte Orta Doğu'da birşeyler değişti ve İsrailliler -bu katliama verdikleri son derece aptalca tepki düşünüldüğünde- olan biteni kavrayamamış gibi görünüyor. Dünya artık bu zorbalıktan bıktı usandı. Politikacılar sessiz olsa da."

01/06/2010

31.05.2010 - Alman basınından özetler

Bugünkü Alman gazetelerinin ağırlıklı yorum konunu,
Almanya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'nda elde ettiği birincilik oluşturuyor.

Almanya hafta sonunda Norveç'te yapılan Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanmanın sevincini yaşıyor. Gazeteler, 28 yıl aradan sonra gelen bu başarıyı, yarışmada Almanya'yı temsil eden 19 yaşındaki Lena Meyer-Landrut'a bağlıyor. Bulvar gazetesi Bild'in yorumcusu şu görüşleri dile getiriyor:

"Geçmişte Eurovision Şarkı Yarışmaları'nda puan alamadığımızda, Avrupa'nın biz Almanlar'dan hoşlanmadığı dile getirildi. Eurovision, komşularımızın sempati duyduğu ülkelere yılda bir kez oy verdiği bir yarışma olarak geçerliydi. Yıllarca büyük ama kibirli, mizah yeteneğinden yoksun, biraz da fazla akıllı bir ulus olduğumuzu düşündük. 28 yıl boyunca yarışmayı kazanamamızın nedeninin kıskançlık olduğuna inandık. Hayır, sadece kötüydük! Oslo'daki yarışmayı canlı izledim ve Lena'nın Avrupa'nın kalbini nasıl fethettiğini gördüm. Başka ülkelerin taraftarlarının bizim için nasıl sevinç gösterilerinde bulunduğunu ve bize oy verdiklerini gördüm. Çünkü Lena çok iyiydi. Diğer yarışmacılardan çok daha iyi.

Doğal, sempatik. Bu kız Avrupa'yı büyüledi. Biz Almanlar'ın, hiç kimsenin bizden hoşlanmadığını düşünmesi, çok saçma. Sadece doğru sesi bulmalı, doğru tercihi yapmalıyız."

31/05/2010

21 Mayıs 2010 Basın Özeti

Financial Times'ın yorum sayfasında bir karikatür dikkat çekiyor: Bu hafta başında Tahran'da nükleer yakıt takası anlaşmasına imza koyan üç lider, Türkiye'den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kırmızı-beyaz formayla, Brezilya lideri Luis İnacio Lula da Silva sarı mavi, İran lideri Ahmedinecad da kırmızı yeşil formayla, yeşil zeminde top koşturmaya çalışıyor.

Bu liderler top oynarken, arkalarında düdüğü öttüren siyah gömlekli bir hakem, ABD Başkanı Barack Obama ''durun'' işareti yapıyor.

İngiltere gazeteleri  

Top ise, nükleer yakıtın simgesi deseniyle çizilmiş.

Karikatüre eşlik eden ''Yükselmekte olan güçler Batı'nın kurallarıyla oynamak istemiyorlar'' başlıklı makalenin altındaki imza Financial Times yazarı Philip Stephens'a ait.

Stephens, İran ''ihtiyacı olan nükleer yakıtın Türkiye aracılığıyla takas edilmesi'' anlaşmasının, hem zamanlama hem de içerik itibarıyla bazı meşru soruları gündeme getirdiğini kaydediyor.

İran'ın niyetleri ve zamanlama açısından özellikle.

Takas anlaşmasından hemen kısa bir süre sonra BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin yaptırım öngören bir adım üzerinde uzlaştıklarını da anımsatan Stephens, BM Güvenlik Konseyi'nin iki geçici üyesi, Türkiye ve Brezilya'nın, konsey dışındaki hamleleri nedeniyle, daimi üyelerin bir alınganlık göstererek, kendilerini hakarete uğramış hissetmiş olabilecekleri görüşünde.

Büyük ülkelerin İran meselesinin küresel güçler tarafından çözülmesi gerektiği inancında olduklarını aktaran Financial Times yazarı, şöyle devam ediyor:

''Eğer birileri yardımcı olmak istiyorsa, buna itirazımız yok, ama bunu Batı'nın planına destek vererek yapmalılar, kendi uçuk fikirleriyle değil' bakış açısı sergiliyor güçlü ülkeler ki, bence bu dar görüşlü bir yaklaşım. Çünkü daimi üyelerin İran politikası herhangi bir sonuç vermedi, yaptırımın İran'ı BM çizgisine getireceğini savunanlar bile bunun kendi başına işe yarayacağına inanmıyor. Eğer Tahran, gerçekten nükleer silah inşa etme kararı aldıysa, Devrim Muhafızları üzerinde baskı kurmak, fikirlerini değiştirmelerine yardımcı olmayacak.''

Batılı ülkelerin yükselmekte olan güçlerin uluslararası güvenlik ve refahın sağlanmasının yarattığı yükü omuzlaması gerektiğini düşündüklerini de kaydeden Stephens, ''Çin, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin, kural esasına dayalı küresel düzenden yarar sağladıklarını, dolayısıyla katkıda bulunmaya hazır olmaları gerektiğini düşünüyor Batı. Ama Ankara, Brezilya, Pekin ve Delhi'den bakınca bu savda bir çarpıklık olduğu görülüyor. Zira, bu ülkeler yeni uluslararası düzen şekillendirilirken katkıda bulunmaya davet edilmemişlerdi ki. Bir Çinli akademisyenin şunu söylediğini duydum: Gelişmekte olan ülkelerden, Batı'nın sahip olduğu kumarhanede rulet masasına oturmaları bekleniyor.''

'Program ideoloji değil, uzlaşma ürünü'

Bu sabah gazetelerde geniş şekilde işlenen konulardan biri de, İngiltere'de koalisyon hükümetinin dün tam metni açıklanan programı.

Times, partilerin karşılıklı ödünler verdiğinin altını çiziyor. Muhafazakârlar, Avrupa konusundaki tutumlarıyla, belediye vergisi ve insan hakları politikalarından geri adım atmış, Liberal demokratlar ise, eğitimde fırsat eşitliği yaratma planlarıyla, İran'a karşı askeri harekâta muhalefetten vazgeçmiş görünüyor.

Independent'ın gözlemi, bu programının 1980'lerdeki muhafazakar başbakan Margaret Thatcher'in programıyla benzeşmediği. ''Programda, yoksuldan alıp zengine vermeyi hedefleyen hiçbir şey yok'' diyor Independent ve şöyle devam ediyor:

''Programın ortaya koyduğu bir ideolojinin değil, uzlaşmanın ürünü olduğu. Bu ise, İşçi Partisi'nin yeni lideri için büyük bir zorluk yaratıyor. Kendini seçilemez duruma düşürmeden, farklı bir mesaj bulmak zorunda. Bu ayrıca Muhafazakârların lideri, daha şimdiden parti içinde, ödün verildiğini savunan huzursuz milletvekillerine sahip olan Başbakan David Cameron için de bir sorun. Konu, karakterini sınavdan geçirecek olan dün açıklanan programa, parti içinden gelen baskıya rağmen sadık kalıp kalıp kalmayacağında düğümleniyor.''

'Tanrı rolüne soyunan bilim adamı'

Independent manşetinden yayımladığı bir haberde ise, Amerikalı bir bilim adamının 15 yıllık çabanın ardından yapay, yaşayan bir hücre ürettiğini; bunun insanlığın geleceğine etkisinin ise tahayyül edilemez boyutlarda olduğunu kaydediyor.

Guardian, aynı haberi, ''Tanrı rolüne soyunan bilimadamı. Yapay yaşam, bilim adamları arasında umut ve korku yarattı'' başlığıyla aktarıyor okurlarına.

''15 yıllık bir rüyaydı Craig Venter için'' diyor Guardian ve şöyle devam ediyor:

''Vietnam gazisi bir bilimadamı olan Venter, canlıların genetik şifresini yapay olarak üretmeye, böylece sentetik bir canlı hücre yaratmaya kararlıydı. Kimilerinin kendisini 'Tanrı rolüne soyunmakla' suçlamasına neden olan açıklamasında, Venter, 'hayallerinin gerçekleştiğini, insan ürünü bir DNA'ya sahip yapay bir organizma yarattığını' söyledi.''

''Bilimde çığır açıcı bir olay olarak nitelenen buluşu için, Venter'in çalışmalarının maliyeti, yaklaşık 10 yıl ve 40 milyon dolar. Ancak keşfin anlamı dikkate alındığında yaratılan, mikrobik hücre mütevazi. Keçilerde meme iltihabına neden olan bir bakteri bu. Yapay canlının kromozomu ise, yaklaşık 1 milyon karakter uzunluğunda.''

Guardian, bilim adamları ve felsefecilerin, buluşun olası sonuçlarını ve ahlâki etkilerini tartışmaya başladığını; Venter'in motivasyonunun tamamen ticarî olduğuna dikkat çekiyor.

''Hedefleri, sadece yeni değil, aynı zamanda ticarî açıdan cazip organizmalar yaratmak'' diyor Guardian ve 'daha şimdiden, petrol devi Exxon Mobil'in, Venter'le, atmosferdeki karbondioksiti emerek, yakıta dönüştürecek bir yosun türü yaratması için bir anlaşma yaptığını' yazıyor.

"Yapay hücre sektörünün hacmi bir trilyon doları bulabilir" diyor Guardian.

20.05.2010 - Avrupa basınından özetler

Bugünkü Avrupa basınında Tayland'da ordunun muhaliflere müdahalesi ile Almanya'da finans sektöründe alınması planlanan önlemler ve bunun piyasalara yansımasıyla ilgili yorumlar ön planda.

Avusturya'dan Die Presse, Tayland'da gerginliğin giderek tırmanmasını yorum sütunlarına taşıyor:

 

"Durum, 'burada iyiler, orada kötüler var' şeklinde açıklanacak kadar basit değil. Taleplerini el bombaları ve acımasızca çocukların hayatını tehlikeye atarak gösteren  bir demokrasi hareketinin inandırıcı olması mümkün değil. Her iki taraf da giderek tırmanan şiddetten yararlanmaya çalışarak, durumun bu boyuta gelmesine izin verdi. Tayland toplumundaki uçurumun kapanması için sadece seçimlerin yapılması yeterli değil. Bu olsa olsa sadece bir birlik hükümetinin kurulmasını sağlar. Ancak bu, bu kadar kişi ölmeden de başarılabilirdi."

İsveç'in liberal Dagens Nyheter gazetesi ise seçimlerin sorunları çözeceği görüşüde:

"Bangkok'taki göstericilerin üzerine ateş açılması, kabul edilemez. Tayland'da yaşanan  hem toplumsal, hem de ekonomik sorun, bir felaket anlamına geliyor. Bu durumdan çıkış için önceden olduğu gibi şimdi de tek yol, demokratik seçimlerin yapılması. Seçim tarihinin en kısa süre içinde açıklanması gerekiyor. Bunun başarılı olması için, tarafların, seçimleri kazananı tanıması da şart. Ancak seçimlerin ardından iktidara gelecek olanların sadece kendi taraftarlarının iktidarı olmaması gerekiyor. Yeni iktidar, aynı zamanda diğer grupların isteklerini de dikkate almak zorunda."

Fransa'nın muhafazakar Le Figaro gazetesi, Almanya'nın piyasa spekülasyonuna açtığı savaşı yorum sütunlarına taşıyor. Gazete bu bağlamda alınan 'çıplak satış' olarak adlandırılan kısa dönemli spekülatif satışların yasaklanması kararını şöyle yorumluyor:

"Angela Merkel için euronun içinde bulunduğu varlık krizi herkesi korkutmalı ve Avrupa'nın tamamı, 'istikrar kültürü' adı verilen, Almanya'nın bütçe konsolidasyonu için uyguladığı modeli bire bir uygulamalı. Bu basit ikna yöntemi, Merkel'ın davranışını da açıklıyor. Merkel bunu yaparken ne Avrupa'da bazı ülkelerin bu konuda içinde bulunduğu farklılıkları, ne de AB içinde giderek büyüyen dengesizlikleri dikkate alıyor. Eğer Avrupa ortak para birimine güveni yeniden inşa etmek istiyorsa, o zaman bu konudaki tavrını değiştirerek, böylesine kadersiz durumlarda birlik, beraberlik içinde olunduğu mesajını vermeli. Almanya bu konuda önemli bir rol oynamalı ancak tek başına hareket ederek euroyu kurtaramaz."

İtalya'nın La Stampa gazetesinin aynı konuyla ilgili yorumu ise şöyle:

"Berlin sadece 'çıplak satış' adı verilen, kısa vadeli spekülatif satışların yasaklanmasını değil, aynı zamanda AB'nin yüksek miktarda borçlu üye ülkelerine de bir dizi ceza uygulanmasını istiyor. Almanya'nın açıklaması içeriğin yanı sıra, bundan sonra AB üyeleri ile birlikte hareket etmeyeceği izlenimini de veriyor. Bu olay hem AB'nin görünümünü, hem de Almanya ve Fransa arasında, bu iki ülkenin, Avrupa Topluluğu'nun ekonomik ve politik yapısının  taşıyıcıları olması yönündeki uzlaşmayı  hızlı ve kökten değiştirecektir."

29 Nisan 2010 Basın Özeti

Guardian gazetesinin bugünkü manşetinde, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)'nin genel sekreteri Angel Gurria'nın yaptığı bir uyarı var.

Angel Gurria, Yunanistan'ın içinde bulunduğu ekonomik krizi, ebola virüsüyle karşılaştırmış. Gurria, krizin 'ebola gibi' yayılabileceğini söylüyor.

  İngiltere gazeteleri

Guardian ayrıca dün yaşanan üç gelişme sonrası Avrupa'nın mali krizinin derinleştiğini, İngiltere'nin de krizin parçası olabileceği yolunda endişelerin arttığın belirtiyor. Gazeteye göre piyasalarda paniğe yol açan son gelişmeler; İspanya'nın kredi notunun düşürülmesi, Portekiz'in yeni kemer sıkma önlemleri açıklaması ve Almanya Başbakanı Angela Merkel'in, Yunanistan'ın esasında geçmişte Euro bölgesine dahil olmaması gerektiğini söylemesi.

Guardian iç sayfalarında da, "Avrupa'nın düşen dominoları, İngiltere'yi yeni bir mali krize itecek mi?" diye sormuş. İngiltere'nin 2010'daki bütçe açığının, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'ya oranının yüzde 13,3 olması bekleniyor.

Mali kriz yüzünden yatırımcıların güveninin azalması ise ağır bir borçlanma programı olan İngiltere için borçlanma maliyetini artıran bir gelişme. İngiltere'nin korkusu, tüm bu gelişmeler sonucu faiz oranlarının artması ve ülke ekonomisinin yeniden resesyona girmesi.

Guardian'ın ekonomi editörü Larry Elliott da, "İlk domino" başlıklı yazısında, "Yunan krizi Euro bölgesinin kırılganlığını ortaya çıkarıyor. Sterlin İngiltere'ye yardım ediyor ancak biz de dokunulmaz değiliz" demiş.

Gordon Brown için 'feci bir gün'

Diğer tüm İngiliz gazetelerinin manşetlerinde ise İngiltere Başbakanı Gordon Brown'un dün seçim kampanyası sırasındaki gafı var. Gordon Brown, Rochdale'de 66 yaşındaki Gillian Duffy adlı bir seçmenle konuştuktan sonra makam aracına binmiş, üzerindeki yaka mikrofonu hala açıkken Duffy için "Sadece bağnaz bir kadındı" demişti.

Brown daha sonra, hayatı boyunca onun lideri olduğu İşçi Partisi'ne oy verdiğini söyleyen Gillian Duffy'nin evine gidip, ondan özür dilemişti.

Daily Telegraph ilk sayfasında, "Gordon Brown gerçek bir seçmenle karşılaştı ve onun kelimeleriyle, feci bir gündü" demiş. "Feci bir gündü" gazetenin manşeti aynı zamanda.

Financial Times ise Brown'un Gillian Duffy'le görüşmesine atfen söylediği, "Bu bir felaketti" şeklindeki sözlerini çekmiş manşetine.

İngiltere'de 6 Mayıs'ta yapılacak genel seçim öncesi üç büyük partinin liderleri bugün üçüncü ve son kez televizyon ekranlarında kozlarını paylaşacak. Bu tartışmanın ana gündemi, ekonomi olacak.

Financial Times, BBC'de yayınlanacak tartışma programı öncesi, Brown'un kampanyasının komediye döndüğünü belirtiyor. İngiltere Başbakanı dün gafı öncesi gazeteye verdiği mülakatta, Avrupa'daki gelişmelerin İngiltere ekonomisini de tehdit ettiğini, seçim kampanyasının ekonomi üzerinde odaklanması gerektiğini söylemişti. Financial Times ise dün Brown'un seçim kampanyası sırasında yaşananların, ekonomiyle ilgili tartışmaların önüne geçtiği kanısında.

Manşetinde, "Rochdale'deki dert" diyen Times, başbakanın Gillian Duffy'ye "bağnaz" diyerek kırdığı potun, lideri olduğu İşçi Partisi'nin seçim kampanyasını krize sürüklediğini belirtiyor.

Independent ise manşetinde "Son kamuoyu yoklaması: İşçi Partisi bir seçmeni kaybediyor" demiş, dün yaşananlarla ilgili olarak.

Gazete, Brown'un gafının hengameye yol açtığı, ortada Başbakan'ın kampanyasının raydan çıkma tehdidi olduğu görüşünde. Independent ilk sayfasında ayrıca Gordon Brown'un 2007'de Lizbon Anlaşması'nı imzalamaya 15 dakika ayırdığını, 2009'da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama'yla görüşürken Beyaz Saray'da 22 dakika geçirdiğini, ay başı genel seçim kararı için gittiği Buckingham Sarayı'nda 20 dakika harcadığını hatırlatmış.

Sonra da şu cümlelerle bir mukayese yapmış gazete:"Ve Brown dün, Rochdale'de Bayan Gillian Duffy'den özür dilemek için 39 dakika harcadı."

Bu cümlenin üzerindeki fotoğrafta ise İngiltere Başbakanı, Gillian Duffy'nin evinden gülerek çıkarken görülüyor.

29/04/2010

25.03.2010 - Alman basınından özetler

Türkiye Başbakanı Erdoğan'ın, Almanya'da Türk lise ve üniversiteleri kurulması talebi,
basında tartışmalara neden oldu.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Türkiye ziyareti öncesinde Die Zeit gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bir öneri, bugünkü Alman basınında geniş yankı buluyor. Erdoğan demecinde, Türkiye'de Alman okulları bulunduğunu belirterek, Almanya'da da Türk lise ve üniversiteleri kurulmasını talep etmişti.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan  

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan

Suttgarter Nachrichten Erdoğan'ın önerisini şöyle yorumluyor:

"Tartışmasız bir nokta var, o da Almanya'daki Türk kökenli öğrencilerle daha iyi ilgilenilmesi gerektiği. Akademik alandaki işbirliği için de aynı durum söz konusu. Ancak Almanya'da yaşayan Türk kökenlilerin buraya uyum sağlamasını isteyenler, bu konuda ayrı hareket edemez. Erdoğan, Almanya'da temsilcileri olsun istiyor. Almanya'nın ise buranın vatandaşı olmak, uyum sağlamak isteyenlere ihtiyacı var."

Bild gazetesi konuyla ilgili yorumunda daha eleştirel:

"Recep Tayyip Erdoğan, önerisini dile getirirken ne düşündü acaba? Almanya'da yaşayan Türk kökenlilerin yüzde 30'unun ilköğretim diploması yok. Gençlerin yüzde 70'i sadece Hauptschule denilen, çok da başarılı olmayan gençlerin gittiği, liselerden mezun olmayı başarıyor. Bazı sınıflarda çocukların yüzde 80'i tek kelime Almanca bilmiyor. Ve Türkiye Başbakanı, Almanya'da Türk liselerine ihtiyaç olduğuna inanıyor. Hayır! Asıl ihtiyaç duyulan, daha iyi Almanca dersi verilmesi. Hem de bütün göçmen kökenli çocuk ve gençlere. En doğrusu bunun çocuk yuvasında başlaması olur. Çünkü Almanya'da gerçekten iyi Almanca konuşan biri 'buralı' olma şansını yakalar. İyi Almanca konuşan biri, kendi hayatını kurabilir ve buradaki 2 milyon 700 bin Türk'ün ihmal edildiği şikayeti de dile getirilemez. Burada yaşayan birçok Türk, Alman vatandaşlığına geçmiş durumda ve oldukça rahatlar. Ancak yine de ortalamaya bakıldığında burada en çok Türklerin fakir ve hasta olduğu, suç işlediği görülüyor. Sayın Erdoğan kendi insanlarına gerçekte neyin yardım edebileceğini aslında biliyor olmalı."   

Münih'te yayımlanan ulusal gazetelerden Süddeutsche Zeitung aynı konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Gazete Erdoğan'ın önerisini eleştirmiyor:

"Eğer Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Almanya'da daha fazla Fransız okulu kurulması yönündeki temennisini dile getirse, bu, Alman-Fransız dostluğunun sağlamlaştırılması yönünde algılanır, memnuniyetle karşılanır. Ancak Türkçe ile ilgili bir sorun var. Almanya'nın göçmen almaya başlamasının üzerinden neredeyse 50 yıl geçmiş olmasına rağmen Türkçe, Almanya'da daha az kabul görüyor. Almanya bununla aslında büyük bir fırsatı kaçırmış oluyor. Uluslararası şirketler, günümüzde birden fazla dil konuşan kalifiye elemanlar arıyorlar. İşte bu nedenle İstanbul'da bir Alman-Türk üniversitesi kuruluyor. Öğrencileri hem Türkçe, hem de Almanca konuşabilecek. Üstelik göçmen kökenli çocukların yemek masasında ailelerinden öğrendiğinden daha fazlasını."

Essen merkezli Westdeutsche Allgemeine Zeitung'un yorumunda şu satırları okuyoruz:

"Erdoğan bu konuda yine harekete geçti. İki yıl önce de Başbakan Angela Merkel'e, Almanya'da kurulacak Türk lise ve üniversitelerinin, burada yaşayan göçmenlerin uyum sürecini destekleyeceğini dile getirmişti. Erdoğan haklı. Anadiline hakim olmayanlar, konuşamayanlar, Almanca konuşurken de sıkıntı çekiyor. Anadil derslerinin desteklenmesi gerektiğini Alman eğitim bilimciler de dile getiriyor. Ancak bunun lise ya da üniversitelerde yapılması mümkün olamaz. Bir Türk üniversitesinde tahsil görmek isteyenler, Türkiye'deki 115 üniversiteden birini seçebilir. Özel Türk liseleri Köln, Berlin ve Hannover'de zaten mevcut. Başka kentlerde de özel Türk liseleri açılması planlanıyor. Ailelerin amacı, çocuklarının mümkün olduğunca dışlanmasını engellenmek ve öğrenecekleri ikinci dilin onlara dezavantaj değil, avantaj getireceğini anlamalarını sağlamaktır. Türk lise ya da üniversitelerinin etnik oluşumlar haline gelme tehlikesi var. Bu tür okullar, eğitimin, eleştirel düşünmenin ve bilimin İslam diniyle çelişmediğini gösterirse yapıcı olur. Paralel bir eğitim sistemi yaratırlarsa yarar sağlamazlar. Erdoğan'ın talebi, bu bağlamda Alman eğitim sistemi konusunda, ülkede uyumu yapıcı biçimde destekleyecek bir çağrı olarak anlaşılmalı."

Konuyla ilgili son yorum Ludwigshafen'de yayımlanan Rheinpfalz gazetesinden:

"Erdoğan Merkel'in Türkiye ziyaretinden kısa bir süre önce Almanya'da türk okullarının kurulması talebini dile getiriyor. Aslında öneri kulağa geldiği kadar heyecan verici değil. Almanya'da zaten uzun süredir özel Türk liseleri ya da ilkokulları var. Hatta Mannheim'da bir Türk çocuk yuvasının açılması bile planlanıyor. Almanca bu okullarda  Türkçe kadar eşit biçimde ders dili olmaya devam ettiği sürece, öneriye karşı çıkılmamalı. Ancak bunun aksi bütün talepler, Almanya'da uyumu ve dolayısıyla da göçmen çocukların gelecekte yakalayacakları fırsatlarının önünde engel teşkil eder. Erdoğan'ın önerisi 2011 yılında yapılacak parlamento seçimleri öncesinde seçim kampanyalarında işine yarayabilir. Ancak birçok Alman'ın Türklere duyduğu güvensizliği ve önyargıları ortadan kaldırmayacağı kesin." 25/03/2010

23 Mart 2010 Basın Özeti

Türkiye'de AKP hükümetinin dün ayrıntılarını duyurduğu anayasa değişikliği paketi
Guardian ve Financial Times gazetelerinde haber olmuş.

  İngiltere gazeteleri

Guardian'ın haberinde hükümetin siyasetçilere yargıç atama konusunda daha büyük bir güç veren ve parti kapatmayı zorlaştıran radikal bir anayasa reformu paketi açıkladığı belirtiliyor.

Haberde değişiklik paketi, 'İslami kökenli hükümetin laik yargıyla arasında giderek büyüyen çatışmada açtığı ilk salvo ateşi' olarak tanımlanıyor.

AKP'li bakanların değişikliklere Avrupa Birliği üyeliği koşullarını gerekçe gösterdiğini yazan Guardian, üst düzey yargıçların değişiklikleri kınadığını ve yargı bağımsızlığını hedef aldığı görüşünde olduğunu söylüyor.

Gazete, muhalefet partilerinin değişikliklere karşı olduğunu söylediğini belirtiyor ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu durumda anayasa paketini referanduma götüreceğini açıkladığını hatırlatıyor.

Guardian, referandum kampanyasının sert geçeceğini de kaydediyor.

'Ortam alevlenecek'

Financial Times'ın bu konuyla ilgil haberinin başlığı 'Türkiye'de yargıçların gücünü frenleme hamlesi' şeklinde.

Gazete, değişikliklerin AKP'nin en inatçı rakipleri olarak tanımladığı ordu ve yargının gücünü azaltacağını yazıyor.

Financial Times, onlarca subayın darbe suçlamasıyla gözaltına alınmasından kısa bir süre sonra gelen bu değişiklik paketinin zaten ateşli olan siyasi ortamı daha da alevlendireceğini kaydediyor.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in 'Hedefimiz, bu değişikliklerle kendi iktidarımızı güçlendirmek değildir. Bu anayasa değişikliklerinin hedefi halk egemenliğini her alanda tesis etmek ve halkın iktidarını güçlendirmektir.' sözlerini sayfalarına taşıyan gazete şöyle devam ediyor;

'Ancak değişiklikleri eleştirenler paketin başlıca amacının AKP'nin rakiplerini etkisiz hale getirmek olduğunu söylüyor. AKP iki yıl önce laikliğin altını oyma suçlamasıyla kapatılmaktan kıl payı kurtulmuştu. Ayrıca son haftalarda Yargıtay Başsavcısı'nın yeni bir kapatma davası hazırladığı yönündeki dedikodular duyuluyordu.'

Financial Times ayrıca, AKP'nin daha geniş bir destek alabilmek için pakete memurlara grev hakkı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin liderlerine yargı yolunun açılması gibi değişiklikleri de eklediğini belirtiyor.

Hikmetyar'ın talepleri

Guardian'ın dünya haberleri sayfalarında Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai'nin Taliban'ın müttefiki isyancı lider Gülbeddin Hikmetyar'ın Hizb-i İslami örgütünden yetkililerle bir görüşme yaptığı yazıyor.

Görüşmede Hikmetyar'ın temsilcilerinin yabancı güçlerin Temmuz ayından itibaren ülkeden çekilmesi de dahil 15 maddelik bir liste sunduğu belirtiliyor.

Ancak haberde görüşlerine yer verilen bir uzman 'Bu talepler pazarlık için açılış fiyatı gibi gözüküyor. Çünkü onlar da bu taleplerin yerine getirilmeyeceğini biliyor.' diyor.

Times'ın dışhaberler sayfalarında, 7 Mart'taki genel seçimlerden sonra Irak'ta iktidara kimin geleceğini radikal Şii din adamı Mukteda Es Sadr'ın belirleyeceği kaydediliyor.

'Sadr hareketi belirleyici olur'

Habere göre hem Başbakan Nuri el Maliki'nin 'Hukuk Devleti' bloğu, hem de eski Başbakan İyad Allavi'nin Irakiye grubu son seçimlerde 90'a yakın sandalye kazanabilir.

Her iki adayın da Kürtlerin ve Irak Yüksek İslam Konseyi'nin desteğiyle bile hükümet kurmak için gereken 163 sandalyeye ulaşamadığı belirtiliyor.

Bu durumda da 30 ila 40 milletvekilliği kazanması beklenen Sadr Hareketi'nin iktidara kimin geleceğini belirleyebileceği kaydediliyor.

Haberde Maliki'nin de Allavi'nin de Sadr Hareketi'yle pek iyi ilişkileri olmadığı belirtiliyor.

Times, Sadr Hareketi'nin üç yıl önce Maliki'yle görüş ayrılığına düştükten sonra hükümetten ayrıldığını hatırlatıyor. Ayrıca Maliki'nin iki yıl önce Mukteda Es Sadr'a bağlı Mehdi Ordusu'nun yenildiği operasyonu düzenlediği belirtiliyor.

Laik İyad Allavi'nin de İslamcı Sadrcılardan pek hoşlanmadığı kaydediliyor.

Ancak her iki adayın danışmanlarının da Sadrcı hareketle görüşmeler yapıldığını söylediği belirtiliyor.

Times, olası koalisyon görüşmelerinde en büyük sorunun hareketin askeri kanadı Mehdi Ordusu'nun akibeti olacağını vurguluyor.

Balina avı tartışması

Independent bugün bir çevre sorununu tartışmasını ilk sayfasına taşıyor.

'Balina avı: Büyük İhanet' başlıklı haberde, kapalı kapılar ardında balina avıyla ilgili yeni bir anlaşmanın görüşüldüğü kaydediliyor.

Gazete, bu yaz yürürlüğe girebileceğini söylediği anlaşmanın, çevreci hareketin en büyük başarılarından biri olarak tanımladığı balina avı yasağını pratikte kaldıracağını belirtiyor.

Haberde anlaşmayla av yasağını göz ardı eden üç ülke, Japonya, Norveç ve İzlanda'nın faaliyetlerinin yasallaşacağı kaydediliyor.

Ayrıca Antarktika'nın çevresindeki 50 milyon kilometrekarelik Güney Okyanus Korunağı'nda ticari balina avına izin verileceği kaydediliyor.

Independent, Uluslararası Balinacılık Komisyonu'nun 1994'te bu korunaklı bölgeyi oluşturduğunu hatırlatıyor.

Mega bölgeler

Guardian'da dünya şehirlerinin durumuyla ilgili yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporu haberleştirilmiş.

Habere göre, dünyanın mega kentleri o kadar büyüyor ki birleşip, yüzlerce kilometrelik bir alana yayılan, 100 milyondan fazla kişinin yaşadığı mega bölgelere dönüşüyor.

Raporda bu mega bölgelerin en büyüğünün, Hong Kong, Şenzen ve Guangzu'yu içine alan ve 120 milyon kişiye ev sahipliği yapan bölge olduğu kaydediliyor.

Raporu hazırlayan Birleşmiş Milletler Kurumu HABITAT'ın başkanı Anna Tibaijuka, 'Şu anda dünya nüfusunun yarısından biraz fazlası şehirlerde yaşıyor. Ancak 2050 itibariyle bu oran yüzde 70'e çıkacak. Zengin ülkelerde nüfusun sadece yüzde 14'ü kırsal kesimde yaşayacak. Yoksul ülkelerde de nüfusun yüzde 33'ü diyor.

Tersine işçi göçü
 Daily Telegraph'ta, Almanya ve Polonya arasında alışılmışın tersine bir işçi göçü yaşandığı kaydediliyor. Binlerce işsiz Alman'ın iş bulmak için Polonya'nın kuzeybatısındaki Szczecin kenti çevresine gittiği belirtiliyor.

Bölgedeki bir iş bulma kurumu yetkilisi 'Burada Almanya'da aynı işten aldıkları ücretin yüzde 30 ila 40 daha azını alıyorlar. Ama en azından işleri oluyor' diyor.

Haberde ayrıca Polonya'nın geçen yıl ekonomisi büyüyen tek Avrupa Birliği ülkesi olduğu hatırlatılıyor. 23/03/2010

11.03.2010 - Alman basınından özetler

 

Bugünkü Avrupa basınında İsrail'in Doğu Kudüs'te yeni yerleşim birimleri inşa etme kararı ile Almanya'nın Winnenden kasabasında 15 kişinin öldürüldüğü saldırının yıldönümüyle ilgili yorumlar ön planda.

Frankfurter Allgemeine Zeitung İsrail’in ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in İsrail temasları sırasında Doğu Kudüs’te yeni yerleşim birimlerinin inşa edilmesi kararını almasını yorum sütunlarına taşıyor. BM, AB ve Arap dünyasından tepkilere neden olan kararla ilgili yorum şöyle: 

„ABD'nin mekik diplomasisi sayesinde İsrail’le Filistin arasında şimdilik dolaylı görüşmelerin yürütülmesi planlanıyor. Ancak İsrailli yetkililerin Doğu Kudüs'te Ramat Shlomo adında yeni bir yerleşim birimi inşa etmesine izin verdiğinin açıklanmasından bu yana taraflar arasındaki barış sürecinin canlandırılması çabalarının başarısızlığa uğrama tehlikesi arttı. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'in İsrail'le aralarında Ortadoğu konusunda hiçbir görüş ayrılığı bulunmadığını açıklamasının ardından yeni yerleşim birimi inşa edileceğini duyduğunda ne hissettiğini tasavvur etmek mümkün. Biden ve Obama böylesine kışkırtıcı bir tavır karşısında kandırıldıkları duygusuna kapılmamış mıdır?“

Märkische Oderzeitung aynı konuyla ilgili yorumunda şu görüşlere yer veriyor:

„İsrail, en büyük hamisi ABD’ne, Başkan Yardımcısı Joe Biden’in ziyareti sırasında sergilediği kabalığı bugüne kadar çok nadir yapmıştır. Biden'ın ziyaretinde ülkesinin İsrail Devleti’ne kapsamlı güvenlik garantisi verdiğini açıklamasının hemen ardından Kudüs’ün doğusunda 1600 monutluk yeni bir yerleşim biriminin inşa edileceği duyuruldu. Ancak buna rağmen iki taraf arasında derin bir kavganın yaşanacağı söylenemez. Çünkü İsrail, ABD’nin İran’la ilgili planlarında merkezi bir rol oynuyor. Tahran’la uzlaşma sağlanamazsa o zaman İsrail İran’a saldıracak. Washington’da İran'la ilgili bütün olasılıkların göz önünde bulundurulacağının dile getirilmesi boşuna değil. Netanyahu ne isterse yapabilir.“

Konuyla ilgili aktaracağımız son yorum Münster’de yayımlanan Westfälische Nachrichten’den:

„Bu küstahlık mı yoksa aptallık mı? Kudüs yönetimi ABD’nin Ortadoğu sorunundaki sorumluluğunun farkına yeniden varıp, yeni bir barış inisiyatifi geliştirdiği bir zamanda Filistinliler’le yapılacak her türlü işbirliğini engelliyor. Uluslararası toplumun sert açıklamaları işe yaramadı. İsrail açık açık bütün barış girişimlerine saldırıda bulunmaya devam ederse,  o zaman yüksek sesle yaptırımlar konusuna kafa yorulmalı.“

Almanya’nın Winnenden kasabasında geçen yıl bugün üzücü bir saldırı düzenlenmişti. 17 yaşındaki bir genç babasının silahıyla bir okulu basarak 15 kişiyi öldürmüştü. Almanya'yı sarsan bu saldırının yıldönümü, Alman gazetelerinde geniş yer buluyor. Würzburg’da yayımlanan Main-Post’un yorumu şöyle:

„Bu saldırının ardından okullarda şiddetle mücadele vakıfları kuruldu. Saldırıda çocuklarını kaybeden ailelerin daha iyi bir toplum için çabalaması takdire şayandır. Çünkü saldırgan sadece 15 kişiyi öldürmekle kalmadı, aynı zamanda geride travma yaşayan 100 görgü tanığı ile kurban yakınını bıraktı. Bu kişiler bir yıldır bu acıyla yaşamak zorunda. Onlar 11 Mart 2009’da yaşananları hiçbir zaman unutmayacak. Politikacılar ise sadece kameraların karşısına geçip, planlarını açıklamakla yetindi. Oysa Winnenden saldırısının birinci yıldönümünde yasama organlarının gerekli düzenlemeleri yapamadığı ortada. Verilen sözler uygulamaya geçirilmedi. Bu bağlamda hatırlatmakta yarar var: Alman okullarında 2000 yılından bu yana toplam sekiz saldırı düzenlendi. Bu salrdırılardan sonuncusu geçen yıl Eylül ayında Bavyera Eyaleti’ndeki Ansbach’da cereyan etti.“ 11/03/2010 DW

Financial Times: Demokrasiyi dinden ve ordudan korumak lazım

  Özden Örnek, İbrahim Fırtına

Türkiye'deki son tutuklamalara geniş yer veren Financial Times gazetesinin Delphine Strauss imzalı haber-analizi "Gözaltılar Türkiye'nin fay hattını ortaya çıkardı" başlığını taşıyor.

Strauss gelişmelerin "AKP ile laikliğin kaleleri olarak görülen ordu, yargı ve Kemalist muhalefet" arasında daha ciddi bir çatışmaya yol açabileceğini yazıyor.

 

Financial Times yazarına göre son siyasi gelişmeler bir yandan Türkiye'de anayasa değişikliğinin ne kadar gerekli olduğunun bir kez daha altını çizdi ama bir yandan da bu kadar keskin bir şekilde kutuplaşmış bir siyasi iklimde reform gerçekleştirmenin ne kadar güç olduğunu sergilemiş oldu.

Financial Times ayrıca başyazısında da Türkiye'deki durumu ele alıyor.

Gazete Türkiye'de artık ordunun yönetime el koymasının beklenmediğini ama çok ciddi bir gerilimin varlığının da inkar edilemeyeceğini yazıyor.

Financial Times'a göre bu gerilimin kaynağında iki şey var.

İlki asker ve sivil seçkinlerin AKP'nin laikliği hafifçe esneten çizgisine direnişi.

Diğeri ise yeni, muhafazakar orta sınıfların hem ekonomi hem politikada düzenin eski sahibi şehirli, Kemalist kesimin hakimiyetine meydan okumaya başlaması.

'İleri gitti'

Gazete bütün bu gerilimlerin devlet kurumları içinde ve kurumların arasında büyük iktidar mücadeleleri yarattığını yazıyor.

Siyasi istikrarsızlığın "Ortadoğu'da uzun zamandır bir şeffaflık ve istikrar meşalesi" olan Türkiye'ye zarar vereceğini yazan Financial Times, AKP'nin iktidara geldiğinden beri izlediği politikalarla, hakkındaki "gizli İslami gündemi olduğu suçlamalarını boşa çıkardığını" kaydediyor, ama bir yandan da "muhalif medyanın bileğini bükmekle, muhaliflerine karşı yargı taktiklerine başvurarak ileri gittiğini" yazıyor.

Gazeteye göre şimdi Türkiye'nin ihtiyacı olan şey anayasa değişikliği: Demokrasiyi dinin de, ordunun da etkisinden koruyacak bir anayasa.

Fakat Financial Times, "Türkiye kamuoyunda, ülkenin imajı konusunda bir görüş birliği oluşmadıkça bunun gerçekleşmesi çok güç. Yargı yoluyla sürdürülen savaşlar durumu daha da karmaşıklaştırıyor" diye noktalıyor başyazısını.

'AB müzakereleri ilerlemeli'

Türkiye ile ilgili gelişmeleri bugün başyazısına taşıyan muhafazakar eğilimli Daily Telegraph gazetesine göre ise Türkiye'de istikrarın sağlanması için bir an önce Avrupa Birliği'ne üyelik müzakerelerinin ilerletilmesi gerekiyor.

Telegraph "Mücadele hattı belli" diyor, "Laiklere bakarsanız AKP tek parti yönetimine yöneliyor, AKP'ye bakarsanız ordunun aşırılıklarını törpüleyerek devleti modernleştirmeye çalışıyor."

Gazete "Ortadoğu'nun sorunlu ülkeleriyle bir iletişim kanalı oluşturan, NATO'nun sadık müttefiki ve Afganistan'daki çok uluslu gücün parçası olan, güvenli enerji hatlarının geliştirilmesinde anahtar rol oynayan Türkiye'nin Batı'ya ne kadar faydalı olduğunu çeşitli şekillerde kanıtladığını" yazmış.

Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği içindeki bir çok üyenin Türkiye'nin üyeliğine gösterdiği direncin Türkiye'de bir İslami tepki tehlikesini artırdığını yazan Telegraph, "Darbe iddialarının ardındaki gerçek ne olursa olsun, Batı, dost ve müttefik Türkiye'nin istikrarlı, demokratik ve müreffeh bir ülke olarak kalması için elinden geleni yapmalı" diyor ve öncelikle Avrupa Birliği üyeliğinin yolunun açılmasına işaret ediyor. 24/02/2010 BBC Türkçe

Jenkins: Ordu sessiz kalmayacaktır

harp Akademileri  

Türkiye'de hükümete karşı darbe hazırlığına katıldıkları iddiasıyla çok sayıda eski generalin gözaltına alındığı operasyona ilişkin haberler, İngiltere'deki gazetelerin çoğunda duyuruluyor.

Financial Times, "Bu operasyon muhtemelen kökleri siyasi İslama dayanan iktidardaki AKP ile, ordu ve yargı içinde ona karşı olan geleneksel laik kesim arasındaki gerginliği iyice tırmandıracak" diyor.

Guardian'ın haberinde görüşü aktarılan Türk ordusu konusunda uzman Gareth Jenkins de operasyonun büyük bir krize yol açabileceğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

"Şimdi savcıların bu gözaltıları tutuklamaya çevirmek için dört günleri var. Eğer bu gerçekleşirse, ordu katiyyen sessiz kalmayacaktır."

Jenkins, gelişmeleri "iki otoriter güç arasındaki iktidar mücadelesi" diye yorumluyor.

Daily Telegraph ise gelişmeleri aktardıktan sonra, "Türkiye'de ordu 1960'tan bu yana dört hükümet devirdi ama Avrupa Birliği üyelik süreci ordunun seçilmiş politikacılara müdahale olanağını iyice kısıtladı" diyor.

Türkiye'deki son siyasi gelişmelere tam sayfa ayıran Times gazetesinin muhabiri Suna Erdem, haberin yanısıra bir de yorum yazmış.

Erdem, Ergenekon davası ve orduya yönelik operasyonları "Türkiye'de istikrarı bozmak isteyen İslamcılar ve onların naif liberal destekçilerinin kurnaz oyunları" diye eleştirenlerin daha geniş resmi görmeyi reddettiklerini yazıyor ve yazısını şöyle sürdürüyor:

"Hiç kimse ordunun darbe merakını inkar edemez ve insanlar bazı suçlara da karışan bir 'derin devlet'in varolduğuna hep inandılar. Ama Türkiye'nin acemice ve aceleyle de olsa darbe planlayıcılarının peşine düşme arzusu, nihayet bu işi halletme ve geçmişin izlerini de silme kararlılığına işaret ediyor. Bir yorumcunun söylediği gibi, artık bu süreci durdurabilecek tek şey var. O da bir darbe!"

23/02/2010 BBC Türkçe

17.02.2010 - Avrupa basınından özetler...

 

Avrupa gazetelerinde Yunan ekonomisinin durumu, Taliban'ın iki numaralı isminin yakalanması ve Taliban'a karşı savaşta Pakistan'ın rolüne ilişkin değerlendirmeler dikkat çekiyor.

İspanyol El Pais gazetesi, Yunanistan’ın AB’nin himaye idaresi altına girdiği değerlendirmesinde bulunuyor:

“Yunan ekonomisi artık resmi olarak yoğun bakımda bulunuyor. Almanya ve Avrupa Merkez Bankası’nın baskısı üzerine AB Maliye Bakanları Yunanistan için sıkı tasarruf önlemleri ve ayrıntılı bir kontrol sistemi oluşturulması kararını aldı. AB böylece Yunanistan’ı himaye idaresi altına sokmuş oldu. Bu adımın asıl amacı, ortak para birimi euroyu içine düştüğü ilk krizden korumak. Bu sert önlemlerin tam da Papandreu hükümetine denk gelmesi haksızlık olarak görünebilir. Çünkü muhafazakar seleflerinin istatistiklerde yaptıkları tahrifatı ortaya çıkaran herhangi bir AB kurumu değil, Papandreu hükümetinin kendisiydi. Atina’daki sosyalist hükümet için, muhafazakarların hatalarını düzeltmek ve Yunanistan’a karşı kaybolan güveni geri kazanmak dışında yapacak bir şey kalmıyor.”

Atina’dan, iktidardaki sosyalistlere yakınlığıyla tanınan To Vima gazetesi, hükümetin şok tasarruf programını ve AB'nin tavrını ele alıyor yorumunda:

“Yunanistan 1981 yılında büyük çabalarla AB üyesi olmayı başardı. Bu kazanım şimdi sorgulanır hale geldi. Temelde kendi hatamız nedeniyle, ama aynı zamanda AB'deki ortaklarımızın dogmatikliği yüzünden. AB'deki tüm ülkelerin ortak refahı, bizim kendi hatalarımızı düzeltmemizi ve euro bölgesi ülkelerinin de dayanışma göstermesini gerektiriyor. Gerisi herkes için tehlikeli…”

Afgan Talibanı'nın iki numaralı ismi Birader'in Pakistan'da yakalanması da bugünün Avrupa basınının başlıca konuları arasında yer alıyor. İtalyan La Stampa gazetesinin yorumu şöyle:

“Bu tutuklamada stratejik açıdan önemli olan, Pakistan hükümetinin tavrındaki değişimi göstermesidir. İslamabad yönetimi geçmişte ülkesindeki aşırı dincilerle Amerikalılar arasında gidip geldi. Pakistan istihbaratı, komşu Hindistan'a karşı yürütülen ezeli ‘savaş'ta kendi safında yer alması için Afganistan'daki Taliban'a koruma sağlıyor, Amerikan Merkezî Haber Alma Teşkilatı CIA, Pakistan istihbaratının Taliban'a karşı yeterli işbirliği yapmadığından şikayet ediyordu. Başkan Barack Obama ve ekibi şimdiyse Pakistan yönetimiyle el ele vererek işbirliğine gitti ve İslamabad'ı şimdiye kadarki en etkili operasyonel ittifaka zorlamış oldu.”

Avusturya'dan Salzburger Nachrichten ise İslamabad'ın çıkış stratejisi başlıklı yorumunda şu satırlara yer veriyor:

“İslamabad, Kâbil ve Washington kulislerinde gerçekte neler yaşandığı karanlıkta kaldı. Ancak Pakistan'ın, Afganistan'daki mevcut çatışmaların sona ermesi ve Batılı askerlerin geri çekilmesine hazırlık yaptığı yönünde işaretler var. Ortak operasyonda yaklalanan Birader, Taliban'ın sadece askerî ve entel beyni değil, aynı zamanda göreceli olarak daha ılımlı ve müzakereye açık bir isim. Pakistan'ın çıkarları çok açık bir şekilde tanımlanabilir: Güvenli bir Afganistan sınırı, ticari güzergâhlara erişim ve Afganistan'ın Pakistan karşıtı eylemlerin odağı haline gelmeyeceği garantisi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai - 17/02/2010

29/01/2010

Polonya’nın başkenti Varşova’da yayımlanan Dziennik Gazeta Prawna Taliban’a siyasi açılımdan yana:

“Taliban’a rüşvet vermek yetmez, siyasi tavizlere de ihtiyaç var.

Amerikalılar Irak’ta Sünni direnişçileri kendi saflarına çekmek için milyonlarca dolar yatırdı. Bu da savaş alanında kazanılacak bir zaferden daha ucuza geldi. Afganistan’daysa durum daha karışık.

Milisler ortak hareket etmiyor.

Bazıları para karşılığında örgütten ayrılabilirse de diğerleri savaşmaya devam edecektir.

Gerekli olan siyasi tavizlerdir.

Genel seçimlere girmelerine izin verilmeli, kukladan farksız olan Devlet Başkanı Karzai’den vazgeçilmeli ve iktidara dâhil olmaları sağlanarak Batılı askerlerin bir kısmı ülkeden çekilmeli ki, bu süreç inandırıcı olsun.”  29/01/2010

İtalya’nın başkenti Roma’da yayımlanan La Repubblica gazetesi;

Mahkeme kararının Cumhurbaşkanı Sarkozy için siyasi bir yenilgi anlamına geldiğini belirtiyor:

“Dominique de Villepin'in aklanmasıyla Cumhurbaşkanı Sarkozy, Fransa'nın siyasi yaşamına da geri dönmüş oldu. Karar, Nicolas Sarkozy'nin, Elysee Sarayı'na taşınmasından bu yana aldığı en büyük yenilgidir. (…) Dün 56 yaşına giren Cumhurbaşkanı Sarkozy'e daha kötü bir hediye verilemezdi. Hem de Cumhurbaşkanının denetiminde olan yargıdan.” 29/01/2010

05.01.2010 - Avrupa basınından özetler

Avrupa gazetelerinde bugün dünyanın en yüksek binası Burj Dubai, havalimanlarında artırılan güvenlik önlemleriyle terörle mücadele tartışmaları ve domuz gribi aşısına ilişkin değerlendirmeler dikkat çekiyor.

 

İtalyan La Stampa gazetesi “Krize karşı rüyaların kulesi” başlıklı yazısında “Burj Dubai” ile ilgili şu analize yer veriyor:

“828 metre yüksekliğindeki dünyanın en yüksek yapısı ‘Burj Halife' dün Dubai'de açıldı. Çökeceğine ilişkin korkuların ardından yapının hayatta kalması şimdi bir gurur vesilesi. Bu, Arap Emirliği'nin hükümdarı Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum'un açılıştaki bakışından anlaşılıyor. Rekortmen bina, aynı zamanda Şeyh'in şehri gibi kontrol dışına çıktığının da bir göstergesi. Zira kule, planlandığı gibi bir milyara değil, tam dört dört milyara mal oldu. Binanın yapımına gözlerini karartarak başlamış olsalar da şimdi frene basmak zorundalar. Ancak yeni gökdelen sayesinde şehir en azından şimdilik yeniden güzel rüyalara dalacak…”

Binayı “Azmin Anıtı” olarak nitelendiren Polonya gazetesi Gazeta Wyborcza'da ise şu satırları okuyoruz:

“Bulutlara tırmanan ‘Burj Halife' insanın yapabileceklerinin sınırsız olduğunun bir sembolü. Bina aynı zamanda insanoğlunun azminin 828 metre yüksekliğindeki bir anıtı. Bu gökdelen, büyük bir olasılıkla başka rekorlar da kıracak. Örneğin dünyanın en büyük boş yeri olduğunun da bir kanıtı olabilir. Binadaki evler ve bürolar için hala tek bir alıcı yok. Dairelerin büyük bölümünün satıldığı yönünde yapılan spekülasyonlarla ise alıcı çıkması umut ediliyor…”

Fransa'da hükümetin elinde kalan domuz gribi aşıları basının eleştirisine neden oluyor. Paris'te çıkan La Croix adlı Fransız gazetesi, hükümetin yaptığı hataya dikkat çekiyor: 

“Verilen onca siparişle siyasetin yaptığı hata, alınan karardan öte uygulanan yöntemde sorun olduğunu gösteriyor. Örneğin önceden aşı kampanyası ile ilgili bir kamuoyu yoklaması yapılabilirdi. Ve umulan ilginin olmadığı anlaşılmış olsaydı, aşının böylesine yaygınlaştırılmasına gerek olmazdı.”

Almanya'daki havalimanlarına çıplak tarayıcıların yerleştirilmesi gündemde. Berlin merkezli Tageszeitung, bu cihazlarla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Kamuoyu çıplak tarayıcı konusunu yüksek sesle tartışırken, temel özgürlük haklarına hayli ağır bir darbe indirilmesine de göz yumuyor. Aydın çevreler dahi güvenlik kontrollerini insanların sahip oldukları milliyete göre derecelendirmesini eleştirmiyor, aksine bahsi geçen çıplaklığı ılımlı bir seçenek olarak değerlendiriyorlar. Bir de bazı güvenlik uzmanı olarak adlandırılan kişiler, uzun zamandır ulusal merkezlerden gönderilen uyarıcı bilgilerin güçlü bir ağ etrafında toplanmasını istiyor. Bunun anlamı da şu: Gizli servis hizmeti gerekçesiyle hiç kimsenin kontrol edemeyeceği bilgiler, yolcuların özel bir muamele ile karşılaşmasına neden olabilir ya da uçuşu engellenebilir.” 

Düsseldorf kentinde çıkan Westdeutsche Zeitung da terörle mücadelede ırkçılık tehlikesine dikkat çekiyor: 

“İnsan hakları örgütleri, on yıllardır ABD polisinin şüphelileri insanların ten rengine göre sınıflandırdığı suçlamasında bulunuyor. Ki daha geçen yaz Obama, benzer davranışta bulunan yetkililerin cezalandırılması için bir yasa tasarısı hazırlanmasını istemişti. Eğer şimdi terörle mücadelede ırk profili çıkarmak kendini gösterecekse, bu namert saldırılar düzenleyen teröristlerin zaferinden başka bir şey olmayacaktır ve teröristler istediklerini elde edecektir. Yani kültürler arasında kuşku ve nefret tohumları ekip ortama korku salacaklardır…” 05/01/2010

hazer.tv - ana sayfa©2005

 

Son Güncelleme:01/09/10