|
Financial Times:
Türkiye'ye serbest dolaşımsız AB üyeliği |
|
Financial Times'ta,
Gideon Rachman imzalı Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin ele
alındığı bir makale yer alıyor. Başlığı: İkiyüzlülüğe son verin ve
Türkiye'yle konuşun.
Makalenin hemen üzerindeki karikatürde,
Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan'ın öncülüğünde Türk halkı,
ellerinde bavullarıyla, bir hendeğin başında, Avrupa Birliği'ni temsil
eden kalenin önünde bekliyor.
Kapısı aralık kalenin burçlarında ise
Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy
ve İngiltere Başbakanı David Cameron bekliyor.
Gideon Rachman, Türkiye'nin Batı için
öneminin, hem Amerikan Başkanı Barack Obama, hem de İngiltere Başbakanı
David Cameron'un iktidardaki ilk aylarında Türk parlamentosunda konuşma
yapmalarından anlaşılabileceğini söylüyor.
Ancak Ankara'nın Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi'nde İran'a yeni yaptırımlara karşı oy verdiğini ve
İsrail ile 'tehlikeli bir şekilde düşmanca' bir ilişkiye sahip olduğunu
hatırlatan yazar, bu durumun Batı'da kaygı yarattığını kaydediyor.
Fakat yazar, Türkiye'nin Batı'yla belirsiz
ilişkisini asıl temsil eden durumun Ankara'nın Avrupa Birliği'ne girme
çabalarındaki durulma olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor;
Türkiye'yle konuşma zamanı geldi
''Türkiye'yle konuşmak, açıkça konuşmak ve
meselenin özünü ele almak anlamına geliyor. Ama Avrupa Birliği'nde
Türkiye'yle konuşmak yuvarlak ve kaçamak sözlerle eş anlamlı hale geldi.
Dolayısıyla belki de bu kez Türkiye'yle gerçekten konuşmanın ve açık
olmanın zamanı geldi çattı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması
hakikaten harika bir şey. Ama bu olacaksa, yeni bir temel üzerinde
olmalı. Türkiye ve Avrupa Birliği arasında insanların serbest dolaşımını
içermemeli.''
Rachman, sonuçta kuralların tüm birlik vatandaşlarının aynı haklardan
faydalanmasını öngördüğünü hatırlatıyor, ancak Türkiye'nin üyeliği için
bu kuralların değişmesi gerektiğini söylüyor.
Türkler için farklı kurallar koymanın
haksız ve ırkçı diye kınanabileceğini belirten Gideon Rachman, ''Ancak
Türkiye'nin üyeliği, diğer birlik ülkelerine kitlesel göç ihtimalini
artırdığı sürece, bunu Avrupalı seçmenlere pazarlamak imkansız
olacaktır''diyor.
Serbest dolaşımsız üyelik
Yazar, İngiltere Başbakanı Cameron'un
geçtiğimiz günlerdeki Ankara ziyaretinde, Türkiye'nin üyeliğine destek
verdiğini ve Ankara'ya kötü davranıldığı için kızgın olduğunu
söylediğini hatırlatıyor.
Ancak Gideon Rachman, aynı Cameron'un
ertesi gün İngiltere'deki göçmen sayısını keskin bir şekilde düşürme
kararlığını tekrar vurguladığını söylüyor ve ''Mantık her ikisini birden
yapmasına izin vermiyor'' diyor.
Financial Times yazarı, serbest dolaşım
hakkı olmadan da Türkiye'nin üyelikten büyük çıkarları olacağını
kaydediyor.
Gideon Rachman'a göre üyelik Türkiye'ye
Avrupa Parlamentosu'nda çok sayıda milletvekili kazandıracak ve yasa
yapımında da Türkiye'yi büyük ağırlık sahibi kılabilecek.
Ayrıca Ankara'nın Avrupa ortak pazarına
girebileceğini, yardımlardan faydalanabileceğini, dış politikada ağırlık
sahibi olacağını ve Avrupa Birliği'nin sağlayacağı yasal ve diplomatik
korumalardan faydalanacağını kaydediyor.
Yazar son olarak, bu durumda Türk
vatandaşlarının seyahatlerinde şimdiye kıyasla büyük kolaylıklar
sağlanabileceğini de kaydederek, yazıya şöyle son veriyor;
''Türkiye, serbest dolaşım hakkı olmadan Avrupa Birliği üyeliğini
reddedebilir ya da kabul edebilir. Ama en azından bu iyi niyetle
yapılmış bir teklif olur.''
24/08/2010 |
|
'Türkiye'ye masada daha
iyi bir koltuk sunulmalı' |
|
Türkiye'nin Batı'yla ilişkilerinde gelinen son aşama biri Economist
dergisi, diğeri de Financial Times'ta olmak üzere iki makaleye konu
oluyor bugün.
Financial Times
yazarlarından Philip Stephens imzalı makalenin başlığı 'Batı,
Türkiye'ye masada daha iyi bir koltuk sunmalı'. Makalenin hemen
üzerinde yer alan bir karikatürde de bir masanın etrafında oturan
Avrupalı liderler, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a oturması
için daha küçük bir sandalye gösteriyor. Erdoğan da parmağını
'hayır' anlamında sallıyor.
Philip Stephens makalesine 'Batı henüz
Türkiye'yi kaybetmedi.' diyerek başlıyor.
'Türkiye artık, yumuşak başlı, ricacı bir
ülke değil. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki pek çok kişi
Türkiye'nin ebediyen böyle kalmasını umuyordu.' diyen Stephens,
Türkiye'nin canlı ekonomisi ve siyasette kendine artan güveniyle,
Batı'nın kendisine biçtiği rolü aştığını kaydediyor.
'Ankara ilişkilerini
tamir ediyor'
Türkiye'nin isteyerek yüzünü Doğu'ya
döndüğü, Batı demokrasisinden kaçınıp İslamcılığa sarıldığı ve eski
Osmanlı topraklarında yeniden liderlik arayışında olduğu senaryosunun
revaçta olduğunu kaydeden Stephens şöyle devam ediyor; 'Batı'nın
hor davrandığı Ankara, bölgesinde ilişkilerini tamir ediyor. Kendisini
bölgesinde göstermek için ekonomik ve diplomatik fırsatlardan
yararlanıyor.'
Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates'in
Avrupa'yı, Avrupa Birliği üyeliği konusunda ayak sürüyerek Türkiye'yi
Doğu'ya itmekle suçladığını hatırlatan Financial Times yazarı, Gates'in
özellikle Fransa ve Almanya'nın tavırları konusunda haklı olduğunu,
Türkiye'deki en coşkulu Avrupa Birliği yanlılarının bile şevklerini
kaybettiğini söylüyor. Ancak Philip Stephens Gates'i de şu sözlerle
eleştiriyor;
'Amerikan Savunma Bakanı'nın Türkiye'nin
Doğu ve Batı arasında bir seçimle karşı karşıya olduğunu varsayması
yanlıştı. Ayrıca Washington'ın son yıllarda Türkiye'yle ilişkileri çok
daha iyi yönettiğini ima ederken de, gerçekleri söyleme konusunda biraz
ekonomik davranıyordu. Geriye dönüp ilişkilerin kötüleşmeye başladığı
anı bulmaya çalışırsak, George Bush yönetiminin, Irak'ın işgalinde
Türkiye'yi bir sıçrama tahtası olarak kullanmak için yaptığı amirane
talepten daha iyisini bulamayız '
'Bu Türkiye Batı'ya daha yararlı'
Bir zamanlar Batı'ya üye olmanın Washington
ne isterse yapmak anlamına geldiğini söyleyen Philip Stephens,
Türkiye'nin şimdi, kendi çıkarları, fikirleri ve doğruları olduğunu
belirtiyor ve makaleye şu sözlerle son veriyor;
'Çok sayıda Amerikalı ve bazı Avrupalılar için bu sinir bozucu
olmaktan da öte bir durum. Tahayyül ettikleri Türkiye, hep kendilerine
borçlu olan ve Batı masasında verilecek herhangi bir sandalyeye
minnettar bir Türkiye'ydi. Tabi işin ironik yanı, bu yeni, kendine
güvenen Türkiye'nin daha önceki uysal haline kıyasla Batı'ya
verebileceği daha çok şey var. Bu haliyle Orta Doğu ve Müslüman
dünyasında daha çok itibarı var. Batı'nın gerçekten kaybetmemesi gereken
Türkiye işte bu.'
Economist dergisinde David
Rennie tarafından kaleme alınan Charlemagne köşesinde de, Türkiye'nin
Avrupa Birliği üyeliği ve genel olarak Batı'yla ilişkileri üzerinden,
Amerikalı siyasetçiler ve akademisyenlerin Avrupa Birliği'ne bakışı
eleştiriliyor.
'Türkiye sorunu ırkçılığa indirgenemez'
Amerikan Savunma Bakanı Gates'in
açıklamalarını hatırlatan Economist yazarı, Amerikalı Demokrat siyasetçi
Howard Dean'in de Avrupalı siyasetçilerin, ülkelerinde artan yabancı
düşmanlığını hesaba katıp, aşırı sağ oylar için Türkiye'ye tam üyelik
yerine, ayrıcalıklı ortaklık önerdiği görüşünde olduğunu aktarıyor.
Yazar, bir Amerikalı akademisyenin de
Türkiye'nin derhal üye yapılması gerektiğini söylediğini anlatıyor ve
şöyle devam ediyor;
'Bu şikayetlerde biraz haklılık payı var.
Sarkozy ve Merkel gibi liderler, Türkiye'nin uygunluğunu sorguladığında
seçmenlerine oynuyorlar. Destekçileri de Türklerin, kulübe girmek için
fazla yabancı ya da fazla müslüman olduğunu düşünüyor. Ama Türkiye
sorunu ırkçılığa indirgenemez.
'Birincisi Gates, Avrupa'ya Türk
diplomasisinin Doğu'ya kayışıyla mücadele etme çağrısı yaparken, Avrupa
Birliği üyeliğiyle Washington'un Orta Doğu politikalarına destek vermek
aynı şeymiş gibi gösterme riski alıyor. Sonuçta bazı Avrupa ülkeleri, şu
anki İsrail hükümetinden gerçekten hoşlanmıyorlar ve İran'a ambargolar
konusunda da ikna olmuş değiller. Batı karmaşık bir blok.
'Derhal üyelikten bahsetmek de saçma.
Türkiye'nin dostları bile en az 10 yıl süreceğini biliyor. Bazı
alanlarda açmaza girildi. Avrupa Birliği bazı müzakere başlıklarını
dondurdu. Türkiye de bir Avrupa birliği ülkesi olan Kıbrıs'ı tanımayı
reddediyor'.
18/08/2010 |
|
16.08.2010 - Avrupa
basınından özetler |
|
Bugünkü Avrupa
gazetelerinde Pakistan’daki sel felaketi, Slovakya’nın AB tarafından
Yunanistan’a yapılacak yardımlara katılmama kararı ve AB’de büyüme
oranlarıyla ilgili yorumlar ön planda.
İsviçre’de yayımlanan Neue Zürcher
Zeitung, Pakistan'daki sel felaketinin ardından afet
bölgesindeki durumu değerlendiriyor:
“Dünyanın yardım yapmaya pek gönüllü
olmaması dikkat çekici. Görünen o ki, Pakistan radikal İslamcıların
kuluçka yuvası olarak o kadar mimlenmiş ki, selin mağdur ettiği
afetzedelerin acizliği insanları pek o kadar etkilemiyor. Aslında
oradaki insanların kendisinin de bu militanların kurbanı ve çoğunun da
aşırı dinci olmadığını söylemek mümkün. 2008’deki son parlamento
seçimlerinde militanlara yakınlığıyla bilinen aşırı dinci partiler
Taliban’ın kalesi olarak tanımlanan ülkenin kuzeybatısında bile büyük
bir yenilgiye uğradılar.”
Avusturya’nın başkenti Viyana’da yayımlanan
Die Presse gazetesinin aynı konudaki yorumu şöyle:
“Pakistan’da 20 milyon kişi her şeyini
kaybetti. Bu Avusturya’daki toplam nüfusun iki katından da fazla.
Devleti böyle bir felaket karşısında bekleyen görevlerse devasa boyutta.
Ancak Pakistan Devlet Başkanı Avrupa’ya seyahate çıkıp, ailesini
Fransa’daki bir şatoda ziyaret etmeyi tercih etti. Kriz bölgelerine
gidişi ancak bu tatil dönüşü oldu. Buralardaki incelemeleriyse yoğun
güvenlik önlemleri altında gerçekleşti. Çünkü çaresiz ve öfkeli
afetzedeleri dizginlemek güçtü. Bu da Pakistan’daki elitlerin
önceliklerinin neler olduğunu gözler önüne seriyor. Yani her şeyden önce
aşiret geliyor. Bunun dışındakilerin sayısı 20 milyonu da bulsa fark
etmiyor.”
Slovakya geçen hafta AB’nin Yunanistan’a
yönelik yardım fonuna katılmama kararı aldı. Slovakya’nın bu adımı AB
Komisyonu’nda yoğun tepkilere neden oldu. Hollanda’da yayımlanan
Trouw gazetesinin konuyla ilgili yorumunda şu satırlar dikkat
çekiyor:
“Seçim kampanyaları sırasında bu konuya
ağırlık vermiş olan Ivetca Radicova şimdi Slovakya’nın başbakanı. Ancak
ülkenin bu tutumunun Slovakya’ya uzun vadede ne kadar fayda sağlayacağı
şüpheli. Zira AB fil hafızalıdır. Çünkü diğer ülkelerin sırtından kendi
ulusal çıkarlarında diretip sadece kendi seçmeninin istediği yönde
hareket eden bir AB üyesi bunun ceremesini er ya da geç çeker. AB ve
euro bölgesi üyeliğinin birçok faydası olduğu gibi belirli
sorumlulukları da var.”
İspanyol El Periodico de Catalunya
gazetesiyse "AB ekonomileri arasındaki uçurum büyüyor" başlığıyla
yayımladığı yorumunda AB ülkelerindeki büyüme oranlarını mercek altına
alıyor:
“Geçen hafta Alman ekonomisinin ikinci
çeyrek dönemde sürpriz bir şekilde yüzde 2,2 büyüdüğünü öğrendik.
Almanlar yıllık neredeyse yüzde 3'lük büyümeden bahsediyor. Fransa üç
aylık dönemde yüzde 0,6, İspanya ise yüzde 0,2'lik büyüme kaydediyor. Bu
rakamlar AB ekonomilerinin ortak bir noktada buluşma hedefinden çok
uzakta olduğunu ortaya koyuyor.”
16/08/2010 |
|
12.08.2010 - Avrupa basınından özetler |
|
Avrupa basınında
bugün Pakistan’daki sel felaketi mağdurlarına yapılan yardımlarda
Taliban’ın öncü rol üstlenmesi ve Rusya’da söndürülemeyen yangınlar
ön plana çıkan konuları oluşturuyor.
Hollanda’nın de Volkskrant gazetesi,
Batı’nın Pakistan’daki âfetzedelere yaptığı yardımların işe yarayıp
yaramadığını sorguluyor:
“Pakistan hükümeti, kabiliyetsiz ve
yolsuzluklara bulaşmış durumda. Batı karşıtlığı yeşeriyor. Görüşlerini
silah zoruyla kabul ettirmeye çalışan Taliban, Batı'nın yardımlarını
reddediyor. Kapsamlı yardımların sonuç vermeyecek olmasının en önemli
sebeplerinden biri de işte bu nedenler. Yardımların yanlış kişilerin
eline geçecek olmasından endişe edilmeli. Bu zaten güçlüklerle dolu
hayatları sel ile birlikte iyice kötüleşen Pakistanlılar için bu kara
bir talih. Bu nedenle uluslararası toplum yardım için etkili bir yol
bulmalı. Ancak kapsamlı bir yardım ancak gerçekten güvenlik
sağlandığında yapılmalı.”
Fransızca yayımlanan Libération
gazetesi ise Rusya, Pakistan ve Çin'deki doğal afetlere dikkat çekerek
şu yorumu aktarıyor:
“İklimle ilgili müzakereler hiç olmadığı
kadar büyük önem taşıyor. Rusya'daki yangınlar iklim değişiminin sadece
güneydeki bölgelerle uzaklardaki ülkeleri etkilemediğini, Avrupa'yı da
etkisi altına aldığını ortaya koyuyor. Yangınlara ya da sel felaketine
yol açan etkiler ne olursa olsun hava sıcaklıklarındaki âni
değişikliklere hazır olmak durumundayız. İnsanlığın umursamazlığı ve
dünyadaki doğal kaynakların israfı Rusya, Pakistan ve Çin'deki durumun
kötüleşmesine yol açtı.”
İngiliz The Times gazetesi
Rusya'daki orman yangınlarına atıf yaparak Kremlin’deki siyasi güç
yapılanmasını mercek altına alıyor:
"John Major, başbakanlığı döneminde yetkisi
dâhilindeki gücü kullanmamakla eleştirilmişti. Aynı eleştiri Rusya
Devlet Başkanı Medvedev’e de yapılabilir. Yangın felaketi sırasında
Medvedev, Kremlin’de otururken, Vladimir Putin en sevdiği öncü rolü
üstlendi. Medvedev, liberal, sanayide modernleşmeden ve gelişmeden yana
lider rolünü oynasa da bugüne kadar siyasete hâkim değil ve gerçek
reformların hayata geçirilmesini sağlayamıyor. Medvedev’in kendi başına
güçlü bir lider olduğunu gösterebilmek için iki yılı kaldı. Aynı zamanda
sözkonusu olan Rusya’nın demokratik inandırıcılığı.”
İtalya'nın sol liberal gazetelerinden La
Repubblica ise Rusya'daki yangınları şu ifadelerle yorum sayfalarına
taşıyor:
“Çernobil hayaleti, Rusya ve Doğu
Avrupa'nın büyük bir bölümünü tehdit etmek üzere yeniden uyandı. Dün
yangınlar, radyasyonla kirlenmiş olan Bryansk bölgesine de ulaştı.
İtfaiyeciler yangını kontrol altına almaya çalışıyor. Bölgedeki
yetkililer durumun kontrol altında olduğunu savunuyor. 24 yıllık
ilgisizlik sonucunda halkın güvensizliği büyüyecektir.”
12/08/2010 |
|
Fisk: Arapları
öldürdüler, sıra Türkler'de mi? |
|
İngiltere'de yayınlanan ciddi
gazetelerin hepsinin manşetinde İsrail'in Gazze'ye yardım götüren
gemilere saldırısı var.
Guardian'ın
manşeti, "İsrail kanlı saldırının ardından devlet terörü uygulamakla
suçlanıyor" şeklinde.
Haberin ayrıntılarına 5 tam sayfa
ayıran gazete, İsrail'in oynadığı kumarın kendisine çok pahalıya mal
olacağını savunuyor.
Kastedilen bedel, uluslararası alanda
daha da yalnızlaşmak ve Orta Doğu'da hayati önem arz eden halkla
ilişkiler savaşını kaybetmek.
Gazetenin Orta Doğu editörü Ian
Black'in analizinde de, İsrail'in üzerindeki Gazze ablukasını
kaldırma ve Hamas ile temas kurma baskısının artacağı görüşüne yer
verilmiş. Ancak Black İsrail'in politikasında pek bir değişiklik
olmayacağı görüşünde.
Guardian "Ablukadan Katliama" başlıklı
başyazısında ise bir hayli sert bir uslup kullanıyor. Yazı şu
satırlarla başlıyor:
"Eğer Somalili korsanlar dün
uluslararası sularda 6 gemiye çıkıp 10 yolcuyu öldürse ve
onlarcasını da yaralasa, bugün NATO'ya bağlı bir görev gücü Somali
kıyılarına doğru yola çıkmış olurdu. Dün Gazze karasularının
dışında, uluslararası sularda olanlar korsanların değil İsrailli
komandoların işiydi ve bugün İsrail kıyılarına doğru yol alan NATO
gemileri olmayacak. Ama belki de olmalı."
İsrail donanmasından gelen, kendilerine
ateş açıldığı, linç edilmekten kurtulmak için karşılık verdikleri
açıklamasına da tepki gösteriyor Guardian ve soruyor: "Komandolar
Filistin yanlısı aktivistlerin ne yapmasını bekliyordu ki?
Kendilerini kaptanla köprü üstünde çay içmeye davet etmelerini mi?"
Gazete başyazısını, İsrail'e Gazze
ablukasını sona erdirme ve Hamas ile temas kurma çağrısı yaparak
noktalıyor.
Financial Times'ın
manşeti ise "İsrail küresel tepkiyle karşı karşıya."
Gazeteye göre dünkü olay İsrail'in
Türkiye ile ilişkilerini daha da bozmanın yanı sıra, bu ülkenin
uluslararası alandaki itibarının daha da zarar görmesine neden
olacak.
İlk olarak Avrupa'dan gelen tepkileri
hatırlatan Financial Times İsrail'in bu bölge ile ilişkilerinin olumsuz
etkileneceğini belirtiyor.
Ancak İsrail'in Avrupa hükümetlerinin
tepkisinden çok Avrupa kamuoyunun tepkisinden çekindiğinin altı
çiziliyor. Bazı İsrailli siyasetçi ve askerlerin uluslararası
hukukun ihlali suçlamasıyla tutuklanmak ya da protesto edilmek
korkusuyla zaten Avrupa'ya gitmek istemediklerini hatırlatan gazete,
dünkü saldırının ardından Madrid ya da Londra gibi başkentlerde pek
de dostane karşılanmayacaklarını belirtiyor.
İsrail'in yardım gemilerine
saldırısının ABD'de memnuniyetsizlik yaratan tarafının ise başka
olduğunu savunuyor Financial Times. Obama'nın İran üzerindeki
baskıyı arttırmak gibi daha önem verdiği konular ile ilgilenmek
yerine, İsrail saldırısının yarattığı bu diplomatik krizle uğraşmak
zorunda olacağı belirtiliyor.
Gazete başyazısında ise, "İsrail
denizde boğuldu" başlığını kullanmış ve tıpkı Guardian gibi İsrail'i
korsanlık yapmakla suçlamış. Yazıda Orta Doğu Dörtlüsü ve Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi'ne çağrı yapılarak, İsrail'e artık çok
ileri gittiğinin açıkça söylenmesi talep ediliyor.
Times
gazetesi "Açık denizlerde ölüm" manşetiyle çıkmış.
Gazete başyazısında, İsrail'in yardım
gemileriyle ilgili tutumunu, Gazze'ye kaçak yollardan silah
sokulması endişesiyle açıklıyor.
İsrail'in bunu engelleme hakkı
olduğunun altını çizen satırları ise, seçilen yöntemin yanlış
olduğunu vurgulayan şu sorular takip ediyor:
"Komandoları helikopterden indirerek
onları saldırı tehlikesine açık hale getirmek mantıklı mıydı?"
"Türk vatandaşlarını hedef alarak, bir
zamanlar yakın siyasi ve askeri ilişkilere sahip olunan Müslüman bir
komşuyla ilişkileri daha da bozmak siyasi açıdan zeki bir adım
mıydı?"
"Okul çocukları için boya kalemi,
hastaneler için ilaç, bombaların yıktığı evlerin tamiri için çimento
taşıyan gemileri engellemeye çalışmak halkla ilişkiler açısından iyi
bir fikir miydi?"
Independent'ın manşeti: "İsrail'in
hücumbot diplomasisi küresel öfkeye neden oldu."
Gazetenin deneyimli Orta Doğu muhabiri
Patrick Cockburn'ün kaleme aldığı analizde ise, İsrail'in
müdahalesinin Türkiye ile ilişkilere büyük darbe indirdiğinin altı
çiziliyor. Cockburn yazısını şu satırlarla noktalıyor:
"Türkiye şu anda Orta Doğu'da, geçmişte
olduğundan çok daha hayati bir müttefik. Amerikan askerlerinin daha
rahat bir şekilde çekilmesine yardımcı olarak, Irak'ta kritik bir
rol üstleniyor. Üstelik Ankara'nın İsrail ile ittifakı, Amerika'nın
Orta Doğu politikasının en önemli payandalarından biri olmuştur."
"Türk Dışişleri Bakanı daha önce,
yardım filosuna müdahalenin geri dönülmez sonuçlar doğuracağını
söylemişti. Galiba bu diplomatik klişe ilk kez doğru çıkacak."
Patrick Cockburn böyle derken,
Independent'ın bir başka deneyimli ismi, Robert Fisk ise zehir
zemberek bir yazı kaleme almış.
Dünya liderlerinin dünkü olaylarla
ilgili açıklamalarını yetersiz buluyor ve eleştiriyor Fisk. Beyaz
Saray açıklamasını korkak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban
Ki-Moon'u ise gülünç olarak niteledikten sonra, İngiltere Başbakanı
David Cameron'ı sessiz kalmakla suçluyor.
Fisk'in, "Politikacılarımız nerede? Bu
noktaya nasıl geldik?" sorusuna yanıtı ise şöyle:
"Belki de hepimiz İsrail'in Arapları
öldürmesine alıştık. Belki de İsrail Arapları öldürmeye alıştı.
Şimdi de Türkleri öldürüyorlar. Ya da Aprupalıları. Son 24 saatte
Orta Doğu'da birşeyler değişti ve İsrailliler -bu katliama
verdikleri son derece aptalca tepki düşünüldüğünde- olan biteni
kavrayamamış gibi görünüyor. Dünya artık bu zorbalıktan bıktı
usandı. Politikacılar sessiz olsa da."
01/06/2010 |
|
31.05.2010 - Alman basınından özetler |
|

Bugünkü Alman gazetelerinin ağırlıklı yorum konunu,
Almanya'nın Eurovision Şarkı Yarışması'nda elde ettiği
birincilik oluşturuyor.
Almanya hafta sonunda Norveç'te yapılan Eurovision Şarkı
Yarışması'nı kazanmanın sevincini yaşıyor. Gazeteler, 28 yıl aradan
sonra gelen bu başarıyı, yarışmada Almanya'yı temsil eden 19
yaşındaki Lena Meyer-Landrut'a bağlıyor. Bulvar gazetesi
Bild'in yorumcusu şu görüşleri dile getiriyor:
"Geçmişte Eurovision Şarkı Yarışmaları'nda puan alamadığımızda, Avrupa'nın biz
Almanlar'dan hoşlanmadığı dile getirildi. Eurovision, komşularımızın sempati
duyduğu ülkelere yılda bir kez oy verdiği bir yarışma olarak geçerliydi.
Yıllarca büyük ama kibirli, mizah yeteneğinden yoksun, biraz da fazla akıllı bir
ulus olduğumuzu düşündük. 28 yıl boyunca yarışmayı kazanamamızın nedeninin
kıskançlık olduğuna inandık. Hayır, sadece kötüydük! Oslo'daki yarışmayı canlı
izledim ve Lena'nın Avrupa'nın kalbini nasıl fethettiğini gördüm. Başka
ülkelerin taraftarlarının bizim için nasıl sevinç gösterilerinde bulunduğunu ve
bize oy verdiklerini gördüm. Çünkü Lena çok iyiydi. Diğer yarışmacılardan çok
daha iyi.
Doğal, sempatik. Bu kız Avrupa'yı büyüledi. Biz Almanlar'ın, hiç
kimsenin bizden hoşlanmadığını düşünmesi, çok saçma. Sadece doğru sesi bulmalı,
doğru tercihi yapmalıyız."
31/05/2010 |
|
21 Mayıs 2010 Basın Özeti |
|
Financial Times'ın
yorum sayfasında bir karikatür dikkat çekiyor: Bu hafta başında
Tahran'da nükleer yakıt takası anlaşmasına imza koyan üç lider,
Türkiye'den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kırmızı-beyaz formayla,
Brezilya lideri Luis İnacio Lula da Silva sarı mavi, İran lideri
Ahmedinecad da kırmızı yeşil formayla, yeşil zeminde top koşturmaya
çalışıyor.
Bu liderler top oynarken,
arkalarında düdüğü öttüren siyah gömlekli bir hakem, ABD Başkanı Barack
Obama ''durun'' işareti yapıyor.
 |
|
|
Top ise,
nükleer yakıtın simgesi deseniyle çizilmiş. |
Karikatüre eşlik eden ''Yükselmekte
olan güçler Batı'nın kurallarıyla oynamak istemiyorlar''
başlıklı makalenin altındaki imza Financial Times
yazarı Philip Stephens'a ait.
Stephens, İran ''ihtiyacı olan nükleer
yakıtın Türkiye aracılığıyla takas edilmesi'' anlaşmasının, hem
zamanlama hem de içerik itibarıyla bazı meşru soruları gündeme
getirdiğini kaydediyor.
İran'ın niyetleri ve
zamanlama açısından özellikle.
Takas anlaşmasından hemen kısa bir süre
sonra BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin yaptırım öngören bir adım
üzerinde uzlaştıklarını da anımsatan Stephens,
BM Güvenlik Konseyi'nin iki geçici üyesi, Türkiye ve Brezilya'nın,
konsey dışındaki hamleleri nedeniyle, daimi üyelerin bir alınganlık
göstererek, kendilerini hakarete uğramış hissetmiş olabilecekleri
görüşünde.
Büyük ülkelerin İran meselesinin küresel
güçler tarafından çözülmesi gerektiği inancında olduklarını aktaran
Financial Times yazarı, şöyle devam ediyor:
''Eğer birileri yardımcı olmak istiyorsa,
buna itirazımız yok, ama bunu Batı'nın planına destek vererek
yapmalılar, kendi uçuk fikirleriyle değil' bakış açısı sergiliyor güçlü
ülkeler ki, bence bu dar görüşlü bir yaklaşım. Çünkü daimi üyelerin İran
politikası herhangi bir sonuç vermedi, yaptırımın İran'ı BM çizgisine
getireceğini savunanlar bile bunun kendi başına işe yarayacağına
inanmıyor. Eğer Tahran, gerçekten nükleer silah inşa etme kararı
aldıysa, Devrim Muhafızları üzerinde baskı kurmak, fikirlerini
değiştirmelerine yardımcı olmayacak.''
Batılı ülkelerin yükselmekte olan güçlerin
uluslararası güvenlik ve refahın sağlanmasının yarattığı yükü omuzlaması
gerektiğini düşündüklerini de kaydeden Stephens,
''Çin, Hindistan, Türkiye, Brezilya gibi ülkelerin, kural esasına
dayalı küresel düzenden yarar sağladıklarını, dolayısıyla katkıda
bulunmaya hazır olmaları gerektiğini düşünüyor Batı. Ama Ankara,
Brezilya, Pekin ve Delhi'den bakınca bu savda bir çarpıklık olduğu
görülüyor. Zira, bu ülkeler yeni uluslararası düzen şekillendirilirken
katkıda bulunmaya davet edilmemişlerdi ki. Bir Çinli akademisyenin şunu
söylediğini duydum: Gelişmekte olan ülkelerden, Batı'nın sahip olduğu
kumarhanede rulet masasına oturmaları bekleniyor.''
'Program ideoloji değil,
uzlaşma ürünü'
Bu sabah gazetelerde geniş şekilde işlenen
konulardan biri de, İngiltere'de koalisyon hükümetinin dün tam metni
açıklanan programı.
Times,
partilerin karşılıklı ödünler verdiğinin altını çiziyor. Muhafazakârlar,
Avrupa konusundaki tutumlarıyla, belediye vergisi ve insan hakları
politikalarından geri adım atmış, Liberal demokratlar ise, eğitimde
fırsat eşitliği yaratma planlarıyla, İran'a karşı askeri harekâta
muhalefetten vazgeçmiş görünüyor.
Independent'ın
gözlemi, bu programının 1980'lerdeki muhafazakar başbakan Margaret
Thatcher'in programıyla benzeşmediği. ''Programda, yoksuldan alıp
zengine vermeyi hedefleyen hiçbir şey yok'' diyor
Independent ve şöyle devam ediyor:
''Programın ortaya koyduğu bir
ideolojinin değil, uzlaşmanın ürünü olduğu. Bu ise, İşçi Partisi'nin
yeni lideri için büyük bir zorluk yaratıyor. Kendini seçilemez duruma
düşürmeden, farklı bir mesaj bulmak zorunda. Bu ayrıca Muhafazakârların
lideri, daha şimdiden parti içinde, ödün verildiğini savunan huzursuz
milletvekillerine sahip olan Başbakan David Cameron için de bir sorun.
Konu, karakterini sınavdan geçirecek olan dün açıklanan programa, parti
içinden gelen baskıya rağmen sadık kalıp kalıp kalmayacağında
düğümleniyor.''
'Tanrı rolüne soyunan
bilim adamı'
Independent
manşetinden yayımladığı bir haberde ise, Amerikalı bir bilim adamının 15
yıllık çabanın ardından yapay, yaşayan bir hücre ürettiğini; bunun
insanlığın geleceğine etkisinin ise tahayyül edilemez boyutlarda
olduğunu kaydediyor.
Guardian,
aynı haberi, ''Tanrı rolüne soyunan bilimadamı. Yapay yaşam, bilim
adamları arasında umut ve korku yarattı'' başlığıyla aktarıyor
okurlarına.
''15 yıllık bir rüyaydı Craig Venter
için'' diyor Guardian ve şöyle devam ediyor:
''Vietnam gazisi bir bilimadamı olan
Venter, canlıların genetik şifresini yapay olarak üretmeye, böylece
sentetik bir canlı hücre yaratmaya kararlıydı. Kimilerinin kendisini
'Tanrı rolüne soyunmakla' suçlamasına neden olan açıklamasında, Venter,
'hayallerinin gerçekleştiğini, insan ürünü bir DNA'ya sahip yapay bir
organizma yarattığını' söyledi.''
''Bilimde çığır açıcı bir olay olarak
nitelenen buluşu için, Venter'in çalışmalarının maliyeti, yaklaşık 10
yıl ve 40 milyon dolar. Ancak keşfin anlamı dikkate alındığında
yaratılan, mikrobik hücre mütevazi. Keçilerde meme iltihabına neden olan
bir bakteri bu. Yapay canlının kromozomu ise, yaklaşık 1 milyon karakter
uzunluğunda.''
Guardian,
bilim adamları ve felsefecilerin, buluşun olası sonuçlarını ve ahlâki
etkilerini tartışmaya başladığını; Venter'in motivasyonunun tamamen
ticarî olduğuna dikkat çekiyor.
''Hedefleri, sadece yeni değil, aynı
zamanda ticarî açıdan cazip organizmalar yaratmak'' diyor
Guardian ve 'daha şimdiden, petrol devi Exxon Mobil'in,
Venter'le, atmosferdeki karbondioksiti emerek, yakıta dönüştürecek bir
yosun türü yaratması için bir anlaşma yaptığını' yazıyor.
"Yapay hücre sektörünün hacmi bir trilyon
doları bulabilir" diyor
Guardian. |
|
20.05.2010 - Avrupa
basınından özetler |
|
Bugünkü Avrupa basınında
Tayland'da ordunun muhaliflere müdahalesi ile Almanya'da finans
sektöründe alınması planlanan önlemler ve bunun piyasalara yansımasıyla
ilgili yorumlar ön planda.
Avusturya'dan Die Presse, Tayland'da
gerginliğin giderek tırmanmasını yorum sütunlarına taşıyor:
"Durum, 'burada iyiler, orada
kötüler var' şeklinde açıklanacak kadar basit değil. Taleplerini
el bombaları ve acımasızca çocukların hayatını tehlikeye atarak
gösteren bir demokrasi hareketinin inandırıcı olması mümkün
değil. Her iki taraf da giderek tırmanan şiddetten yararlanmaya
çalışarak, durumun bu boyuta gelmesine izin verdi. Tayland
toplumundaki uçurumun kapanması için sadece seçimlerin yapılması
yeterli değil. Bu olsa olsa sadece bir birlik hükümetinin
kurulmasını sağlar. Ancak bu, bu kadar kişi ölmeden de
başarılabilirdi."
İsveç'in liberal Dagens Nyheter
gazetesi ise seçimlerin sorunları çözeceği görüşüde:
"Bangkok'taki göstericilerin üzerine ateş
açılması, kabul edilemez. Tayland'da yaşanan hem toplumsal, hem de
ekonomik sorun, bir felaket anlamına geliyor. Bu durumdan çıkış için
önceden olduğu gibi şimdi de tek yol, demokratik seçimlerin yapılması.
Seçim tarihinin en kısa süre içinde açıklanması gerekiyor. Bunun
başarılı olması için, tarafların, seçimleri kazananı tanıması da şart.
Ancak seçimlerin ardından iktidara gelecek olanların sadece kendi
taraftarlarının iktidarı olmaması gerekiyor. Yeni iktidar, aynı zamanda
diğer grupların isteklerini de dikkate almak zorunda."
Fransa'nın muhafazakar Le Figaro
gazetesi, Almanya'nın piyasa spekülasyonuna açtığı savaşı yorum
sütunlarına taşıyor. Gazete bu bağlamda alınan 'çıplak satış' olarak
adlandırılan kısa dönemli spekülatif satışların yasaklanması kararını
şöyle yorumluyor:
"Angela Merkel için euronun içinde
bulunduğu varlık krizi herkesi korkutmalı ve Avrupa'nın tamamı,
'istikrar kültürü' adı verilen, Almanya'nın bütçe konsolidasyonu için
uyguladığı modeli bire bir uygulamalı. Bu basit ikna yöntemi, Merkel'ın
davranışını da açıklıyor. Merkel bunu yaparken ne Avrupa'da bazı
ülkelerin bu konuda içinde bulunduğu farklılıkları, ne de AB içinde
giderek büyüyen dengesizlikleri dikkate alıyor. Eğer Avrupa ortak para
birimine güveni yeniden inşa etmek istiyorsa, o zaman bu konudaki
tavrını değiştirerek, böylesine kadersiz durumlarda birlik, beraberlik
içinde olunduğu mesajını vermeli. Almanya bu konuda önemli bir rol
oynamalı ancak tek başına hareket ederek euroyu kurtaramaz."
İtalya'nın La Stampa gazetesinin
aynı konuyla ilgili yorumu ise şöyle:
"Berlin sadece 'çıplak satış' adı verilen,
kısa vadeli spekülatif satışların yasaklanmasını değil, aynı zamanda
AB'nin yüksek miktarda borçlu üye ülkelerine de bir dizi ceza
uygulanmasını istiyor. Almanya'nın açıklaması içeriğin yanı sıra, bundan
sonra AB üyeleri ile birlikte hareket etmeyeceği izlenimini de veriyor.
Bu olay hem AB'nin görünümünü, hem de Almanya ve Fransa arasında, bu iki
ülkenin, Avrupa Topluluğu'nun ekonomik ve politik yapısının
taşıyıcıları olması yönündeki uzlaşmayı hızlı ve kökten
değiştirecektir." |
|
29 Nisan 2010 Basın Özeti |
|
Guardian gazetesinin bugünkü manşetinde, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü
(OECD)'nin genel sekreteri Angel Gurria'nın yaptığı bir uyarı var.
Angel Gurria,
Yunanistan'ın içinde bulunduğu ekonomik krizi, ebola virüsüyle
karşılaştırmış. Gurria, krizin 'ebola gibi' yayılabileceğini söylüyor.
Guardian
ayrıca dün yaşanan üç gelişme sonrası Avrupa'nın mali krizinin
derinleştiğini, İngiltere'nin de krizin parçası olabileceği yolunda
endişelerin arttığın belirtiyor. Gazeteye göre piyasalarda paniğe yol
açan son gelişmeler; İspanya'nın kredi notunun düşürülmesi, Portekiz'in
yeni kemer sıkma önlemleri açıklaması ve Almanya Başbakanı Angela
Merkel'in, Yunanistan'ın esasında geçmişte Euro bölgesine dahil olmaması
gerektiğini söylemesi.
Guardian iç sayfalarında da, "Avrupa'nın
düşen dominoları, İngiltere'yi yeni bir mali krize itecek mi?" diye
sormuş. İngiltere'nin 2010'daki bütçe açığının, Gayri Safi Yurt İçi
Hasıla'ya oranının yüzde 13,3 olması bekleniyor.
Mali kriz yüzünden yatırımcıların güveninin
azalması ise ağır bir borçlanma programı olan İngiltere için borçlanma
maliyetini artıran bir gelişme. İngiltere'nin korkusu, tüm bu gelişmeler
sonucu faiz oranlarının artması ve ülke ekonomisinin yeniden resesyona
girmesi.
Guardian'ın ekonomi editörü Larry Elliott
da, "İlk domino" başlıklı yazısında, "Yunan krizi Euro bölgesinin
kırılganlığını ortaya çıkarıyor. Sterlin İngiltere'ye yardım ediyor
ancak biz de dokunulmaz değiliz" demiş.
Gordon Brown için 'feci bir gün'
Diğer tüm İngiliz gazetelerinin
manşetlerinde ise İngiltere Başbakanı Gordon Brown'un dün seçim
kampanyası sırasındaki gafı var. Gordon Brown, Rochdale'de 66 yaşındaki
Gillian Duffy adlı bir seçmenle konuştuktan sonra makam aracına binmiş,
üzerindeki yaka mikrofonu hala açıkken Duffy için "Sadece bağnaz bir
kadındı" demişti.
Brown daha sonra, hayatı boyunca onun
lideri olduğu İşçi Partisi'ne oy verdiğini söyleyen Gillian Duffy'nin
evine gidip, ondan özür dilemişti.
Daily Telegraph
ilk sayfasında, "Gordon Brown gerçek bir seçmenle karşılaştı ve onun
kelimeleriyle, feci bir gündü" demiş. "Feci bir gündü" gazetenin manşeti
aynı zamanda.
Financial Times
ise Brown'un Gillian Duffy'le görüşmesine atfen söylediği, "Bu bir
felaketti" şeklindeki sözlerini çekmiş manşetine.
İngiltere'de 6 Mayıs'ta yapılacak genel
seçim öncesi üç büyük partinin liderleri bugün üçüncü ve son kez
televizyon ekranlarında kozlarını paylaşacak. Bu tartışmanın ana
gündemi, ekonomi olacak.
Financial Times, BBC'de yayınlanacak
tartışma programı öncesi, Brown'un kampanyasının komediye döndüğünü
belirtiyor. İngiltere Başbakanı dün gafı öncesi gazeteye verdiği
mülakatta, Avrupa'daki gelişmelerin İngiltere ekonomisini de tehdit
ettiğini, seçim kampanyasının ekonomi üzerinde odaklanması gerektiğini
söylemişti. Financial Times ise dün Brown'un seçim kampanyası sırasında
yaşananların, ekonomiyle ilgili tartışmaların önüne geçtiği kanısında.
Manşetinde, "Rochdale'deki dert" diyen
Times, başbakanın Gillian Duffy'ye "bağnaz" diyerek
kırdığı potun, lideri olduğu İşçi Partisi'nin seçim kampanyasını krize
sürüklediğini belirtiyor.
Independent
ise manşetinde "Son kamuoyu yoklaması: İşçi Partisi bir seçmeni
kaybediyor" demiş, dün yaşananlarla ilgili olarak.
Gazete, Brown'un gafının hengameye yol
açtığı, ortada Başbakan'ın kampanyasının raydan çıkma tehdidi olduğu
görüşünde. Independent ilk sayfasında ayrıca Gordon Brown'un 2007'de
Lizbon Anlaşması'nı imzalamaya 15 dakika ayırdığını, 2009'da Amerika
Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama'yla görüşürken Beyaz Saray'da
22 dakika geçirdiğini, ay başı genel seçim kararı için gittiği
Buckingham Sarayı'nda 20 dakika harcadığını hatırlatmış.
Sonra da şu cümlelerle bir mukayese yapmış
gazete:"Ve Brown dün, Rochdale'de Bayan Gillian Duffy'den özür dilemek
için 39 dakika harcadı."
Bu cümlenin üzerindeki fotoğrafta ise
İngiltere Başbakanı, Gillian Duffy'nin evinden gülerek çıkarken
görülüyor.
29/04/2010 |
|
25.03.2010 - Alman
basınından özetler |
|
Türkiye Başbakanı
Erdoğan'ın, Almanya'da Türk lise ve üniversiteleri kurulması talebi,
basında tartışmalara neden oldu.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın,
Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Türkiye ziyareti öncesinde Die Zeit
gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bir öneri, bugünkü Alman
basınında geniş yankı buluyor. Erdoğan demecinde, Türkiye'de Alman
okulları bulunduğunu belirterek, Almanya'da da Türk lise ve
üniversiteleri kurulmasını talep etmişti.
 |
|
|
Türkiye Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan |
Suttgarter Nachrichten
Erdoğan'ın önerisini şöyle yorumluyor:
"Tartışmasız bir nokta var, o da
Almanya'daki Türk kökenli öğrencilerle daha iyi ilgilenilmesi gerektiği.
Akademik alandaki işbirliği için de aynı durum söz konusu. Ancak
Almanya'da yaşayan Türk kökenlilerin buraya uyum sağlamasını isteyenler,
bu konuda ayrı hareket edemez. Erdoğan, Almanya'da temsilcileri olsun
istiyor. Almanya'nın ise buranın vatandaşı olmak, uyum sağlamak
isteyenlere ihtiyacı var."
Bild
gazetesi konuyla ilgili yorumunda daha
eleştirel:
"Recep Tayyip Erdoğan, önerisini dile
getirirken ne düşündü acaba? Almanya'da yaşayan Türk kökenlilerin yüzde
30'unun ilköğretim diploması yok. Gençlerin yüzde 70'i sadece
Hauptschule denilen, çok da başarılı olmayan gençlerin gittiği,
liselerden mezun olmayı başarıyor. Bazı sınıflarda çocukların yüzde 80'i
tek kelime Almanca bilmiyor. Ve Türkiye Başbakanı, Almanya'da Türk
liselerine ihtiyaç olduğuna inanıyor. Hayır! Asıl ihtiyaç duyulan, daha
iyi Almanca dersi verilmesi. Hem de bütün göçmen kökenli çocuk ve
gençlere. En doğrusu bunun çocuk yuvasında başlaması olur. Çünkü
Almanya'da gerçekten iyi Almanca konuşan biri 'buralı' olma şansını
yakalar. İyi Almanca konuşan biri, kendi hayatını kurabilir ve buradaki
2 milyon 700 bin Türk'ün ihmal edildiği şikayeti de dile getirilemez.
Burada yaşayan birçok Türk, Alman vatandaşlığına geçmiş durumda ve
oldukça rahatlar. Ancak yine de ortalamaya bakıldığında burada en çok
Türklerin fakir ve hasta olduğu, suç işlediği görülüyor. Sayın Erdoğan
kendi insanlarına gerçekte neyin yardım edebileceğini aslında biliyor
olmalı."
Münih'te yayımlanan ulusal gazetelerden
Süddeutsche Zeitung aynı konuya farklı bir bakış açısıyla
yaklaşıyor. Gazete Erdoğan'ın önerisini eleştirmiyor:
"Eğer Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy,
Almanya'da daha fazla Fransız okulu kurulması yönündeki temennisini dile
getirse, bu, Alman-Fransız dostluğunun sağlamlaştırılması yönünde
algılanır, memnuniyetle karşılanır. Ancak Türkçe ile ilgili bir sorun
var. Almanya'nın göçmen almaya başlamasının üzerinden neredeyse 50 yıl
geçmiş olmasına rağmen Türkçe, Almanya'da daha az kabul görüyor. Almanya
bununla aslında büyük bir fırsatı kaçırmış oluyor. Uluslararası
şirketler, günümüzde birden fazla dil konuşan kalifiye elemanlar
arıyorlar. İşte bu nedenle İstanbul'da bir Alman-Türk üniversitesi
kuruluyor. Öğrencileri hem Türkçe, hem de Almanca konuşabilecek. Üstelik
göçmen kökenli çocukların yemek masasında ailelerinden öğrendiğinden
daha fazlasını."
Essen merkezli Westdeutsche Allgemeine
Zeitung'un yorumunda şu satırları okuyoruz:
"Erdoğan bu konuda yine harekete geçti. İki
yıl önce de Başbakan Angela Merkel'e, Almanya'da kurulacak Türk lise ve
üniversitelerinin, burada yaşayan göçmenlerin uyum sürecini
destekleyeceğini dile getirmişti. Erdoğan haklı. Anadiline hakim
olmayanlar, konuşamayanlar, Almanca konuşurken de sıkıntı çekiyor.
Anadil derslerinin desteklenmesi gerektiğini Alman eğitim bilimciler de
dile getiriyor. Ancak bunun lise ya da üniversitelerde yapılması mümkün
olamaz. Bir Türk üniversitesinde tahsil görmek isteyenler, Türkiye'deki
115 üniversiteden birini seçebilir. Özel Türk liseleri Köln, Berlin ve
Hannover'de zaten mevcut. Başka kentlerde de özel Türk liseleri açılması
planlanıyor. Ailelerin amacı, çocuklarının mümkün olduğunca dışlanmasını
engellenmek ve öğrenecekleri ikinci dilin onlara dezavantaj değil,
avantaj getireceğini anlamalarını sağlamaktır. Türk lise ya da
üniversitelerinin etnik oluşumlar haline gelme tehlikesi var. Bu tür
okullar, eğitimin, eleştirel düşünmenin ve bilimin İslam diniyle
çelişmediğini gösterirse yapıcı olur. Paralel bir eğitim sistemi
yaratırlarsa yarar sağlamazlar. Erdoğan'ın talebi, bu bağlamda Alman
eğitim sistemi konusunda, ülkede uyumu yapıcı biçimde destekleyecek bir
çağrı olarak anlaşılmalı."
Konuyla ilgili son yorum Ludwigshafen'de
yayımlanan Rheinpfalz gazetesinden:
"Erdoğan Merkel'in Türkiye ziyaretinden
kısa bir süre önce Almanya'da türk okullarının kurulması talebini dile
getiriyor. Aslında öneri kulağa geldiği kadar heyecan verici değil.
Almanya'da zaten uzun süredir özel Türk liseleri ya da ilkokulları var.
Hatta Mannheim'da bir Türk çocuk yuvasının açılması bile planlanıyor.
Almanca bu okullarda Türkçe kadar eşit biçimde ders dili olmaya devam
ettiği sürece, öneriye karşı çıkılmamalı. Ancak bunun aksi bütün
talepler, Almanya'da uyumu ve dolayısıyla da göçmen çocukların gelecekte
yakalayacakları fırsatlarının önünde engel teşkil eder. Erdoğan'ın
önerisi 2011 yılında yapılacak parlamento seçimleri öncesinde seçim
kampanyalarında işine yarayabilir. Ancak birçok Alman'ın Türklere
duyduğu güvensizliği ve önyargıları ortadan kaldırmayacağı kesin."
25/03/2010 |
|
23 Mart 2010 Basın
Özeti |
|
Türkiye'de AKP hükümetinin dün ayrıntılarını duyurduğu anayasa
değişikliği paketi
Guardian ve Financial Times gazetelerinde haber olmuş.
Guardian'ın
haberinde hükümetin siyasetçilere yargıç atama konusunda daha büyük bir
güç veren ve parti kapatmayı zorlaştıran radikal bir anayasa reformu
paketi açıkladığı belirtiliyor.
Haberde değişiklik paketi, 'İslami kökenli
hükümetin laik yargıyla arasında giderek büyüyen çatışmada açtığı ilk
salvo ateşi' olarak tanımlanıyor.
AKP'li bakanların değişikliklere Avrupa
Birliği üyeliği koşullarını gerekçe gösterdiğini yazan Guardian, üst
düzey yargıçların değişiklikleri kınadığını ve yargı bağımsızlığını
hedef aldığı görüşünde olduğunu söylüyor.
Gazete, muhalefet partilerinin
değişikliklere karşı olduğunu söylediğini belirtiyor ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan'ın bu durumda anayasa paketini referanduma götüreceğini
açıkladığını hatırlatıyor.
Guardian, referandum kampanyasının sert
geçeceğini de kaydediyor.
'Ortam alevlenecek'
Financial Times'ın
bu konuyla ilgil haberinin başlığı 'Türkiye'de yargıçların gücünü
frenleme hamlesi' şeklinde.
Gazete, değişikliklerin AKP'nin en inatçı
rakipleri olarak tanımladığı ordu ve yargının gücünü azaltacağını
yazıyor.
Financial Times, onlarca subayın darbe
suçlamasıyla gözaltına alınmasından kısa bir süre sonra gelen bu
değişiklik paketinin zaten ateşli olan siyasi ortamı daha da
alevlendireceğini kaydediyor.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in 'Hedefimiz, bu değişikliklerle kendi
iktidarımızı güçlendirmek değildir. Bu anayasa değişikliklerinin hedefi
halk egemenliğini her alanda tesis etmek ve halkın iktidarını
güçlendirmektir.' sözlerini sayfalarına taşıyan gazete şöyle devam
ediyor;
'Ancak değişiklikleri eleştirenler paketin
başlıca amacının AKP'nin rakiplerini etkisiz hale getirmek olduğunu
söylüyor. AKP iki yıl önce laikliğin altını oyma suçlamasıyla
kapatılmaktan kıl payı kurtulmuştu. Ayrıca son haftalarda Yargıtay
Başsavcısı'nın yeni bir kapatma davası hazırladığı yönündeki dedikodular
duyuluyordu.'
Financial Times ayrıca, AKP'nin daha geniş bir destek alabilmek için
pakete memurlara grev hakkı ve 12 Eylül 1980 askeri darbesinin
liderlerine yargı yolunun açılması gibi değişiklikleri de eklediğini
belirtiyor.
Hikmetyar'ın talepleri
Guardian'ın
dünya haberleri sayfalarında Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai'nin
Taliban'ın müttefiki isyancı lider Gülbeddin Hikmetyar'ın Hizb-i İslami
örgütünden yetkililerle bir görüşme yaptığı yazıyor.
Görüşmede Hikmetyar'ın temsilcilerinin
yabancı güçlerin Temmuz ayından itibaren ülkeden çekilmesi de dahil 15
maddelik bir liste sunduğu belirtiliyor.
Ancak haberde görüşlerine yer verilen bir
uzman 'Bu talepler pazarlık için açılış fiyatı gibi gözüküyor. Çünkü
onlar da bu taleplerin yerine getirilmeyeceğini biliyor.' diyor.
Times'ın
dışhaberler sayfalarında, 7 Mart'taki genel seçimlerden sonra Irak'ta
iktidara kimin geleceğini radikal Şii din adamı Mukteda Es Sadr'ın
belirleyeceği kaydediliyor.
'Sadr hareketi belirleyici olur'
Habere göre hem Başbakan Nuri el Maliki'nin
'Hukuk Devleti' bloğu, hem de eski Başbakan İyad Allavi'nin Irakiye
grubu son seçimlerde 90'a yakın sandalye kazanabilir.
Her iki adayın da Kürtlerin ve Irak Yüksek
İslam Konseyi'nin desteğiyle bile hükümet kurmak için gereken 163
sandalyeye ulaşamadığı belirtiliyor.
Bu durumda da 30 ila 40 milletvekilliği
kazanması beklenen Sadr Hareketi'nin iktidara kimin geleceğini
belirleyebileceği kaydediliyor.
Haberde Maliki'nin de Allavi'nin de Sadr
Hareketi'yle pek iyi ilişkileri olmadığı belirtiliyor.
Times, Sadr Hareketi'nin üç yıl önce
Maliki'yle görüş ayrılığına düştükten sonra hükümetten ayrıldığını
hatırlatıyor. Ayrıca Maliki'nin iki yıl önce Mukteda Es Sadr'a bağlı
Mehdi Ordusu'nun yenildiği operasyonu düzenlediği belirtiliyor.
Laik İyad Allavi'nin de İslamcı
Sadrcılardan pek hoşlanmadığı kaydediliyor.
Ancak her iki adayın danışmanlarının da
Sadrcı hareketle görüşmeler yapıldığını söylediği belirtiliyor.
Times, olası koalisyon görüşmelerinde en
büyük sorunun hareketin askeri kanadı Mehdi Ordusu'nun akibeti olacağını
vurguluyor.
Balina avı tartışması
Independent bugün bir çevre sorununu
tartışmasını ilk sayfasına taşıyor.
'Balina avı: Büyük İhanet' başlıklı
haberde, kapalı kapılar ardında balina avıyla ilgili yeni bir anlaşmanın
görüşüldüğü kaydediliyor.
Gazete, bu yaz yürürlüğe girebileceğini
söylediği anlaşmanın, çevreci hareketin en büyük başarılarından biri
olarak tanımladığı balina avı yasağını pratikte kaldıracağını
belirtiyor.
Haberde anlaşmayla av yasağını göz ardı
eden üç ülke, Japonya, Norveç ve İzlanda'nın faaliyetlerinin
yasallaşacağı kaydediliyor.
Ayrıca Antarktika'nın çevresindeki 50
milyon kilometrekarelik Güney Okyanus Korunağı'nda ticari balina avına
izin verileceği kaydediliyor.
Independent, Uluslararası Balinacılık
Komisyonu'nun 1994'te bu korunaklı bölgeyi oluşturduğunu hatırlatıyor.
Mega bölgeler
Guardian'da
dünya şehirlerinin durumuyla ilgili yayınlanan bir Birleşmiş Milletler
raporu haberleştirilmiş.
Habere göre, dünyanın mega kentleri o kadar
büyüyor ki birleşip, yüzlerce kilometrelik bir alana yayılan, 100
milyondan fazla kişinin yaşadığı mega bölgelere dönüşüyor.
Raporda bu mega bölgelerin en büyüğünün,
Hong Kong, Şenzen ve Guangzu'yu içine alan ve 120 milyon kişiye ev
sahipliği yapan bölge olduğu kaydediliyor.
Raporu hazırlayan Birleşmiş Milletler
Kurumu HABITAT'ın başkanı Anna Tibaijuka, 'Şu anda dünya nüfusunun
yarısından biraz fazlası şehirlerde yaşıyor. Ancak 2050 itibariyle bu
oran yüzde 70'e çıkacak. Zengin ülkelerde nüfusun sadece yüzde 14'ü
kırsal kesimde yaşayacak. Yoksul ülkelerde de nüfusun yüzde 33'ü diyor.
Tersine işçi göçü Daily Telegraph'ta, Almanya ve Polonya arasında alışılmışın tersine bir işçi
göçü yaşandığı kaydediliyor. Binlerce işsiz Alman'ın iş bulmak için Polonya'nın
kuzeybatısındaki Szczecin kenti çevresine gittiği belirtiliyor.
Bölgedeki bir iş bulma kurumu yetkilisi
'Burada Almanya'da aynı işten aldıkları ücretin yüzde 30 ila 40 daha
azını alıyorlar. Ama en azından işleri oluyor' diyor.
Haberde ayrıca Polonya'nın geçen yıl
ekonomisi büyüyen tek Avrupa Birliği ülkesi olduğu hatırlatılıyor.
23/03/2010 |
|
11.03.2010 - Alman
basınından özetler |
|
Bugünkü Avrupa basınında
İsrail'in Doğu Kudüs'te yeni yerleşim birimleri inşa etme kararı ile
Almanya'nın Winnenden kasabasında 15 kişinin öldürüldüğü saldırının
yıldönümüyle ilgili yorumlar ön planda.
Frankfurter Allgemeine Zeitung
İsrail’in ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in İsrail temasları sırasında
Doğu Kudüs’te yeni yerleşim birimlerinin inşa edilmesi kararını almasını
yorum sütunlarına taşıyor. BM, AB ve Arap dünyasından tepkilere neden
olan kararla ilgili yorum şöyle:
„ABD'nin mekik diplomasisi sayesinde
İsrail’le Filistin arasında şimdilik dolaylı görüşmelerin yürütülmesi
planlanıyor. Ancak İsrailli yetkililerin Doğu Kudüs'te Ramat Shlomo
adında yeni bir yerleşim birimi inşa etmesine izin verdiğinin
açıklanmasından bu yana taraflar arasındaki barış sürecinin
canlandırılması çabalarının başarısızlığa uğrama tehlikesi arttı. ABD
Başkan Yardımcısı Joe Biden'in İsrail'le aralarında Ortadoğu konusunda
hiçbir görüş ayrılığı bulunmadığını açıklamasının ardından yeni yerleşim
birimi inşa edileceğini duyduğunda ne hissettiğini tasavvur etmek
mümkün. Biden ve Obama böylesine kışkırtıcı bir tavır karşısında
kandırıldıkları duygusuna kapılmamış mıdır?“
Märkische Oderzeitung
aynı konuyla ilgili yorumunda şu görüşlere yer veriyor:
„İsrail, en büyük hamisi ABD’ne, Başkan
Yardımcısı Joe Biden’in ziyareti sırasında sergilediği kabalığı bugüne
kadar çok nadir yapmıştır. Biden'ın ziyaretinde ülkesinin İsrail
Devleti’ne kapsamlı güvenlik garantisi verdiğini açıklamasının hemen
ardından Kudüs’ün doğusunda 1600 monutluk yeni bir yerleşim biriminin
inşa edileceği duyuruldu. Ancak buna rağmen iki taraf arasında derin bir
kavganın yaşanacağı söylenemez. Çünkü İsrail, ABD’nin İran’la ilgili
planlarında merkezi bir rol oynuyor. Tahran’la uzlaşma sağlanamazsa o
zaman İsrail İran’a saldıracak. Washington’da İran'la ilgili bütün
olasılıkların göz önünde bulundurulacağının dile getirilmesi boşuna
değil. Netanyahu ne isterse yapabilir.“
Konuyla ilgili aktaracağımız son yorum
Münster’de yayımlanan Westfälische Nachrichten’den:
„Bu küstahlık mı yoksa aptallık mı? Kudüs
yönetimi ABD’nin Ortadoğu sorunundaki sorumluluğunun farkına yeniden
varıp, yeni bir barış inisiyatifi geliştirdiği bir zamanda
Filistinliler’le yapılacak her türlü işbirliğini engelliyor.
Uluslararası toplumun sert açıklamaları işe yaramadı. İsrail açık açık
bütün barış girişimlerine saldırıda bulunmaya devam ederse, o zaman
yüksek sesle yaptırımlar konusuna kafa yorulmalı.“
Almanya’nın Winnenden kasabasında geçen yıl
bugün üzücü bir saldırı düzenlenmişti. 17 yaşındaki bir genç babasının
silahıyla bir okulu basarak 15 kişiyi öldürmüştü. Almanya'yı sarsan bu
saldırının yıldönümü, Alman gazetelerinde geniş yer buluyor. Würzburg’da
yayımlanan Main-Post’un yorumu şöyle:
„Bu saldırının ardından okullarda şiddetle
mücadele vakıfları kuruldu. Saldırıda çocuklarını kaybeden ailelerin
daha iyi bir toplum için çabalaması takdire şayandır. Çünkü saldırgan
sadece 15 kişiyi öldürmekle kalmadı, aynı zamanda geride travma yaşayan
100 görgü tanığı ile kurban yakınını bıraktı. Bu kişiler bir yıldır bu
acıyla yaşamak zorunda. Onlar 11 Mart 2009’da yaşananları hiçbir zaman
unutmayacak. Politikacılar ise sadece kameraların karşısına geçip,
planlarını açıklamakla yetindi. Oysa Winnenden saldırısının birinci
yıldönümünde yasama organlarının gerekli düzenlemeleri yapamadığı
ortada. Verilen sözler uygulamaya geçirilmedi. Bu bağlamda hatırlatmakta
yarar var: Alman okullarında 2000 yılından bu yana toplam sekiz saldırı
düzenlendi. Bu salrdırılardan sonuncusu geçen yıl Eylül ayında Bavyera
Eyaleti’ndeki Ansbach’da cereyan etti.“ 11/03/2010 DW |
|
Financial Times:
Demokrasiyi dinden ve ordudan korumak lazım |
|
Türkiye'deki son
tutuklamalara geniş yer veren Financial Times gazetesinin
Delphine Strauss imzalı haber-analizi "Gözaltılar Türkiye'nin
fay hattını ortaya çıkardı" başlığını taşıyor.
Strauss gelişmelerin "AKP ile laikliğin
kaleleri olarak görülen ordu, yargı ve Kemalist muhalefet" arasında daha
ciddi bir çatışmaya yol açabileceğini yazıyor.
Financial Times yazarına göre son siyasi
gelişmeler bir yandan Türkiye'de anayasa değişikliğinin ne kadar gerekli
olduğunun bir kez daha altını çizdi ama bir yandan da bu kadar keskin
bir şekilde kutuplaşmış bir siyasi iklimde reform gerçekleştirmenin ne
kadar güç olduğunu sergilemiş oldu.
Financial Times ayrıca başyazısında da
Türkiye'deki durumu ele alıyor.
Gazete Türkiye'de artık ordunun yönetime el
koymasının beklenmediğini ama çok ciddi bir gerilimin varlığının da
inkar edilemeyeceğini yazıyor.
Financial Times'a göre bu gerilimin
kaynağında iki şey var.
İlki asker ve sivil seçkinlerin AKP'nin
laikliği hafifçe esneten çizgisine direnişi.
Diğeri ise yeni, muhafazakar orta
sınıfların hem ekonomi hem politikada düzenin eski sahibi şehirli,
Kemalist kesimin hakimiyetine meydan okumaya başlaması.
'İleri gitti'
Gazete bütün bu gerilimlerin devlet
kurumları içinde ve kurumların arasında büyük iktidar mücadeleleri
yarattığını yazıyor.
Siyasi istikrarsızlığın "Ortadoğu'da uzun
zamandır bir şeffaflık ve istikrar meşalesi" olan Türkiye'ye zarar
vereceğini yazan Financial Times, AKP'nin iktidara geldiğinden beri
izlediği politikalarla, hakkındaki "gizli İslami gündemi olduğu
suçlamalarını boşa çıkardığını" kaydediyor, ama bir yandan da "muhalif
medyanın bileğini bükmekle, muhaliflerine karşı yargı taktiklerine
başvurarak ileri gittiğini" yazıyor.
Gazeteye göre şimdi Türkiye'nin ihtiyacı
olan şey anayasa değişikliği: Demokrasiyi dinin de, ordunun da
etkisinden koruyacak bir anayasa.
Fakat Financial Times, "Türkiye kamuoyunda,
ülkenin imajı konusunda bir görüş birliği oluşmadıkça bunun
gerçekleşmesi çok güç. Yargı yoluyla sürdürülen savaşlar durumu daha da
karmaşıklaştırıyor" diye noktalıyor başyazısını.
'AB müzakereleri ilerlemeli'
Türkiye ile ilgili gelişmeleri bugün
başyazısına taşıyan muhafazakar eğilimli Daily Telegraph
gazetesine göre ise Türkiye'de istikrarın sağlanması için bir an önce
Avrupa Birliği'ne üyelik müzakerelerinin ilerletilmesi gerekiyor.
Telegraph "Mücadele hattı belli" diyor,
"Laiklere bakarsanız AKP tek parti yönetimine yöneliyor, AKP'ye
bakarsanız ordunun aşırılıklarını törpüleyerek devleti modernleştirmeye
çalışıyor."
Gazete "Ortadoğu'nun sorunlu ülkeleriyle
bir iletişim kanalı oluşturan, NATO'nun sadık müttefiki ve
Afganistan'daki çok uluslu gücün parçası olan, güvenli enerji hatlarının
geliştirilmesinde anahtar rol oynayan Türkiye'nin Batı'ya ne kadar
faydalı olduğunu çeşitli şekillerde kanıtladığını" yazmış.
Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa
Birliği içindeki bir çok üyenin Türkiye'nin üyeliğine gösterdiği
direncin Türkiye'de bir İslami tepki tehlikesini artırdığını yazan
Telegraph, "Darbe iddialarının ardındaki gerçek ne olursa olsun, Batı,
dost ve müttefik Türkiye'nin istikrarlı, demokratik ve müreffeh bir ülke
olarak kalması için elinden geleni yapmalı" diyor ve öncelikle Avrupa
Birliği üyeliğinin yolunun açılmasına işaret ediyor. 24/02/2010 BBC
Türkçe |
|
Jenkins: Ordu sessiz
kalmayacaktır |
|
Türkiye'de
hükümete karşı darbe hazırlığına katıldıkları iddiasıyla çok
sayıda eski generalin gözaltına alındığı operasyona ilişkin
haberler, İngiltere'deki gazetelerin çoğunda duyuruluyor.
Financial Times,
"Bu operasyon muhtemelen kökleri siyasi İslama dayanan iktidardaki AKP
ile, ordu ve yargı içinde ona karşı olan geleneksel laik kesim
arasındaki gerginliği iyice tırmandıracak" diyor.
Guardian'ın
haberinde görüşü aktarılan Türk ordusu konusunda uzman Gareth Jenkins de
operasyonun büyük bir krize yol açabileceğini söylüyor ve şöyle devam
ediyor:
"Şimdi savcıların bu gözaltıları
tutuklamaya çevirmek için dört günleri var. Eğer bu gerçekleşirse, ordu
katiyyen sessiz kalmayacaktır."
Jenkins, gelişmeleri "iki otoriter güç
arasındaki iktidar mücadelesi" diye yorumluyor.
Daily Telegraph
ise gelişmeleri aktardıktan sonra, "Türkiye'de ordu 1960'tan bu yana
dört hükümet devirdi ama Avrupa Birliği üyelik süreci ordunun seçilmiş
politikacılara müdahale olanağını iyice kısıtladı" diyor.
Türkiye'deki son siyasi gelişmelere tam
sayfa ayıran Times gazetesinin muhabiri Suna Erdem,
haberin yanısıra bir de yorum yazmış.
Erdem,
Ergenekon davası ve orduya yönelik operasyonları "Türkiye'de istikrarı
bozmak isteyen İslamcılar ve onların naif liberal destekçilerinin kurnaz
oyunları" diye eleştirenlerin daha geniş resmi görmeyi reddettiklerini
yazıyor ve yazısını şöyle sürdürüyor:
"Hiç kimse ordunun darbe merakını inkar
edemez ve insanlar bazı suçlara da karışan bir 'derin devlet'in
varolduğuna hep inandılar. Ama Türkiye'nin acemice ve aceleyle de olsa
darbe planlayıcılarının peşine düşme arzusu, nihayet bu işi halletme ve
geçmişin izlerini de silme kararlılığına işaret ediyor. Bir yorumcunun
söylediği gibi, artık bu süreci durdurabilecek tek şey var. O da bir
darbe!"
23/02/2010 BBC Türkçe |
|
17.02.2010 - Avrupa basınından özetler...
|
|
Avrupa
gazetelerinde Yunan ekonomisinin durumu, Taliban'ın
iki numaralı isminin yakalanması ve Taliban'a karşı
savaşta Pakistan'ın rolüne ilişkin değerlendirmeler
dikkat çekiyor.
İspanyol El Pais gazetesi, Yunanistan’ın AB’nin himaye idaresi
altına girdiği değerlendirmesinde bulunuyor:
“Yunan ekonomisi artık resmi olarak yoğun bakımda
bulunuyor. Almanya ve Avrupa Merkez Bankası’nın baskısı
üzerine AB Maliye Bakanları Yunanistan için sıkı
tasarruf önlemleri ve ayrıntılı bir kontrol sistemi
oluşturulması kararını aldı. AB böylece Yunanistan’ı
himaye idaresi altına sokmuş oldu. Bu adımın asıl amacı,
ortak para birimi euroyu içine düştüğü ilk krizden
korumak. Bu sert önlemlerin tam da Papandreu hükümetine
denk gelmesi haksızlık olarak görünebilir. Çünkü
muhafazakar seleflerinin istatistiklerde yaptıkları
tahrifatı ortaya çıkaran herhangi bir AB kurumu değil,
Papandreu hükümetinin kendisiydi. Atina’daki sosyalist
hükümet için, muhafazakarların hatalarını düzeltmek ve
Yunanistan’a karşı kaybolan güveni geri kazanmak dışında
yapacak bir şey kalmıyor.”
Atina’dan, iktidardaki sosyalistlere yakınlığıyla
tanınan To Vima gazetesi, hükümetin şok tasarruf
programını ve AB'nin tavrını ele alıyor yorumunda:
“Yunanistan 1981 yılında büyük çabalarla AB üyesi
olmayı başardı. Bu kazanım şimdi sorgulanır hale geldi.
Temelde kendi hatamız nedeniyle, ama aynı zamanda
AB'deki ortaklarımızın dogmatikliği yüzünden. AB'deki
tüm ülkelerin ortak refahı, bizim kendi hatalarımızı
düzeltmemizi ve euro bölgesi ülkelerinin de dayanışma
göstermesini gerektiriyor. Gerisi herkes için
tehlikeli…”
Afgan Talibanı'nın iki numaralı ismi Birader'in
Pakistan'da yakalanması da bugünün Avrupa basınının
başlıca konuları arasında yer alıyor. İtalyan La
Stampa gazetesinin yorumu şöyle:
“Bu tutuklamada stratejik açıdan önemli olan,
Pakistan hükümetinin tavrındaki değişimi göstermesidir.
İslamabad yönetimi geçmişte ülkesindeki aşırı dincilerle
Amerikalılar arasında gidip geldi. Pakistan istihbaratı,
komşu Hindistan'a karşı yürütülen ezeli ‘savaş'ta kendi
safında yer alması için Afganistan'daki Taliban'a koruma
sağlıyor, Amerikan Merkezî Haber Alma Teşkilatı CIA,
Pakistan istihbaratının Taliban'a karşı yeterli
işbirliği yapmadığından şikayet ediyordu. Başkan Barack
Obama ve ekibi şimdiyse Pakistan yönetimiyle el ele
vererek işbirliğine gitti ve İslamabad'ı şimdiye kadarki
en etkili operasyonel ittifaka zorlamış oldu.”
Avusturya'dan Salzburger Nachrichten ise
İslamabad'ın çıkış stratejisi başlıklı yorumunda şu
satırlara yer veriyor:
“İslamabad, Kâbil ve Washington kulislerinde gerçekte
neler yaşandığı karanlıkta kaldı. Ancak Pakistan'ın,
Afganistan'daki mevcut çatışmaların sona ermesi ve
Batılı askerlerin geri çekilmesine hazırlık yaptığı
yönünde işaretler var. Ortak operasyonda yaklalanan
Birader, Taliban'ın sadece askerî ve entel beyni değil,
aynı zamanda göreceli olarak daha ılımlı ve müzakereye
açık bir isim. Pakistan'ın çıkarları çok açık bir
şekilde tanımlanabilir: Güvenli bir Afganistan sınırı,
ticari güzergâhlara erişim ve Afganistan'ın Pakistan
karşıtı eylemlerin odağı haline gelmeyeceği garantisi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai
- 17/02/2010 |
|
29/01/2010 |
|
Polonya’nın başkenti Varşova’da yayımlanan
Dziennik Gazeta Prawna Taliban’a siyasi açılımdan yana:
“Taliban’a rüşvet vermek
yetmez, siyasi tavizlere de ihtiyaç var.
Amerikalılar Irak’ta Sünni direnişçileri
kendi saflarına çekmek için milyonlarca dolar yatırdı. Bu da savaş
alanında kazanılacak bir zaferden daha ucuza geldi. Afganistan’daysa
durum daha karışık.
Milisler ortak hareket etmiyor.
Bazıları para karşılığında örgütten
ayrılabilirse de diğerleri savaşmaya devam edecektir.
Gerekli olan siyasi tavizlerdir.
Genel seçimlere girmelerine izin verilmeli,
kukladan farksız olan Devlet Başkanı Karzai’den vazgeçilmeli ve iktidara
dâhil olmaları sağlanarak Batılı askerlerin bir kısmı ülkeden çekilmeli
ki, bu süreç inandırıcı olsun.” 29/01/2010 |
|
İtalya’nın başkenti Roma’da yayımlanan
La Repubblica gazetesi;
Mahkeme kararının
Cumhurbaşkanı Sarkozy için siyasi bir yenilgi anlamına geldiğini
belirtiyor:
“Dominique de Villepin'in aklanmasıyla
Cumhurbaşkanı Sarkozy, Fransa'nın siyasi yaşamına da geri dönmüş oldu.
Karar, Nicolas Sarkozy'nin, Elysee Sarayı'na taşınmasından bu yana
aldığı en büyük yenilgidir. (…) Dün 56 yaşına giren Cumhurbaşkanı
Sarkozy'e daha kötü bir hediye verilemezdi. Hem de Cumhurbaşkanının
denetiminde olan yargıdan.” 29/01/2010 |
|
05.01.2010 - Avrupa
basınından özetler |
|
Avrupa gazetelerinde
bugün dünyanın en yüksek binası Burj Dubai, havalimanlarında artırılan
güvenlik önlemleriyle terörle mücadele tartışmaları ve domuz gribi
aşısına ilişkin değerlendirmeler dikkat çekiyor.
İtalyan La Stampa gazetesi
“Krize karşı rüyaların kulesi” başlıklı yazısında “Burj Dubai”
ile ilgili şu analize yer veriyor:
“828 metre yüksekliğindeki dünyanın en
yüksek yapısı ‘Burj Halife' dün Dubai'de açıldı. Çökeceğine ilişkin
korkuların ardından yapının hayatta kalması şimdi bir gurur vesilesi.
Bu, Arap Emirliği'nin hükümdarı Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum'un
açılıştaki bakışından anlaşılıyor. Rekortmen bina, aynı zamanda Şeyh'in
şehri gibi kontrol dışına çıktığının da bir göstergesi. Zira kule,
planlandığı gibi bir milyara değil, tam dört dört milyara mal oldu.
Binanın yapımına gözlerini karartarak başlamış olsalar da şimdi frene
basmak zorundalar. Ancak yeni gökdelen sayesinde şehir en azından
şimdilik yeniden güzel rüyalara dalacak…”
Binayı “Azmin Anıtı” olarak nitelendiren
Polonya gazetesi Gazeta Wyborcza'da ise şu satırları okuyoruz:
“Bulutlara tırmanan ‘Burj Halife' insanın
yapabileceklerinin sınırsız olduğunun bir sembolü. Bina aynı zamanda
insanoğlunun azminin 828 metre yüksekliğindeki bir anıtı. Bu gökdelen,
büyük bir olasılıkla başka rekorlar da kıracak. Örneğin dünyanın en
büyük boş yeri olduğunun da bir kanıtı olabilir. Binadaki evler ve
bürolar için hala tek bir alıcı yok. Dairelerin büyük bölümünün
satıldığı yönünde yapılan spekülasyonlarla ise alıcı çıkması umut
ediliyor…”
Fransa'da hükümetin elinde kalan domuz
gribi aşıları basının eleştirisine neden oluyor. Paris'te çıkan La
Croix adlı Fransız gazetesi, hükümetin yaptığı hataya dikkat
çekiyor:
“Verilen onca siparişle siyasetin yaptığı
hata, alınan karardan öte uygulanan yöntemde sorun olduğunu gösteriyor.
Örneğin önceden aşı kampanyası ile ilgili bir kamuoyu yoklaması
yapılabilirdi. Ve umulan ilginin olmadığı anlaşılmış olsaydı, aşının
böylesine yaygınlaştırılmasına gerek olmazdı.”
Almanya'daki havalimanlarına çıplak
tarayıcıların yerleştirilmesi gündemde. Berlin merkezli Tageszeitung,
bu cihazlarla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Kamuoyu çıplak tarayıcı konusunu yüksek
sesle tartışırken, temel özgürlük haklarına hayli ağır bir darbe
indirilmesine de göz yumuyor. Aydın çevreler dahi güvenlik kontrollerini
insanların sahip oldukları milliyete göre derecelendirmesini
eleştirmiyor, aksine bahsi geçen çıplaklığı ılımlı bir seçenek olarak
değerlendiriyorlar. Bir de bazı güvenlik uzmanı olarak adlandırılan
kişiler, uzun zamandır ulusal merkezlerden gönderilen uyarıcı bilgilerin
güçlü bir ağ etrafında toplanmasını istiyor. Bunun anlamı da şu: Gizli
servis hizmeti gerekçesiyle hiç kimsenin kontrol edemeyeceği bilgiler,
yolcuların özel bir muamele ile karşılaşmasına neden olabilir ya da
uçuşu engellenebilir.”
Düsseldorf kentinde çıkan Westdeutsche
Zeitung da terörle mücadelede ırkçılık tehlikesine dikkat çekiyor:
“İnsan hakları örgütleri, on yıllardır ABD
polisinin şüphelileri insanların ten rengine göre sınıflandırdığı
suçlamasında bulunuyor. Ki daha geçen yaz Obama, benzer davranışta
bulunan yetkililerin cezalandırılması için bir yasa tasarısı
hazırlanmasını istemişti. Eğer şimdi terörle mücadelede ırk profili
çıkarmak kendini gösterecekse, bu namert saldırılar düzenleyen
teröristlerin zaferinden başka bir şey olmayacaktır ve teröristler
istediklerini elde edecektir. Yani kültürler arasında kuşku ve nefret
tohumları ekip ortama korku salacaklardır…” 05/01/2010 |