|
Son Güncelleme:04/09/11 |
||
|
Aktüel - Yaşam - Din - Sağlık - Rejim - Cinsel sağlık - Sanat - Sinema - Resim Şov - Moda - Fashion- Resim indir! - Video - Pop Dünya |
||
|
Bilim ve Araştırma Haberleri-9 |
||||||
|
Einstein : "HİÇ BİRŞEY IŞIKTAN HIZLI YOLCULUK EDEMEZ" |
|||||
Zamanda yolculuk sadece filmlerde mümkün Tek bir fotonun ışık hızından daha hızlı gidemediğini gösteren bilim adamları, zamanda yolculuğun imkansız olduğunu kanıtladı. Einstein'ın hiç bir şeyin ışık hızından daha hızlı gidemeyeceği üzerine kurulu 'trafik yasası' teorisi doğrulandı. Hong Kong'lu fizikçiler, bilim kurgu dışında zaman yolculuğunun imkansız olduğunu belirtti. Hong Kong Üniversitesi Bilim ve Teknoloji araştırma takımından Du Shengwang, fotonun ya da ışık biriminin, ışık hızından daha hızlı gitmemesinin, Einstein tarafından ortaya atılan 'trafik yasası' teorisine uyduğunu söyledi. "HİÇ BİRŞEY IŞIKTAN HIZLI YOLCULUK EDEMEZ" Du, konuya ilişkin şu açıklamada bulundu: "Einstein'ın ortaya attığı ışık hızının evrenin trafik yasası olduğu teorisinin, ya da basit bir dille hiç birşeyin ışıktan hızlı yolculuk edemeyeceği teorisinin doğruluğunu kanıtladık." Ortaya 10 sene önce atılan zaman yolculuğunun yapılabilir olduğu iddasına inanmadığını ifade eden Du, daha önce hiç denenmemiş olan bir deney yaptı. Fotonun ışıktan hızlı gitmediğini kanıtlamak amaçlı yola çıkan Du ve ekibi fotonun, yani ışık biriminin hızını ölçtü. Fotonun ışık hızından daha hızlı olmadığını ve 10 sene önce bunu iddia eden bilim adamlarının ise göz yanılmasına kandıklarını belirtti. Du, ayrıca bu bulguların bilim adamlarının kuantum fiziği hakkında bildiklerini de etkileyebileceğini ifade etti. 25 Temmuz 2011 |
|||||
|
Uzayda devasa büyüklükte su kütlesi keşfedildi |
|||||
İki astronomi ekibi, Evren'in bugüne kadar keşfedilmiş en büyük su kütlesini ortaya çıkardı. Dünyadan 12 milyar ışık yılı uzakta olan su kütlesi, okyanusların 140 trilyon katı büyüklüğünde. NASA'nın Kaliforniya'daki laboratuarından Matt Bradford, kuasar çevresindeki ortamın oldukça özgün bir yapıya sahip olduğunu belirterek, bu yapının "Devasa büyüklükte su ortaya çıkardığını" belirtti. Keşfi yapan ekiplerden birinin başkanı olan Bradford, "Yeni keşif bir kez daha gösterdi ki su, evrende oldukça yaygın ve hatta evrenin en erken zamanlarından beri var" dedi. Bu ekibin bulguları, Astrophysical Journal Letters'da yayımlandı. KARA DELİKTEN ENERJİ FIŞKIRIYOR Kuasarlar, çevresini bir disk şeklinde saran gaz ve toz kümesini emen devasa bir karadeliğe sahip gök cisimleri. Kuasarın karadeliği, bu tüketiminin sonucunda diskin ortasından her iki yöne doğru müthiş bir enerji fışkırtıyor. GÜNEŞİN BİN KATI ENERJİYE SAHİP Su kütlesinin bulunduğu bu kuasarın kara deliği Güneş'ten 20 milyar kat daha yoğun ve Güneş'ten "Bin trilyon kat" enerjiye sahip. Bu kadar uzakta ve evrenin erken dönemlerinde var olan su kütlesi ilk kez keşfediliyor. Güneş Sistemi'nin dahil olduğu Samanyolu Galaksisi'nde de su buharı bulunuyor ancak galaksimizdeki su kütlesinin çoğu buz halde bulunuyor. Samanyolu'ndaki su kütlesi, bu kuasarda bulunandan 4000 kat daha az. Bunun nedeni de suyun Samanyolu'nda daha çok buz formunda olması. YÜZLERCE IŞIK YILI GENİŞLİĞİNDE Kuasardaki su buharı, gök cisminin kara delik etrafında dönen gaz kütlesinin içerisine dağılmış durumda. Bu gaz bölge, yüzlerce ışık yılı genişliğinde (1 ışık yılı, yaklaşık 6 trilyon mil). Kuasardaki su buharı ile, karbonmonoksit gibi diğer moleküllerin ölçümleri, çevreleyen gazın yoğunlaşarak yıldızlar oluşturuyor olabileceğini gösteriyor. Ölçümler, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün Havai'deki teleskobu kullanılarak, Bradford'un ekibince 2008'den beri yapılıyor. Kuasar üzerinde çalışan ikinci ekip ise, Alpler'deki Caltech Submillimeter Gözlemevi başkan yardımcısı, fizikçi Dariusz Lis başkanlığındaki bir ekip. Bu ekip de kuasardaki ilk su buharı gözlemini 2010'da yaptı. 23 Temmuz 2011 |
|||||
|
Uzay keşfinde bir devir kapandı |
|||||
|
ABD'nin 30 yıllık uzay mekiği programı tarih oldu. Atlantis'in dünyaya dönmesiyle insanlı uzay keşfinde bir dönem son buldu. ABD'nin 30 yıllık uzay mekiği programı bugün itibarıyla artık tarih oldu. Atlantis uzay mekiğinin bu sabah Florida'daki Cape Canaveral üssüne geri dönmesiyle insanlı uzay keşfinde bir dönem kapandı. Son 30 yılda, NASA'nın uzay mekikleri dünyanın yeniden kullanılabilir ilk uzay araçları filosu olarak çok sayıda uyduyu uzaya taşımış ve Uluslararası Uzay İstasyonu'nun inşaasına katkıda bulunmuştu. Ancak mekiklerden ikisi Challenger ve Columbia havada infilak etmiş, 14 astronot hayatını kaybetmişti. NASA şimdi uzay istasyonuna geri dönebilmek için Rusya'ya bağımlı olacak. 21 Temmuz 2011 |
|||||
|
Aseksüel hayatın sırrı, sopa çekirgelerinde mi gizli? |
|||||
Genetik araştırmalar sopa çekirgelerinin tam bir milyon yıldır dölleme olmadan ürediklerini ortaya koydu. İlgili KonularSağlık Kanadalı bilim adamları, ABD'nin batı sahilindeki ağaçlık alanlarda yaşayan Timema tipi sopa çekirgelerinin DNA'larını inceledi. Çekirgelerin eşeysiz üreme geçmişinin ne kadar eskiye uzandığı belirlenmeye çalışıldı. Doktor Tanya Schwander ve ekibi, aseksüel sopa çekirgesi türlerinden beşinin çok eski zamanlara dayandığını iki tanesinin 500 bin yıldan daha da uzun zamandır var olduğunu keşfetti. Bu sonuç, aseksüelliğin her zaman bir türün soyunun hızla tükenmiş olmasına dayanmadığı savına kanıt olarak değerlendiriliyor. Timema çekirgelerinin kimi türlerinin aseksüel yolla üreyebildikleri biliniyor. Bu tür sopa çekirgelerinin dişileri, yumurtlamaya başladıklarında erkek çekirgenin döllemesine ihtiyaç duymuyor. Bunun yerine kendilerinin birer genetik klonunu üretiyorlar. Kanada'daki Simon Fraser Üniversitesi'nden bilim adamları, araştırmanın sonuçlarını Current Biology dergisinde yayımladı. Eşeysiz üreme yakın zamana dek incelenen organizmaların soyları kısa sürdüğünden "evrim çıkmazları" ile ilişkilendirilmişti. Ancak son zamanlardaki araştırmalarda kimi küçük omurgasız hayvanlar, fosil kayıtları inceleyen bilimadamları tarafından eşeysiz üreyen canlılar olarak tarif edildi. Doktor Schwander ve ekibinin çalışmaları da inceledikleri sopa çekirgelerinin sadece dişi olarak uzunca bir zamandır var olduklarını kanıtlamış oldu. 19 Temmuz 2011 |
|||||
|
Uzay mekiğinin son yolculuğu |
|||||
Uzay mekiği Atlantis'in son yolculuğu öncesinde yapılan hazırlıklar ve NASA'nın mekiğin içinden ve fırlatma rampasından çektiği görüntüler. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, uzay mekiği Atlantis'i son yolculuğu için hazırlarken binlerce kişi Cape Canaveral'daki Kennedy Uzay Merkezi çevresinde toplandı. Şartlar müsait olursa Uzay Mekiği Programı'nın son yolculuğunda Atlantis 20 temmuz'da dünyaya geri dönecek. Bu videoda, uzay mekiği Atlantis'in son yolculuğu öncesinde yapılan hazırlıklar ve NASA'nın mekiğin içinden ve fırlatma rampasından çektiği görüntüleri izleyebilirsiniz. 8 temmuz 2011
|
|||||
|
Tıpta çığır açan gelişme: İlk sentetik organ nakli |
|||||
İsveç'te doktorlar, dünyanın ilk sentetik organ nakli ameliyatını gerçekleştirdi. İlgili KonularSağlık Londra'da geliştirdikleri yapay bir nefes borusunu, hastadan alınan kök hücrelerle kapladılar. Bu teknikte, organ bağışı gerekmediği gibi, vücudun organı reddetmesi riski de bulunmuyor. Doktorlar, bir nefes borusunun bir kaç gün içinde geliştirilebildiğine dikkat çekiyor. 36 yaşındaki kanser hastasının sağlığının operasyondan bir ay sonra gayet iyi olduğu açıklandı. İlk sentetik organ nakli İsveç'te yapıldı Doktorlar, Londra'da geliştirdikleri yapay bir nefes borusunu bir hastadan alınan kök hücrelerle kapladılar. İtalyan profesör Paolo Macchiarini, bu alanda öncü kabul edilen ameliyatı İsveç'teki Karolinska Üniversite Hastanesi'nde yaptı. Macchiarini "Nanoteknoloji yani tıbbın yenileyici ve yeni bu dalı sayesinde, hastaya özel nefes borusunu bir iki gün içinde üretebiliyoruz. Güzel olan yanı, hiçbir gecikme yok, anında sahip olabiliyorsunuz" diye konuştu. Macchiarini şimdi aynı tekniği Kore'de kusurlu bir nefes borusuyla doğmuş dokuz aylık bir bebekte denemeyi umduklarını anlattı. Macchiarini, şimdiye dek 10 nefes borusu nakli yaptı, ancak bunların tümünde organ bağışı gerekmişti. Bu yöntemde hastanın kendi nefes borusunun tıpatıp kopyası üretiliyor. 36 yaşındaki Afrika kökenli hasta Andemariam Teklesenbet Beyene, İzlanda'da jeoloji doktorası yapıyor. 8 Temmuz 2011
|
|||||
|
Lütfen Işıkara'ya kulak verin |
|||||
Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, bilimin bugün bir depremin nerede ve ne büyüklükte olabileceğini söyleyemediğini belirtiyor. Türkiye'de deprem üreten odaklar ile yerleşim yerleri arasındaki mesafenin çok az olması nedeniyle erken uyarı sisteminin kurulamayacağını belirten Prof.Dr. Işıkara, ancak deprem esnasında yangınlara karşı yüksek gerilim hatlarındaki akımı kesebileceğini kaydetti. Balıkesir'in Gemlik bölgesinde yaşanabilecek olası bir depremi, 17 Ağustos'ta yaşanan depremi nasıl hissetiyse o şekilde algılayacağını anlatan Işıkara, "Aynı şekilde Adalar'ın güney batısında olabilecek bir depremi de yine aynı şekilde algılayacak." dedi. Depremlerin önceden belirlenmesinin söz konusu olmadığını vurgulayan Işıkara, "Maalesef bilim bugün bir depremin nerede ve ne büyüklükte olabileceğini söyleyemiyor. Bir sürü şarlatanlar çıkmış ortaya. En son Kütahya'nın Simav ilçesinde meydana gelen depremde gördüm. Bir karıncacı çıkmış ortaya. Karıncaların hareketlerini takip ederek depremleri önceden bilêceğini söylüyor. Maalesef toplum da buna inanıyor. Neden? Çünkü yeterince bilgisi yok. Onun için bu proje çok önemli. Çünkü cami insanı sizi dinler. Bu tür insanları toplum reddetsin." ifadelerini kullandı.
"7 BÜYÜKLÜĞÜNDE DEPREM SÜRPRİZ OLMAZ" Türk Kızılayı Genel Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, son 110 yıl içinde Türkiye'de meydana gelen depremlerin sayısı ve büyüklükleri hakkında istatistiki bilgiler de verdi. 1900 ile 2010 yılları arasında ortalama 5 günde bir 4 ve 4.9 büyüklükleri arasında toplam 7 bin 252 adet deprem meydana geldiği bilgisini veren Işıkara, "Ortalama 8 ayda bir ise 6 ve 6.9 büyüklüğünde 162 adet deprem meydana gelmiş. 110 yıl boyunda ortalama 40 ayda bir ise 7 ve 7.9 büyüklüğünde deprem yaşamışız. Uzun zamandır bu büyüklükte deprem kaydedilmedi. Dolayısıyla yarın bu büyüklüklerde deprem olursa da hiç şaşırmam. Eğer yarın 6'nın üzerinde deprem olursa, bu benim için sürpriz olmaz. 7 ve üzeri deprem de benim için sürpriz olmaz. Bu Türkiye'nin bir gerçeği. Artık bu tabloya bakıp da senin artık 'deprem olacak mı?' sualini sormaya hakkın yok. Olacak. Sen hazır mısın? Mühim olan bu." diye konuştu. Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, perde duvarlı bina ile perde duvarı olmayan binaların deprem anında nasıl etkilendiğini tahta maket üzerinde uygulamalı olarak gösterdi. Deprem anında perde duvarlı bina dimdik ayakta dururken diğer bina ise depremin etkisiyle temelinden ve üst bölümlerinden parçalanarak yıkıldı. 07/07/2011 |
|||||
|
Alman Meclisi embriyo testini görüşüyor |
|||||
Federal Alman Meclisi bugün “embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemi” ile ilgili karar veriyor. Düşük ya da sakat doğum ihtimallerinin belirlenebildiği yöntem, etik açıdan yoğun eleştiri topluyor. Meclis’te yapılacak oylamadan nasıl bir sonuç çıkacağı ise kestirilemiyor. Çünkü yöntemi savunan ve karşı çıkan milletvekillerinin sayısı birbirine çok yakın. Öte yandan Alman Protestan Kilisesi Konseyi Başkanı Nikolaus Schneider, çok katı sınırlar getirilmesi şartıyla yöntemi savunduğunu söyledi. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise “Yapılması mümkün olan her şey yapılmak zorunda değildir” diyerek yönteme karşı çıktığını bir kez daha gözler önüne serdi. Bir ailenin dramı Günter Graumann, bebeklerinin anne karnında öldüğünü öğrendiklerinde neler hissettiğini anlatacak söz bulamıyor. Çaresizlik, öfke ya da güçsüzlük… Suni döllenme yoluyla eşinin rahmine yerleştirilen ve dört gözle bekledikleri bebekleri artık yaşamıyordu. Graumann, "En kötüsünü doğrudan müdahaleyle yani embriyonun kürtajla alınması sonucu eşim yaşadı. Bizde umut duygusuna yol açan sözler, yani deyim yerindeyse her şey geri alındı ve çöpe atıldı. Bu bizim için çok kötü bir deneyimdi ve tekrar böyle bir tecrübe yaşamak istemiyoruz diye düşündük. Bu neden kaynaklanıyor? Nasıl değiştirilebilir?“ şeklinde konuşuyor. Graumann ve eşine doktorların verdiği yanıt, embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemiydi. Graumann, eşi ve ölü embriyo üzerinde yapılan testler, anne ve babanın genetik uyuşmazlığa sahip olduklarını ortaya çıkarmıştı. Deney tüplerinde üretilen embriyonun anne rahmine yerleştirilmeden önce genetik olarak incelenmesine izin veren tek yöntem, embriyo aşılanması öncesi tanı. Böylece embriyoda çocuğun engelli olmasına ya da ileride belirli bir genetik hastalığa sahip olmasına yol açabilecek hatalı gen tespit edilirse, embriyo kenara alınıyor ve sadece sağlıklı embriyolar rahme yerleştiriliyor. Böyle bir testin Almanya’da yapılması yasal olarak mümkün değil ancak yurt dışında yapılabiliyor. Günter Graumann ve eşi, yöntemin varlığını öğrendiklerinde beyinlerinden vurulmuşa döndüklerini söylüyor: "Tabii ki etik ve toplumsal açıdan pek çok zorluk bulunduğunu o dönem pek düşünmedik. Sadece şu his oluştu: Eğer bu test yapılırsa, o zaman büyük bir acı ve keder daha en başından önlenebilir.”
Etik Kurul da ikiye bölündü Graumannlar için mantıklı ve insani görünen yönteme Almanya'da izin verilmiyor. Kalıtsal hastalıkların belirlenmesine olanak sağlayan embriyo aşılanması öncesi tanı yönteminin etik olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları yaşanıyor. Federal Meclis’e konuyla ilgili tavsiyelerde bulunan Etik Kurul’daki uzmanlar da ikiye bölünmüş durumda. Wolf-Michael Catenhausen, “Etik Kurul’un görüşü temelde iki seçenek ortaya koyuyor: Embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemine açık yasal düzenlemelerle sınırlı olarak izin verilmesi ya da yasaklanması. Bu konuda karar verecek olan ve vermesi gereken meclistir" diyor. Yönteme karşı çıkanlar, insan embriyolarının sınıflandırılıp seçilmesinin etik olmadığını, bunun ileride engelli çocuklar ve ebeveynlerinin dışlanmasına yol açabileceğini savunuyor. Ayrıca hatalı genleri gösteren bir katalog hazırlamanın zorluğuna dikkat çeken muhalifler, bazı kalıtsal hastalıkların yetişkinlik döneminde ortaya çıktığına bazılarının ise hiç ortaya çıkmadığına dikkat çekiyor. Yöntemin sadece hastalıkları teşhis etmekte değil, embriyolar üzerinde manipülasyon için kullanılmasından da endişe ediliyor. "Kürtajdan daha az zararlı" Öte yandan yöntemi savunanlar, belirli genetik hastalıklara sahip çiftlerin engelli bir çocuğa sahip olmasının önlenebileceğini belirtiyor. Alman yasaları engelli bir bebeğin kürtajla alınmasına izin verse de embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemini yasaklıyor. Yönteme izin verilmesini savunanlar, bunun daha sonra yapılacak bir kürtajdan daha az zararlı olduğunu vurguluyor. 07/07/2011-dw |
|||||
|
Kanseri Zakkumla Tedavi Eden Doktora ABD'den İlk Onay |
|||||
Zakkum ekstresinin kansere çare olabileceği iddiasını 23 yıldır sürdüren ve bu nedenle çeşitli çevreler tarafından “dolandırıcı” olduğu yönünde suçlamalara maruz kalan Dr. Ziya Özel’in çalışması Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı. Radikal’de dün yayımlanan habere göre, ABD Onkoloji Birliği patenti Dr. Ziya Özel’e (84) ait olan zakkum ekstreli kanser ilacının FDA tarafından yapılan Faz 1 deneme çalışmasının başarıyla sonuçlandığını açıkladı. Çalışma sonunda ekstrenin en düşük dozlarda kullanıldığı 46 denekten 7’sinde kanser ilerleme süreci, 4 ay ve daha fazla süreyle durdurulabildi. Araştırmalar zakkumlu ilacın göğüs kanserinden, pankreasa kadar geniş bir yelpazede etkili olduğunu ortaya koydu. AIDS ve Hepatit-C ve bağışıklık sistemini zayıflatan diğer hastalıklar için de etkili olduğu bildirilen ekstrenin ilaç olabilmesi için üç aşama daha bulunuyor. “Anvirzel” markası ile bilinen Nerium Oleander (N.O.) ekstrelerinin mucidi Dr. Ziya Özel, 1988 yılında TRT’de katıldığı bir televizyon programında kansere zakkumla çare bulduğunu iddia etmişti. TRT’deki programdan sonra “Zakkumcu Ziya”‘ olarak anılmaya başlanan Dr. Özel, gazete sayfalarını günlerce meşgul etmişti. Türk Tabipleri Birliği, Özel ve TRT hakkında halkın sağlığına zarar verecek yanıltıcı beyan ve yayınlar yaptıkları iddiasıyla soruşturma açılmasını talep etmişti. Astım hastası emekli memur İzzet Şakacı (65), programdan etkilenerek bahçesindeki zakkum bitkisinin yapraklarını kaynatıp içince yaşamını yitirmişti. Özel, üç yıl önce verdiği röportajda, “Günün birinde bu ilaçlar yurtdışından ithal edilecek” demişti. - “Zakkum ve Hukuk...” (19 Şubat 1988 - Cumhuriyet, Uğur Mumcu) “Özensiz yayının etkisinde kalan kanserli hastaların bir kısmı zakkum kaynatarak içmişler; bu hastalardan biri de içtiği zakkum sonucu yaşamını yitirmiştir.”
- “Kur’an’daki zakkum, bu zakkum değil” (24
Şubat 1988 - ANKA Haber Ajansı) - “Prof. Çetin: ‘Zakkumun kansere yararı yok’” (26 Şubat 1988 - Milliyet) Prof. Dr. Enver Tali Çetin, “Zakkumda bulunan kumarin ve flavon gibi maddelerin kansere karşı yararlı olmadığını” bildirdi.
- “Zakkum kansere çare olamaz” (14 Haziran 1996 - Cumhuriyet) Prof. Dr. Ayhan Ulubelen, kanser gibi bir hastalığa zakkum bitkisinin etkili olamayacağını vurgularken Prof. Kazım Türker, “Son derece saçma bir şey, duygu sömürüsü” dedi. - “Zakkumcu doktora ABD sahip çıktı...” (4 Eylül 2003 - Milliyet) Kendisine dolandırıcı bile denilen Dr. Ziya Özel’in yaptığı ilaç şimdi ABD tarafından üretilecek. Kaynak: Milliyet 06 Temmuz 2011 |
|||||
|
Bilime siyaset karıştı (Konuyla ilgili önceki haber) |
|||||
Almanya'da, embriyonun rahme yerleştirilmeden önce kalıtsal hastalıklara karşı test edilmesine dayanan ‘embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemi’, koalisyon ortakları arasında tartışma yarattı. Embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemi, kalıtsal hastalıkların belirlenmesine olanak sağlarken, yöntemin etik olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları yaşanıyor. Öte yandan, Almanya Federal Yüksek Mahkemesi, geçtiğimiz yaz aylarında Federal Yargıtay'a kadar taşınmış, mahkeme, embriyo üzerinde araştırma yapan bir doktorun, yürürlükteki embriyoyu koruma yasasına aykırı davranmadığına hükmetmişti. Hrıstiyanlık öğretisi, insana ait yumurta ve spermin birleşmesi sonucu biyolojik olarak kendine özgü yeni bir genetik koda sahip her organizmanın “insan hayatı“ olduğunu ve mutlak surette korunması gerektiğini esas alır. Bu nedenle de embriyoya herhangi bir deney materyali gibi davranmanın etik olmadığını kabul eder. Nitekim bu ilk, Almanya Başbakanı Angela Merkel’ın genel başkanlığını yaptığı Hrıstiyan Demokrat Birliğin de parti programında yer alıyor. İşte bu noktadan hareketle -başta Merkel olmak üzere- Hrıstiyan Demokratların çoğu “embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemine” karşı çıkıyor. Almanya Başbakanı, "Tüm argümanlara dayanarak -ki bu kolay bir karar değil- ciddi bir genetik hastalıkla, daha az ciddi olanı arasında karar vermek neredeyse imkansız. Bu nedenle bunu yasaklamamız gerekiyor“ diyerek, genetik tanı yasağından yana olduğunu ifade etti. Hrıstiyan Birlik Partisi içinde farklı görüşler Ancak parti içinde farklı görüşte olanlar da var. Azınlıkta olan bu kesim, “Bir kadının engelli bir bebeği dünyaya getirmesinin önlenmesi gerektiğini“ düşünüyor. "Burada bir değer çelişkisi yaşanıyor. Embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemine izin verilmiyorken, anne rahminde doğum öncesi teşhise olanak tanınıyor. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak zorundayız“ diyen parti milletvekillerinden Peter Hintze, bu noktada önemli bir çelişkiye dikkat çekti. İktidar ortağı Hür Demokratlar da kendi içinde ayrılıyor Koalisyonun küçük ortağı Hür Demokrat Parti ise yasağa tümüyle karşı çıkıyor. Liberallerin Genel Sekreteri Christian Lindner, embriyoya erken genetik tanı konulabilmesini “etik bir ilerleme“ olarak tanımladı. Lindner, "Hür Demokrat Parti embriyolara genetik tanı yasağını asla onaylamayacaktır. Ebeveyn adaylarının endişelerini giderebiliyor, çiftlerin çocuk arzusunu yerine getirebiliyor ve embriyoya rahme yerleştirilmeden tanı koyabiliyorsanız bu etik anlamda da bir ilerlemedir“ şeklinde konuştu. Ancak liberallerin bu yaklaşımı, embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemine sınırsız özgürlük anlamına da gelmiyor. Hür Demokrat Parti’den Ursula Flach,"Etik kurallara göre belirlenmiş katı bir çerçeve oluşturmak istiyoruz. Bu şekilde, ancak gerçekten ailesinde kalıtsal hastalıklar bulunan ailelerin embriyo aşılanması öncesi tanı yöntemini kullanabilmesini sağlamak istiyoruz“ diyerek, bu yöntemin hangi koşullarda uygulanabileceğini kesin hatlarıyla belirlemek istediklerini söylüyor. 20.10.2010 |
|||||
|
3 milyar yıl öncesinden dünyaya ulaşan ışık |
|||||
Gökbilimciler evrenin erken döneminden kalma bugüne kadarki en parlak cismi tespit etti. Hawaii'de bir İngiliz teleskopunun saptadığı dev boyutlardaki 'süper kara delik', evrenin başlangıç noktası kabul edilen Büyük Patlama'dan sadece 770 milyon yıl sonraki haliyle görülüyor. Keşfin ayrıntılarını Natüre dergisinde yayımlayan gökbilimciler, tespit ettikleri ışığın neredeyse 13 milyar yıl mesafe kat ettikten sonra dünyaya vardığını söylüyor. Araştırmanın evrenin erken dönemine ve süper kara deliklerin oluşumuna ilişkin yeni ipuçları vermesi umuluyor. Yakın zaman içindeki başka araştırmalar dev boyuttaki kara deliklerin evrenin ilk döneminde oluştuğu fikrini pekiştiriyor. Londra'da bulunan Imperial College'da görevli olan, araştırma ekibinin başkanı Dr. Daniel Mortlock, ''Teknik adıyla bir kuasar ile karşı karşıyayız. Kendisi karanlık olan dev bir kara deliğin çevresini saran gaz ya da toz bulutu o kadar yüksek sıcaklığa ulaşıyor ki, bütün bir galaksinin yıldızları yanında sönük kalıyor.'' dedi. Ancak ne kadar parlak olursa olsun, dünyadan bakan birine kızılötesi ufak bir nokta gibi görünüyor. Gökbilimciler bu yeni cisme ULAS J1120+0641 gibi akılda tutması biraz zor bir isim verdi. Tespit edilen kuasar evrende çok uzaklarda olsa dahi, bugüne değin kayda geçen en uzak cisim rekoru, evrenin erken döneminde ölen bir yıldızdan dünyaya ulaşan gama ışın patlamasına ait. Fakat Hawaii'deki teleskobun tespit ettiği kuasar yüzlerce kez daha parlak. Dr. Mortlock, 13 milyar yıl uzaktan ışık yayan bu gaz ya da toz bulutunun çevrelediği kara deliğin, kütle olarak bizim güneşimizden 2 milyar kat daha büyük olduğunu söyledi. 30 Haziran 2011 BBC Türkçe |
|||||
|
'Avrupalıların kökeni Orta Doğu değil Rusya' |
|||||
Ukrayna'daki kazılarda 32 bin yıllık insan kemikleri bulundu. Uzmanlara göre bu kemikler, Avrupa'daki modern insanların kökenine ait en eski kanıt. Kırım bölgesindeki Buran-Kaya kazı alanında insan kemikleri, dişler, aletler, fildişi süslemeleri ve hayvan kalıntıları bulundu. Fosillerde, ölümden sonraki ritüellerin parçası olarak etin kemikten ayrıldığına işaret eden kesik izleri bulunuyor. Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi'nde görevli arkeolog Aleksander Yaneviç, Kırım dağlarındaki Buran Kaya'da 1991'de dört mağara bulmuştu. Gravette kültürü O tarihten bu yana mağaralardaki kazılarda yaklaşık 200 kemik parçası bulundu. Kazılarda bunların yanı sıra fildişinden yapılmış süslemelere de rastlandı. Bu süs eşyası, bilimadamlarına eski insanlarla Gravette olarak bilinen bir kültürel gelenek arasında bağ kurma şansı verdi. Adını Fransa'da Taş devri araştırmalarının başlatıldığı La Gravette bölgesinden alan bu kültür, tüm Avrupa kıtasına yayıldı. Prof. Clive Finlayson, "Gravette kültürü, modern insanı tanımlayan bir kültürdür. Bu insanların bıçakları, hafif aletleri, açık hava kampları vardı. Mamut kemiklerinden çadırlar dikmişlerdi" diyor. Finlayson'a göre, Ukrayna'daki kazılarda bulunan kemikler ve diğer parçalar, Avrupa'daki insanların kökeninin Balkanlar ya da Orta Doğu değil Rus ovaları olduğu görüşünü güçlendiriyor. 21 HAZİRAN 2011 |
|||||
|
Kara deliğin yıldız yuttuğu an |
|||||
Gökbilimciler kara delik tarafından yutulan bir yıldızın son anlarını kaydetti. Araştırmacılara göre, yörüngesi kara deliğin yakınından geçen yıldız yüksek çekim hızına kapılmış olabilir. Işığı bile yutan kara delikler ancak bir yıldızı içlerine çektikleri sırada görünür olabiliyor. Bu meydana geldiğinde yıldız önce muz şeklini ardından da disk şeklini alarak kara deliği çevreliyor ve sonra yutuluyor. Son anlarında dünyaya doğru radyoaktif ışınlar yayan yıldızın uzayda bıraktığı iz, kara delik tarafından yutulmasından iki buçuk ay sonra hâlâ teleskopla görülebiliyor. Araştırmacılar Swift adlı uzay aracıyla yapılan gözlemlerin, önce içe doğru patlayan bir yıldızın yaydığı ışınlar olarak değerlendirildiğini ancak sonrasında çok nadir bir uzay olayıyla karşı karşıya olduğunun anlaşıldığını söylüyor. Science adlı bilim dergisinde yayımlanan araştırmanın sonucunda, gözlenen patlamanın içe doğru patlayan bir güneşte gereken özellikleri sergilemediği ve tek bir patlama yerine dört saat boyunca dört kez patlama yaşandığının tespit edildiği belirtildi. Warwick Üniversitesi'nden Astrofizikçi Dr Andrew Levan ve çalışma arkadaşları, kendi yörüngesinde giden bir yıldızın kara delik tarafından yutulmasının çok nadir bir olay olduğunu söyledi. Çoğunlukla galaksilerin merkezinde konumlandıkları tahmin edilen kara deliklerin kimi zaman gaz halinde maddeler tarafından çevrelendiği ve gazın deliğe çekilmesiyle birlikte ışığında yutulduğu sanılıyor. Ancak çoğu galaksinin merkezinde gaz bulunmuyor ve bu nedenle de dünyadan gözlenmesi mümkün oluyor. 17/06/2011 |
|||||
| Güneşteki patlamalar uydu sistemlerini felç edebilir | |||||
Dev patlamaların neden olduğu jeomanyetik fırtınaların hayatı felç etmesinden endişe ediliyor. Önümüzdeki günlerde cep telefonu ve navigasyonlar çalışmayabilir, yolcu uçakları rota değiştirmek zorunda kalabilir Amerikan Ulusal Meteoroloji Servisi, bugünlerde uydu üzerinden yönlendirilen cep telefonu ve benzeri mobil iletişim araçlarının arızalanabileceği yönünde uyarıda bulundu. Bununla da kalmadı; atmosferde meydana gelebilecek jeomanyetik fırtınalar nedeniyle başka elektronik araç ve gereçlerin elektrik devrelerinde arızalar çıkabileceğine dikkat çekti. Atmosferdeki bu olağanüstü hareketlilik yüzünden bazı uçuş seferlerinin bile farklı rotalara yönlendirilebileceği ileri sürülüyor. Amerikan Ulusal Meteoroloji Servisi’nin yaptığı uyarının temelini, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın geçtiğimiz salı günü uzayda gözlemlediği, güneşteki “dramatik” patlamalar oluşturuyor. Dünyaya isabet eder mi? Federal Alman Ordusu’nun Jeoenformasyon Dairesi’nden Dr. Klaus Börger, bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu sözü edilen şeyler, elektronlar ve protonlardır. Bu maddelerden oluşan bir bulut, güneşten kopmuş, yeryüzüne doğru ilerlemekte. Bunun arızalara sebebiyet vermesi muhtemel; ama tabii bu bulut tam olarak dünyaya isabet eder mi, yoksa sadece ufak bir bölümüne teğet mi geçer, bunu öngörmemiz şu aşamada mümkün değil.” Güneş fırtınaları uyduları etkiliyor Güneş, yaklaşık 800 bin kilometrelik bir çapa sahip. Güneş içerisinde birkaç milyon derece sıcaklık mevcut. Bu ısı, saniyede milyon tonluk hidrojenin helyum gazına dönüşmesi sonucunda, nükleer kaynaşmalarla ortaya çıkıyor. Bu nükleer füzyonlar da işte uzayda gözlenilen bu patlamalara sebep oluyor. “Güneş fırtınaları” adı verilen bu patlamalar ise merkezî altyapı tesisleri için tehlike anlamına geliyor, zira bunlar büyük ölçüde uydulara bağımlılar. Uyduların etrafındaki elektromanyetik alanlar da değişimlere karşı oldukça hassaslar. Özellikle uydular tarafından yönlendirilen GPS navigasyon sistemleri, güneşin bu hareketliliğinden etkilenmeye oldukça müsait. Çünkü uydular yaklaşık 20 bin kilometre yükseklikten yeryüzüne sinyaller yolluyor. Yer ölçümü uzmanı Dr. Klaus Börger, bu sinyallerin bin ila 50 kilometre arasındaki yükseklikte iyonosfere geçtiğini söylüyor ve şunları ekliyor: “İyonosfer, GPS sinyallerinin sevk edilmesinde iyonosfere özgü bir ışın kırılmasına sebep oluyor. Yani, sinyallerin yönüne, her şeyden önce de hızına etkide bulunmuş oluyor.” GPS devreden çıkabilir Dr. Klaus Börger, sinyalin ilerleme hızı ışın hızı ile çarpıldığında, sinyali alan kişi ile uydu arasındaki mesafenin, yani gerçek olmayan uzaklığın ortaya çıktığını söylüyor: “Ama eğer bu mesafeler hatalıysa, o zaman pozisyon da yanlış demektir. Bu ise, iyonosfer içindeki elektron sayısına bağlı olarak dramatik sapmalar, hatta GPS’in devreden çıkması anlamına gelir.” Ne var ki nispeten daha eski ve daha dayanıklı elektro teknolojilerinin de güneş ışınlarından etkilenebileceğine dikkat çekiliyor. Nitekim 1973 yılında, internet ve uydu navigasyon sistemlerinin olmadığı bir dönemde meydana gelen bir güneş patlaması, Kanada’ya bağlı Quebec’te elektrik şebekesinin devre dışı kalmasına ve altı milyon insanın karanlığa gömülmesine neden olmuştu. Güneşten kopup gelen parçalar, yeryüzünün manyetik alanını deforme etmiş, bunun sonucunda elektrik şebekelerinde arızalar baş göstermişti. En güçlü güneş fırtınasının 1859 yılında meydana geldiği tarihe geçmiş durumda. Uzmanlar, bu tür bir “süper patlama”nın tekerrür etmesi durumunda, bunun, yeryüzünün büyük bölümlerindeki altyapıyı birkaç dakika içinde felce uğratabileceğine işaret ediyorlar. 09/06/2011 |
|||||
|
Ağaç yaşken eğilir |
|||||
Almanya'nın matematik, fen bilimleri ve teknik alanlarda uzman binlerce gence ihtiyacı var. Küçük Araçtırmacılar Evi adlı vakıf da çocukları daha anaokulu çağında fen bilimleri ve teknolojiye yakınlaştırmayı amaçlıyor. Küçük Araçtırmacılar Evi Vakfı'nın hedefi, ağaç yaşken eğilir prensibiyle Almanya'daki uzman açığı sorununa kökten çözüm bulmak. Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından da teşvik edilen vakıf, 9 Haziran'ı Almanya çapında "Küçük Araştırmacılar Günü" olarak belirledi. Bu yıl küçük araştırmacılar "Nasıl sağlıklı olurum?" sorusuna yanıt arayacak. Ancak bu elbette ki minik araştırmacıların her gün sorduğu binlerce sorudan sadece biri… Zoe, Lukas, Lilly ve Felix yeni buluşlara imza atmak için hummalı bir çalışma sergiliyor. Hepsinin birer yaka kartı var. Doktor şeytan, doktor iskelet, doktor kelebek, doktor nilüfer... Kartların üzerindeki isimler pek alışılmış olmasa da tüm çalışmalar gayet profesyonel. Bugün konu doğa olayları. Anaokulu öğretmeni Birgit Schmitz, küçük bir kovayla şemsiyenin üzerine yağmur yağdırıyor.
"Herkes için büyük zenginlik" Ferrenberg anaokulu, Almanya çapında “Küçük Araştırmacılar” projesinde yer alan 17 bin kurum ve kuruluştan biri. Bundan üç yıl önce anaokulu öğrencilerinden birinin kimyager olan annesi projeye katılmayı önermiş. Anaokulu öğretmeni Birgit Schmilz başlangıçta projeyi adapte etme konusunda birçok eğitmenin zorlandığını belirtiyor. Schmilz "Bunun ne kadar eğlenceli olabileceğini fark ettikten sonra birçok eğitmenin fen bilimleriyle bu seviyede ilgilenmekten kaçınmasını anlamak zor. Bence katılan herkes için bu yöntem büyük bir zenginlik" açıklamasını yapıyor. Birgit Schmitz fen bilgilerini tazelemek için üç günlük bir kursa katılmış. Schmitz, kursta pedagojik konseptle ilgili de çok önemli bilgiler yer aldığını kaydediyor. Schmitz "Çocukların bize soru yöneltmesi bizim için, çocukları bir sürü yanıt ve bilgiye boğmaktan çok daha önemli. Amacımız çocuğun kendi istediği tempoyla araştırmasını ve bulduğu şeylerden keyif almasını sağlamak. Ayrıca çocukları bir şeyin neden öyle olduğunu açıklamak için kendi teorilerini ortaya koymaları konusunda cesaretlendirmek" şeklinde konuşuyor. Uzman açığına kökten çözüm Küçük Araştırmacılar projesi Siemens, McKinsey, Dietmar Hopp Vakfı, Helmholtz Topluluğu Alman Araştırma Merkezi ve Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından destekleniyor. Projenin uzun vadede daha çok gencin matematik, enformatik fen bilimleri ve teknik alanlarına yönelmesini tetiklemesi umut ediliyor. Almanya hâlihazırda bu alanlardan mezun olacak yaklaşık 120 bin genç beyine ihtiyaç duyuyor. Henüz küçük araştırmacılarımız Zoe, Lukas, Lilly ve Felix'in tek kaygısı sabun köpüğünden baloncuklar yapmak. Ama elbette yavaş yavaş sıra diğer konulara da gelecek... 05/06/2011 |
|||||
|
Rengeyikleri morötesi ışınları algılayabiliyor |
|||||
|
Uluslararası bir bilim
ekibi, rengeyiklerinin insan gözünün göremediği
Kutup bölgesinde yaşayan rengeyiklerinin, insanların aksine, morötesi ışınlara tepki verdiği görüldü. Uzmanlar, kutup ortamında rengeyiklerinin bu kabiliyetleri sayesinde uzun kış aylarının alacakaranlığında daha kolay yiyecek bulabildiğini ve düşmanarını uzaktan görebildiğini düşünüyor. Morötesi ışınlar, dalga boyu kısa kaldığı için insan gözünün algıladığı ışık yelpazesi dışında yer alıyor. Araştırmacılar, anesteziyle uyutulmuş rengeyiklerinin retinasına morötesi ışın vererek retinadaki tepkisini ölçtü. Deneyde, geyiklerin retinasındaki ışık reseptörlerinin morötesi ışınları algıladığı anlaşıldı. Uzmanlar, rengeyiklerinin ana besin kaynağı olan ağaçların üzerindeki yosunun geyiklere siyah göründüğünü düşünüyor, çünkü liken adı verilen bu yosun türü morötesi ışınları emiyor. Keza kurtların da rengeyiklerine insanlara göründüğünden daha koyu renkte göründüğü tahmin ediliyor. Çünkü kurdun tüyleri de morötesi ışınları emme özelliğine sahip. Bembeyaz karla kaplı bir ortamda, siyah görünen cisimleri ayırt etmek rengeyikleri için insanlara nazaran çok daha kolay. Karda idrar izini de rengeyiğinin morötesi ışınlar sayesinde daha kolay algıyabildiği, böylece geyiklerin çevrede başka canlıların -belki bir düşmanın- olduğunu düşünerek hareket ettiği söyleniyor. Araştırmacılar, rengeyiklerinden sonra benzer bir deneyi foklar üzerinde de deneyecek. Fok balıklarının da morötesi ışınları görme kapasitesine sahip olduğu varsayılıyor. Londra'da bulunan Queen Mary Üniversitesi'nden Profesör Lars Chittka, arıların da morötesi ışınları görebildiğini belirterek, ''Aslına bakarsanız insanlar ve bazı memeliler, morötesi ışınları algılama kabiliyetini yitirmiş yaratıklar olarak, istisnai bir durum oluşturuyor olabilirler.'' diyor. 27/05/2011 |
|||||
|
Wawona Tüneli Ağacı (Wawona Tree) |
|||||
Ayrıca Wawona Tüneli Ağacı olarak bilinen Wawona Tree, ünlü dev sekoya Ağacı. Onun yaşı yaklaşık 2300 yıl olarak tahmin edilebilir. Amerika Birleşik Devletleri Yosemite Ulusal Parkı'nda Mariposa Grove denirdi. Wawona Hotel güneybatı bölgenin bir bölümünde eski bir Hint kamp oluşturulmuştu. Mariposa Grove, 1857 yılında yerleşimciler tarafından keşfedildi. 69 metre yüksekliğinde ve çevresi 27 m. dir. 1881 yılında, iki adam 75 & ücretle ağacın gövdesine Tünel açtı. Yangın tarafından açılan dar bir geçit, kendi gövde dibinde açılmıştır. Bir tüneli olan ağaç gezginler ve turistler arabaların kendi pasajında binlerce fotoğraf alarak resimlemişlerdir.
On dokuzuncu yüzyılda, popüler bir cazibe haline gelmiştir. Wawona Ağaç dallarının kar birikmesi fazla iki ton nedeniyle 1969 yılında düştü. Onun yaşı 2300 yıl olarak tahmin ediliyor. Şimdi tünel düşmüş ağaç denir. Hazer Tv |
|||||
![]() ![]() |
|||||
![]() |
|||||
|
Fallen Tunel Tree |
|||||
![]() |
|||||
|
Yosemite Ulusal Parkı |
|||||
|
Yüksek eğitimliler ' Geç yaşlanıyor.' |
|||||
İngiliz bilim adamları düşük eğitimli kişilerin, üniversite mezunlarına oranla daha erken yaşlanmaya meyilli olduklarını tespit etti. Londra'da 400 kadın ve erkek üzerinde yapılan bir araştırmada, daha az eğitim almış ve daha az vasfa sahip kişilerin üniversite mezunu kişilere göre daha az yaşlandığı sonucuna varıldı. DNA incelemeleri de hücre yaşlanmasının eğitimsiz yetişkinlerde daha süratli olduğunu gösteriyor. Uzmanlar eğitimin insanları daha sağlıklı yaşam sürmeye yönlendirdiğini söylüyor. Yoksul bir hayat süren kişilerin sigara içmeye ve daha az spor yapmaya eğilimli oldukları daha önceki araştırmalarla da ortaya koyulmuştu. Bu kişiler varlıklı kişilere oranla iyi kalitede sağlık hizmetine de daha az erişime sahip oldukları da yaygın bir bilgi. Ancak son araştırma, sağlıklı bir yaşam konusunda eğitim durumunun gelir durumundan daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmacılara göre, eğitimli kişiler daha az uzun dönem stres altında oluyor ya da stresle baş edebilme yöntemleri geliştirebiliyor. İngiliz Kalp Vakfı bu araştırmanın sosyal eşitsizliklerle mücadele edilmesi gerektiğine işaret eden bir başka gösterge olduğu görüşünde. Araştırma sağlıklı yaşamla ile sosyoekonomik durumun birbiriyle ilişkisini göstermesi anlamında da önemli görülüyor. 11 MAYIS 2011 |
|||||
|
Libya bağlantısı Üniversite direktörünü istifa ettirdi |
|||||
Dünyanın en prestijli üniversitelerinden İngiltere'deki London School of Economics'in direktörü Howard Davies, Libya lideri Kaddafi ailesiyle anlaşma yapılmasına onay verdiği için istifa etti. Davies, yaptığı açıklamada Libya'daki elit kesimin eğitimi için yapılan milyon dolarlık anlaşmanın ve Kaddafi'nin oğlu ve üniversitenin eski öğrencilerinden olan Seyfülislam Kaddafi'nin başında olduğu vakıf tarafından yapılan yüklü bir bağışın üniversitenin imajını zedelediğini söyledi. Davies açıklamasında, Libya hükümetine ekonomik danışmanlık yapmayı kabul etmesinin hata olduğunu da söyledi. LSE direktörünün istifası ardından İngiltere'deki bazı akademisyenler LSE'nin ve Davies'in çifte standarda maruz kaldığını söylediler. Manchester Business School profesörlerinden Colin Talbot, kimse Libya rejimine satış yapmış olan İngiliz silah firmalarının ya da Libya'da petrol çıkaran BP'nin genel müdüründen istifa etmesini istemiyor ancak Libya ile eğitim alanında bir araştırma üzerinden bağ kurmuş olan LSE üzerinde büyük baskı kuruluyor şeklinde konuştu. Libya liderinin oğlunun vakfı tarafından okula yapılan bağışın yaklaşık üçte birlik kısmı olan 450 milyon doları alan LSE, fonun geri kalan kısmını almayacağını açıklamış ve üniversitenin mezunu Seyfülislam Kaddafi ile ilişkisini kesmişti. Kaddafi LSE'de yaptığı doktora çalışmasında, küresel kurumların demokratikleşmesinde sivil toplumun rolünü incelemişti. Okul, doktora çalışmasında intihal yapılıp yapılmadığı hakkında da son dönemlerde bir soruşturma başlattı. 04/03/2011 |
|||||
|
'Okyanusların yüzde 5'inde deniz dağları var' |
|||||
Yapılan yeni bir araştırmada deniz yüzeyinde daha önce düşünülenden fazla sayıda deniz dağları ve tepeleri olduğu belirlendi. Araştırmaya göre, okyanusların yaklaşık yüzde beşinde, deniz dağları var. Bu dağlar deniz tabanından 1000 metre yukarda yükseliyor. Okyanusların yaklaşık yüzde 16'sında da, daha küçük tepeler bulunuyor. Bilim adamları deniz dağlarının ve tepelerinin doğal yaşam için hayai önem taşıdığını ve onlar hakkında şu ana kadar çok az bilimsel çalışma yapıldığını söylüyor. Deniz dağlarının ortaya çıkardığı doğal yaşam, yüzölçümü açısından Rusya'ya ya da dünyanın tüm tropikal ormanlarına eşit. Tüm bu bulguları içeren araştırmanın ayrıntıları ise Deep-Sea Research Part 1 adlı derginin son sayısında yayımlandı. 'Okyanuslar daha fazla araştırılmalı' Araştırma heyetinin başında, Londra Zooloji Derneği'nden Deniz Biyoloğu Doktor Chris Yeason, "Bu çalışma, okyanuslar hakkında ne kadar fazla araştırma yapmamız gerektiğini gösteriyor" dedi. Geçmişte okyanuslardaki deniz dağlarının ve tepelerinin sayısının, birkaç yüz ile birkaç bin arası bir rakam olduğu düşünülüyordu. Ancak araştırmada okyanuslarda yaklaşık 33 bin deniz dağı ve 138 bin deniz tepesi olduğu tespit edildi. Bu da okyanusların sırasıyla yüzde 4.7 ile yüzdee 16.3'üne tekabül ediyor. Doktor Chris Yeason, deniz dağlarının bazı çevrelerce çıkarları için kullanılabileceğine dikkat çekti. Özellikle ağla ava çıkan balıkçıların bu bölgeleri hedef alabilecekleri uyarısında bulunan Doktor Chris Yeason, deniz dağlarının ve tepelerinin korunması çağrısında bulundu. 03/03/2011 |
|||||
|
Köpek balıkları nereye gittiklerini çok iyi biliyorlar |
|||||
|
Bazı köpek balığı türlerinin 50 kilometreye varan mesafelerdeki hedeflerine hatasız bir şekilde ulaşmalarını sağlayan zihinsel haritalara sahip oldukları iddia edildi.
Amerikalı bilim adamlarının kaplan türü köpek balıkları üzerinde yaptıkları araştırmalarda balıkların hareketleri akustik vericilerle izlendi. Sunçlar köpek balıklarının bir noktadan diğerine doğrudan ulaşabildiklerini ortaya koydu. Bu yüksek yön bulma kabiliyetinin kara yüzgeçli mercan köpek balığı gibi türlerde ise gözlemlenmediği bildirildi. Tesadüfi değil tercihi Journal of Animal Ecology dergisinde yayımlanan makalede köpek balığı türlerinin bazılarında kendileri için önemli olan bölgelerin zihin haritalarına sahip olma yetisinin varolduğu kanıtlandı. Araştırmada köpek balıklarının bu kabiliyetinin yerkürenin manyetik alanından faydalanmalarıyla ilgili olabileceği söylendi. Daha önce Havai'de yapılan bilimsel araştırmalarda köpek balıklarının derin kanallardan yüzerek 50 kilometre mesafedeki zengin besin ortamlarını bulabildikleri ortaya konmuştu. Son araştırmada da istatistiksel yöntemlerle köpek balıklarının tesadüfi olmayan, tercihen belirledikleri yolları takip ettikleri ispatlandı. Araştırma ekibinden Yannis Papastamatiou "özetle köpek balıkları nereye gittiklerini, yüzdüklerini çok iyi biliyorlar" dedi. Manyetik alan Köpek balıkları yerkürenin manyetik alanını okuyabilme özelliğine sahip canlı türleri arasında yer alıyor. Ancak diğer canlı türlerinden farklı olarak köpek balıklarının vücutlarında manyetik alıcılar bulunmuyor. Köpek balıklarının yönlerini bulabilmelerinde okyanustaki su akımlarından, su sıcaklığından ya da kokudan faydalanabilecekleri tahmin ediliyor. Araştırma ekibinden Yannis Papastamatiou ise köpek balıklarının yolculuklarının büyük bölümünün geceleri gerçekleşmesi sebebiyle bu faktörlerden değil manyetik alandan faydalanıyor olma ihtimalleri daha güçlü. Araştırmanının bir diğer sonucu ise yetişkin köpek balıklarının genç olanlara göre daha gelişkin yön bulma yetisine sahip oldukları. Böylece köpek balığı zihnindeki haritaların zamanla oluşturulduğu tezi güç kazanıyor. 02/03/2011 |
|||||
|
Caretta carettaların 'yön bulma sırrı' çözüldü |
|||||
|
North Carolina Üniversitesi'nde yapılan araştırmada deniz kaplumbağalarının göç ederken sergiledikleri gelişmiş yön bulma kabiliyetinin sebeplerinin açıklandığı iddia edildi. Caretta carettaların da dahil olduğu deniz kaplumbağası türünün binlerce kilometre süren deniz yolculukları sırasında yollarını nasıl buldukları uzun zamandır araştırılan bir doğa olayı.
Current Biology dergisinde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre kamplumbağalar yönlerini, dünyanın manyetik alanından faydalanmaları sayesinde buluyorlar. Kaplumbağalar göç yolları üzerinde kilometerlerce yüzerken enlem ve boylam koordinatlarını, dünyanın manyetik alanını okuyarak bulabiliyorlar. Araştırmayı yürüten Nathan Putman, insanoğlunun açık denizde koordinatlarını öğrenebilme ve yönünü bulabilme becerisini yüzyıllar sonunda edindiğini, deniz kaplumbağalarında ise bu yetinin doğuştan itibaren varolduğunu belirtti. Putman, yumurtadan çıkıp denize ulaşan kaplumbağaların ilk andan itibaren doğru noktalara yönelebildiklerini söyledi. Araştırma kapsamında, yuvarlak havuzlarda bulunan deniz kaplumbağalarının yüzüş rotaları elektronik olarak izlendi. Daha sonra kaplumbağaların yaratılan manyetik dalgalar sonucunda verdikleri tepkiler takip edildi. Sonuç olarak deniz kaplumbağalarının yön bulma kabiliyetlerinin manyetik alanın özelliklerini okumalarına dayandığı ortaya çıktı. Araştırma ekibinden Kenneth Lohmann, bulguların yalnızca bu gizemli canlı özelliğinin anlaşılmasına faydalı olmayacağını ayrıca deniz kaplumbağalarının korunması için de önem taşıdığını söyledi. 25/02/2011 |