|
Son Güncelleme:02/02/12 |
||
|
Aktüel - Yaşam - Din - Sağlık - Rejim - Cinsel sağlık - Sanat - Sinema - Resim Şov - Moda - Fashion- Resim indir! - Video - Pop Dünya |
||
|
Bilim ve Araştırma Haberleri |
||||||
|
Örümcek Ağının Super Sırrı Ortaya Çıktı |
||||||
Ağın zarar görme ihtimali ortaya çıktığında ağın korunması için bir ipliğin "kendini feda ettiği" ortaya çıktı. ABD'deki Massachussets Institute of Technology Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar örümcek ağı ile ilgili çok ilginç bir gerçeği ortaya koydu. Markus Buehler ve ekibinin yaptığı araştırma, üzerine dalın düşmesi ya da şiddetli rüzgarlar gibi farklı mekanik stres durumlarında ağın korunması için bir ipliğin "kendini feda ettiğini" gösterdi. Doğada yapılan incelemeler ve bilgisayar simülasyonu sayesinde bir iplik koptuktan sonra ağın eski haline geri döndüğünü gören bilim adamları, bu sayede örümceğin ağı baştan örmek yerine, zarar gören kısmı onardığını belirtti. İpeksi ipliklerde bulunan proteinlerin esnekliği güçlendirdiği, proteinlerin şoku soğurduğu ifade edildi. Buehler, ağırlıklarına oranla örümcek ağlarının çelikten daha sağlam ve daha dirençli olduğu vurguladı. İngiliz "Nature" dergisinde yayımlanan araştırmada bilim adamları, örümcek ağlarının bu direncinin mühendislere ilham verebileceğine dikkati çekti. 02 Şubat 2012 |
||||||
|
İpek böceğine Örümcek Geni nakledildi ve... |
||||||
ABD'de bir grup bilim insanı, genetik yapısını değiştirdikleri ipek böceklerinin, örümcek ağı üretmesini sağladıklarını söylüyor. Örümceklerin ağlarını örmek için ürettiği iplik, normal ipekten çok daha sağlam bir madde ve sanayide çok çeşitli faaliyetlerde kullanılabileceği düşünülüyor. Araştırmacılar ipek böceklerine örümcek geni naklinden olumlu sonuç aldı. Bu ipek böceklerinin normalde ürettikleri ipeğin yanı sıra, çok miktarda örümcek ağı da ürettiği belirtildi. Wyoming Üniversitesi'ndeki araştırma ekibi, örümcek ipliklerinin tıptan mühendisliğe farklı kullanım alanları olabileceğini kaydediyor. Örneğin örümcek ipliklerinden üretilmiş endüstriyel boyutlarda bir ağın, bir uçağı uçuş esnasında tutacak kadar güçlü olacağı söyleniyor. Araştırmacılar bundan önce örümcek çiftlikleri kurarak, ördükleri ağı doğal yöntemlerle toplamaya çalışmıştı. Fakat bu yöndeki girişimlerin hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Örümcekler, ticari kullanıma yetecek kadar ağ örmüyorlar. Bir diğer ciddi sorun ise, çiftlik örümceklerinin bir süre sonra birbirlerini yemeye başlaması. Örümcek ipliği, ağırlığı ile eş değerdeki çelikten daha sağlam bir madde. Örümcek ipliğinden tıpta yeni sargı maddesi ya da suni doku olarak faydalanılabileceği, güvenlik sektöründe ise daha sağlam kurşun geçirmez yeleklerin üretilebileceği düşünülüyor. 4 Ocak 2012 |
||||||
|
Depremi sezen hayvanların sırrı |
||||||
Kimi hayvanların depremlerden önceki olağandışı davranış biçimi neye dayanıyor? Bilim adamları, bunun hayvanların sulardaki kimyasal değişimi sezme kabiliyetinden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar, 2009 yılında İtalya'nın L'Aquila kentini vuran depremden birkaç gün önce yakınlardaki bir gölde yaşayan kurbağa sürüsünün topluca göç etmesi ardından konuyu mercek altına aldı. Hayvan davranışlarını daha yakından takip ederek depremleri önceden tahmin etmenin mümkün olup olmadığını sorguluyorlar. Journal of Environmental Research and Public Health (Çevre Araştırması ve Kamu Sağlığı Dergisi) adlı bilimsel yayında ayrıntıları yer alan araştırmada, basınç altındaki kayaların saldığı parçacıkların yüzeydeki su birikintilerinde yol açtığı kimyasal reaksiyon zinciri anlatılıyor. Su kenarında ya da içinde yaşayan hayvanların, sudaki kimyasal değişikliklere son derece hassas olduğu bilinen bir gerçek. Bu tip hayvanlar, kaya kütleleri en nihayet yerinden oynayarak depreme yol açmadan önce, sarsıntının gelişini sudaki değişimden hissediyor olabilir. L'Aquila depremindeki kurbağa sürüsünün yanısıra, büyük bir yer sarsıntısından önce tanık olunan tuhaf hayvan davranışlarına başka örnekler de var. Yılanların uyanışı Sürüngenlerin, suda ve karada yaşayan yüzergezerlerin veya balıkların büyük bir deprem öncesinde garip davranışlar sergilediği bilgisi birçok ülkede yaygın biçimde dile getiriliyor. Örneğin, 1975 yılında Çin'in Haicheng kentinde meydana gelen depremden yaklaşık bir ay önce, yılanların topluca yuvalarından çıkmaya başladığı görülmüştü. Bu yıkıcı depremin Haicheng'i kış aylarında vurduğu düşünülecek olursa, yılanların kış uykusunu yarıda kesip kendilerini dondurucu soğuğun ortasına atması neredeyse intiharla eş anlama geliyor. Kış uykusundan uyanan sürüngenler, topluca göçen yüzergezerler ya da yüzeye çıkan derin su balıkları gibi daha çok sayıda benzer anekdot var. Ancak büyük çaplı depremler çok nadir gerçekleşen bir durum olduğu için, önceden doğada yaşanan olayları bilimsel bir gözle incelemek neredeyse imkansız gibi. İtalya'nın L'Aquila kentindeki kurbağalar, işte bu noktada istisnai bir konumda. İngiltere'nin Open University (Açık Öğretim Fakültesi) biyoloji bölümünde okuyan Rachel Grant, L'Aquila'daki kurbağaları yazdığı doktora tezi için şans eseri inceleme altına almıştı. Grant, ''Depremden önce üç gün içerisinde göldeki 96 kurbağadan geriye bir tanesinin bile kalmadığını gördüm, gerçekten çok şaşırtıcıydı.'' diyor. Bunun üzerine Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, Rachel Grant ile temasa geçerek araştırmaya dahil oluyor. Kimyasal reaksiyon Aşırı basınç altındaki kaya kütlelerinin kimyasal değişimini inceleyen NASA, L'Aquila'daki kurbağaların topluca göç edişinin bununla bir bağlantısı olup olmadığını gölün su numunelerini tahlil ederek araştırdı. Labrotuvar testleri, kaya katmanlarının yüzeydeki su birikintilerinin kimyasını değiştirebildiğini ve bu durumun suda yaşayan canlılarda olağandışı davranışlar tetikleyebileceğini gösterdi. NASA'da çalışan jeofizikçi Friedmann Freund, tektonik tabakaların yol açtığı türden muazzam bir basınç altında kalan kayaların, deprem öncesinde çevrelerine elektrik yüklü parçacıklar saldığını kanıtladıklarını söylüyor. Yüzeye kadar çıkan bu parçacıklar hava veya su ile karşılaşınca reaksiyona girerek yeni moleküllerin oluşumuna neden oluyor. Örneğin suya karışınca ortaya hidrojen peroksit çıkabiliyor. Kimyasal değişimin göl suyundaki organik çökeltiyi etkileyerek suda yaşayan hayvanlara karşı zehirli maddelerin oluşumunu tetiklediği düşünülüyor. Fakat araştırmacılar, çok karmaşık bir mekanizmanın işlediği kanısında ve henüz kesin bir teoriye varmadan önce daha çok sayıda bilimsel teste ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyorlar. 5 Aralık 2011 |
||||||
|
40 bin yıllık Mamut bulundu |
||||||
4000 yıl önce neslinin tükendiği düşünülen mamutun sadece deri ve kemikleri değil, kas ve bazı iç organları dahi soğuk nedeniyle iyi korunmuş durumda. Moskova- Rus Bilimler Akademisinden yapılan açıklamada, Sibirya'nın kuzeyinde bulunan mamutun sadece deri ve kemiklerinin değil, kas ve bazı iç organlarının dahi soğuk nedeniyle iyi korunmuş olduğu bildirildi. Mamutun, Yakutistan'ın Jukagir balıkçı köyünde bir mağarada bulunduğu belirtildi. Bilim adamları yaklaşık 10 yaşında olduğunu tahmin ettikleri genç mamutun 2 metre boyunda, 200-250 kilo ağırlığında olduğunu bildirdi. Mamutla ilgili ayrıntılı incelemelerin Şubat 2012'de başlayacağı ifade edildi. Mamutların yaklaşık 4000 yıl önce neslinin tükendiği düşünülüyor. 2 Aralık 2011-Cumhuriyet |
||||||
|
Kuzey Işıkları'nın sırrı |
||||||
Alaska'da görev yapan bilim adamları, "Aurora Borealis" adıyla da bilinen Kuzey Işıkları'nı anlamak ve insanların yaşamı üzerinde etkilerini incelemek üzere kolları sıvadı. Kutuplarda kurulu özel bir merkezde görev yapan uzmanlar bu gizemli ışık fırtınalarını daha iyi anlamayı ve insan yaşamına etkilerini azaltabilmeyi umuyor. Gökyüzünde tuhaf, değişik renklerde ışımalar halinde görülen "Kuzey Işıkları" dünyanın kutup bölgelerine pek çok turist çekiyor. Ancak bu ışımalar, bölgede yaşayanların hayatlarına etki edebiliyor, kuzey yarıkürede örneğin güç kaynaklarının azalmasına ya da uydu sistemlerinde arızalar yaşanmasına neden olabiliyor. Petrol boru hatlarında dahi aşınmalara yol açabiliyorlar.
Bunlar aynı zamanda dünyanın çevresinde jeomanyetik alanda oluşan fırtınaların göze görünen şekli. Kuzey Kutbu'nda yaşayan ilk insanlar, "Aurora Borealis", yani Kuzey Işıkları'nın aslında gökyüzünde "danseden ruhlar" olduğuna inanıyorlardı. Bugün, bu ışımalara güneşten gelen ve kutuplardaki manyetik alanlara sürüklenen elektrik yüklü parçacıkların yol açtığı biliniyor. Büyükçe bir Aurora fırtınası, Kuzey yarıküre boyunca, güç kaynaklarını, uydu iletişim sistemlerini bozmaya yeterli. O nedenle Aurora'yı anlamak büyük önem taşıyor. Alaska'nın merkezinde bulunan Poker Flat Araştırma Merkezi, Aurora Borealis'in en iyi filme çekildiği yerlerin başında geliyor. BBC'de yayımlanan "Frozen Planet" belgeselinin yapım ekibi de çekimlerini burada yaptı. Burası aynı zamanda dünyada bilimsel amaçlı roket fırlatma özelliğine sahip tek akademik merkez. 1969 yılından bu yana atmosferdeki etkileşimlerin anlaşılabilmesi, yeni perspektifler edinilebilmesi için bu merkezden yüzlerce roket fırlatıldı. Profesör Dirk Lummerzheim 10 yıldır, Kuzey Işıkları'nı inceliyor. Lummerzheim proje kapsamında gelişmiş teknolojiyle havaya gönderilen ses roketlerinden gelen verileri birleştiriyor. Profesör Lummerzheim, üst atmosferin aurora ile nasıl harekete geçtiğini anlamaya çalıştıklarını belirtiyor. Buna göre uzmanlar, Kuzey Işıkları'nın oluştuğu noktalara ölçüme uygun ses roketleri fırlatıyor Bu roketler atmosferde yükselirken, bir tür duman bırakıyor, bu duman gelişmiş film malzemeleriyle kaydedilebiliyor. Araştırmacılar ardından bu duman izlerinin alçalma hızına, dolayısıyla geçtikleri noktalardaki rüzgar hızına bakabiliyor. Uzmanlar bu ölçümleri kullanarak jeomanyetik faaliyetleri daha iyi anlayabilmeyi ve nihayetinde oluşacakları zamanı daha iyi tahmin edebilmeyi ve etkilerinden korunabilmeyi umuyor. 30 KASIM 2011 |
||||||
|
BBC'den bir ilk: 'Ölüm sarkıtı' filme çekildi |
||||||
BBC belgesel ekibi, Güney kutbunda ''ölüm sarkıtı'' olarak bilinen nadir bir doğa olayını ilk kez filme çekmeyi başardı. Ölüm sarkıtı, denizin yüzeyindeki buz kütlesinden ayrılan tuzlu suyun donarak batmasından oluşuyor. Sarkıt şeklini alarak yavaş yavaş dibe inen buzul, deniz yatağında uzayarak ilerlemeye devam ediyor. Bu arada, deniz yıldızları ve deniz kestaneleri dahil olmak üzere önüne çıkan her türlü canlıyı dondurarak öldürüyor. Sıfırın altında sıcaklıkta olan tuzlu su sarkıtının yoğunluğu çevresindeki deniz suyuna göre daha fazla olduğu için batıyor. Ölüm sarkıtının oluşumunu hızlandırılmış çekim yaparak kaydeden kameraman Hugh Miller ve Doug Anderson, BBC'nin ''Donmuş Gezegen'' adlı dizisi için çalışıyordu. Little Razorback Adası yakınlarında su altında yapılan çekim, kameraların saatlerce oynamadan kayıt yapmasını gerektirdi. Kameraman Hugh Miller, ''İlk yerleştirdiğimiz aleti bir fok balığı geldi yıktı.'' diye anlatıyor. Fakat ekip, gayretlerinden vazgeçmeyip, ölüm sarkıtını filme çeken ilk belgeciler olmaktan mutlular. 24 Kasım 2011 |
||||||
|
Dünyanın En Hafif Malzemesi Üretildi |
||||||
ABD'de bir grup mühendis dünyanın en hafif malzemesini üretti. Sözkonusu malzeme, içleri boş minik metal tüplerin bir tür mikro kafes şeklinde örülmesiyle elde edildi. İSTANBUL - Kaliforniya Üniversitesi, HRL Laboratuarları ve Kaliforniya Teknik Enstitüsü'nün ortaklaşa yaptığı araştırmanın sonuçları Bilim dergisinin son sayısında yayınlandı. Malzeme "muazzam bir enerji soğurma kapasitesine" sahip... Araştırmacılar plastik köpükten 100 kez daha haffi olan bu malzemenin yeni nesil bataryalar, amortisörler, ısı ve ses yalıtımı da dahil pek çok alanda kullanılabileceğini söylüyor. KILDAN BİN KAT İNCE Doktor Tobias Schaedler "İşin sırrı, içi boş tüpleri insan saçından bin kez daha ince bir kafes oluşturacak şekilde örmekte" diyor. Sonuçta ortaya çıkan metal mikro-kafes malzemenin özgül ağırlığı santimetreküp başına 0,9 miligram. Buna karşılık dünyanın en hafif katı maddesi olarak bilinen silisten yapılma havalı peltenin özgül ağırlığı, santimetreküp başına bir miligram. 10 BİNDE BİRİ KATI Yeni malzemenin hafiflik avantajı %99,99'unun hava, %0,01'inin ise katı malzemelerden oluşmasından ileri geliyor. Malzeme dayanıklı olmasını ise kafes şeklindeki düzenli tasarımına borçlu. Bugüne dek kullanılan diğer ultra hafif malzemeler, örneğin havalı pelte ve metal köpükler, düzensiz yapılara sahip. Bu da hammaddeleri olan malzemeden daha yumuşak, dayanıksız, enerji ememeyen ve daha az iletken yapıda olmalarına yol açıyor. EYFEL KULESİNDEN İLHAM ALDILAR HRL Laboratuarları'ndan William Carter, bazı mimari harikalarda kullanılan prensibin aynısını kullandıklarını söyledi ve "Eyfel Kulesi ile Golden Gate Köprüsü'nü örnek verebileceğimiz modern binalar mimarileri sayesinde son derece hafif. Biz de bu kavramı nano ve mikro düzeye taşıyarak hafif malzemelerde devrim yaptık" diye konuştu. 21 Kasım 2011 |
||||||
|
Hipotez: Işık Hızı Aşıldı mı? |
||||||
Nötrinoların ışık hızından hızlı olup olmadığını anlamak için 2. deney yapıldı. Bu deneyde de nötrinoların hızı, ışıktan daha fazla ölçüldü. İsviçre'deki CERN laboratuvarından, 730 kilometre uzaklıktaki İtalya'daki Gran Sasso laboratuvarına, nötrino demetleri gönderildi. Eleştiriler üzerine, ilk deneyde uzun olan nötrino demetleri, bu defa kısa tutuldu. Bilim adamları, bu deneyde de, nötrinoların ışıktan daha hızlı hedeflerine ulaştıklarını belirlediler. Bu deneyin yanılma payının, öncekine göre 20 kez daha düşük olduğu bildirildi. Sonuçlar, bir bilim kurulu tarafından da incelenecek. Nötrinolar hakkındaki hipotezin kesinleşmesi için, bazı deneyler daha yapılması gerektiği belirtiliyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Japonya'da da bilimadamları, nötrino deneyini tekrarlamayı planlıyor. 19 Kasım 2011 |
||||||
|
Europe'daki Keşif Bilim Adamlarını da Şaşırttı |
||||||
Astronomlar, Jüpiter'in parlak ve gizemli uydusu Europe'u kaplayan buz örtüsü altında Kuzey Amerika'daki Büyük Göller kadar geniş su birikintilerinin bulunduğunu düşünüyor. Gelecekte robotik bir uzay aracıyla teyit edilirse bu keşfin, çok çarpıcı olacağını belirten bilim adamları, çünkü suyun insanoğlunun bildiği tüm biçimlerde yaşam için temel unsur olduğunun altını çiziyorlar. Tamamen donmuş bir okyanusla kaplı Europe, Güneş Sistemi'nin en büyük gaz devi Jüpiter'e en yakın ikinci uydusu. Amerikan uzay aracı Galileo'nun 1995-2003 keşif dönemi sırasında elde ettiği ve Dünya'ya geçtiği görüntülerde, çatlaklar ve deforme olmuş kalın buz tabakasının oluşturduğu yüzey açıkça görülüyor. Amerikalı bilim adamları, bu kadar soğuk ve güneş ışınlarının bu kadar zayıf olduğu bir yerde bu topografının kendilerini şaşırttığını belirterek, bu durumu Dünya'daki "kaos arazisi" fenomeniyle mukayese ederek açıklayabileceklerini kaydediyorlar. Yeryüzünde, yüzen buz tabakaları ve yanardağların yakınındaki buzulların altında, buz ve sıcak suyun etkileşiminin bu kaos arazilerine yol açtığını belirten araştırmacılar, hesaplarına göre, Europe'u kaplayan buz tabakasının kalınlığı, içindeki dev su depolarıyla birlikte 10 km'yi buluyor, buz tabakasının kendi başına kalınlığı da 3 km'yi aştığını söylüyorlar. Bu dev göllerdeki daha sıcak suyun yüzeye doğru yükselmesinin, erimeye başlayan buzu çatlattığını belirten Amerikalı astronomlar, buzun bu döngüsünün, bu uyduda yaşamın varlığına dair ilave bir kanıt olabileceğini ve yeraltı gölleri ile yüzey arasındaki bu enerji transferinin hareketini açıklayabileceğine işaret ediyorlar. Gözlemleri yapan Texas Üniversitesi jeologları, araştırmalarını İngiliz Nature dergisindeki makaleleriyle yayınladılar. 17 Kasım 2011 |
||||||
|
Türkiye Uzaydan Değerli Taş Gibi Görünüyor |
||||||
Uzaya ilk ayak basan ABD'li kadın Astronot Kathryn Sullivan, Türkiye'nin uzaydan nasıl göründüğünü anlattı. Uzaya ilk ayak basan ABD'li kadın Astronot Kathryn Sullivan, Türkiye'nin uzaydan kesinlikle büyüleyici gözüktüğünü belirterek, ''Hepimizin okul yıllarından beri öğrendiği Türkiye'nin coğrafi konumu ve Boğaz'ı, uzaydan aynı gerdanda duran gümüş kolyenin üzerindeki değerli taş gibi görünüyor'' dedi. TÜBİTAK'ın ev sahipliğinde İstanbul Kongre Merkezi'nde düzenlenen Küresel Yer Gözlem Grubu (GEO)'nun 8. Devletlerarası Genel Kurulu'na katılmak üzere İstanbul'da bulunan Sullivan, uzayda yaşadığı tecrübe ve küresel ısınma ile ilgili konularda bilgi verdi. Sullivan, bir çok kişinin hayallerini süsleyen astronotluğu küçük yaşlardan beri merak ettiğini, dünya coğrafyasına çocukluğundan beri inanılmaz derecede ilgi duyduğunu, okul yıllarında ise bu ilgisinin özellikle fen ve deniz bilimi derslerinde ortaya çıktığını söyledi. Sullivan, insanlar arasında ''uzayda yürümek'' diye bilinen tabirin ''uzayda yüzmek'' diye düşünüldüğünde daha mantıklı olabileceğini belirterek şunları söyledi: ''Uzayda bulunmak gerçekten de harika bir tecrübe. Ben 1984 yılında çıktığım uzayda 10 gün kaldım ve 3 buçuk saat yürüdüm. Uzaydayken sanki yüzüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Dünyayı çerçevesiz yanı başınızda hareket ederken izlemek inanılmaz bir duygu. Fakat biz oraya görev icabı gittiğimiz için zamanımızı iyi kullanarak yapmamız gereken işleri halletmemiz de gerekiyordu. Uzaya gitmek çok iyi organize edilmiş bir koreografi. Arkadaşlarınızla belli bir koreografi içerisinde çalışmanız gerekiyor. Yani aynı tek koreografide bulunan dansçılar gibi oluyorsunuz. Çok meşgul ve konsantre oluyorsunuz ama aynı zamanda da harika bir yerdesiniz. Yani birçok şeyi tek seferde yaşama fırsatı yakalıyorsunuz.''
Türkiye Uzaydan Nasıl Görünüyor? İstanbul'a ilk gelişi olduğunu dile getiren Sullivan, ''Türkiye'ye ilk defa gelmeme rağmen ben aslında uzaydan Türkiye'nin her yerini gördüm. Türkiye uzaydan kesinlikle büyüleyici gözüküyor. Hepimizin okul yıllarından beri öğrendiği Türkiye'nin coğrafik konumu ve boğazı aynı gerdanda duran gümüş kolyenin üzerindeki değerli taş gibi görünüyor. Tarih kitaplarını okuyup bunları öğrenmek uzun zaman alıyor ancak uzaya gidip görmek sadece dakikanızı alıyor'' dedi. İklim Değişikliği Uzaydan Görünebiliyor Son zamanlarda daha çok hissedilen iklim değişikliği hakkında da değerlendirmelerde bulunan Sullivan, uzaydan da iklim değişikliğinin görülebildiğini, bunu birden fazla uzaya gitme fırsatı bulan astronot arkadaşlarının daha rahat görebilme fırsatı bulduğunu anlattı. Sullivan, uzaydan, iklim değişikliğinin toprak kullanımı ve kıyı boylarındaki şekil değişikliği ile de fark edilebilir olduğuna dikkati çekerek, ancak 6 ay yada 1 yıl kalan astronotların dünyadaki renk ve mevsimlerin değişmesine, yaklaşan fırtınanın ardından gelecek kara da şahit olabileceklerini, yani iklim değişikliğinin tüm sinyallerini uzaydan görmenin mümkün olduğunu kaydetti. Kathryn Sullivan, örnek vermek gerekirse küçüklüğünde gördüğü uzay fotoğraflarındaki Orta Batı Afrika'nın belirgin bir şekli, mavi ve yeşil renkleri olduğuna dikkati çekerek, uzaydan kendi gözleriyle baktığında ise parmak izine benzeyen ve etrafında çok az bir su bulunan bir yer gördüğünü anlattı. 17 Kasım 2011 |
||||||
|
Uzay için Süper ışık emici materyal geliştirildi |
||||||
NASA ışığı neredeyse tamamen emebilen bir madde geliştirdi. Bu madde sayesinde uzayın daha derinlerini de gözlemek mümkün olabilir. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi kızılötesi, ultraviyole ve normal ışığı yüzde 90 oranında emen siyah nano materyal geliştirdi. Maddenin kullanım amacı bilim insanlarının keşif için kullandıkları sinyalleri güçlendirmek... Geliştirilen materyalle birlikte uzayın şu an olduğundan daha kapsamlı bir şekilde gözlenebilmesi; normal ışıkta görülemeyen yerlerinin ve yüksek kontrastlı bölgelerinin de keşfi umuluyor. Süper ışık emici siyah materyal insan saç telinin 10 binde biri kalınlığındaki karbon çubukçuklardan oluşuyor. Bu çubukçuklar arasındaki mini boşluklar ışığı emiyor. NASA, benzer materyallerin daha önce geliştirildiğini ancak bunların sadece normal ışık ile ultraviyole ışınları emebildiğini açıkladı. 14 Kasım 2011 |
||||||
|
'Tünelin ucundaki ışık beyinde' |
||||||
Bir grup bilim adamı ölümün eşiğinden dönüldüğü anlarda yaşanan deneyimlerin beyin işlevlerinin yoğunlaşmasından kaynaklandığını savundu. Edinburg Üniversitesi ve Cambridge Tıbbi Araştırmalar Konseyi uzmanları, bu konuda şimdiye dek yapılan araştırmaları gözden geçirdi. Uzmanlar, insanın ruhunun beden dışına çıkması, ölmüş olan yakınlarla karşılaşma gibi deneyimlerin ölümden sonraki hayatın kapısının aralanması değil, beyin işlevlerinin 'cilvesi' olduğunu söylüyor. Araştırmacılardan Dr. Caroline Watt, ''Beynimiz bize oyunlar oynamakta çok usta.'' diyor. Ölümün eşiğinde hissedildiği söylenen tuhaf deneyimler, beynin travmatik bir anda insan bedeninin maruz kaldığı tıbbi durumu anlamlandırma çabası olarak yorumlanıyor. Edinburg Üniversitesi'nde görevli Dr. Caroline Watt, ''Ölümün eşiğinden döndüğünü anlatan insanların dosyalarını incelediğimiz zaman, çoğunun aslında ölüm riskiyle karşı karşıya gelmediğini gördük. Fakat öldüklerini düşünüyorlardı.'' diyor. Bilimsel kanıtlar, ölüme yaklaşma deneyiminin tüm yönlerinin biyolojik bir temeli olduğunu gösteriyor. Ölümün eşiğinden döndüklerini anlatanların sıkça sözünü ettiği bir unsur, 'öldükleri bilinci'. Ancak bu hissin başka ortamlarda da kendisini gösterebildiği kaydediliyor. "Cotard Sendromu" ya da "yürüyen ceset sendromu" denilen bir hastalık, bireylerin öldüğünü düşünmesine yol açıyor. Bu gibi durumlar ağır travma sonrasında, ya da tifo ve multipl skleroz hastalıklarının ileri safhalarında ortaya çıkabiliyor.
Pek çok kişi de "öte tarafa gidip geldiğinde" kendisini bedeni dışında, havada süzülür gibi hissettiğini anlatıyor. 'Aynı his yaratılabiliyor' İsviçreli uzmanlar ise, bu gibi deneyimlerin beynin algı ve bilinçten sorumlu kısmının uyarılması ile yaratılabileceğini söylüyor. Dahası, "ucunda ışık olan tünel" de beynin belirli şekilde uyarılması ile yaratılabiliyor. Pilotlar yerçekimi ivmesinden kaynaklanan G-kuvvetinde uçtuklarında kimi zaman kan basıncının aşırı yükselmesinden kaynaklanan baygınlıklar yaşayabiliyor, bu sırada tünelden geçme duygusuna kapılabiliyor ya da göz merkezinde bir kaç saniyeliğine görüşü kaybedebiliyorlar. Hatta ABD'de yapılan bir araştırmaya göre tünelin ucundaki ışık, göze yeterli kan ve oksijen gitmemesi ile açıklanabiliyor. Mutluluk, ferahlık, coşku gibi hislerin ise ketamin ve amfetamin türü ilaçlarla yaratılabiliyor. Söz konusu araştırmada beynin salgıladığı noradrenalin adlı hormonun da olumlu hisler, sanrılar ve öte yana gidip gelme ile ilişkilendirilen duyguları yaratabildiği kaydedildi. Bilişsel Bilimler dergisinde (Trends in Cognitive Science) yer alan makalede, uzmanlar "Tüm bunlar bir araya geldiğinde, bilimsel deneyimler, ölümün eşiğinden dönüşün tüm boyutlarının nöro-psikolojik ya da psikolojik temelleri olduğunu düşündürüyor." dedi. New York Eyalet Üniversitesi'nden Dr. Sam Parnia ise, sadece ölüp dirilme hissinin değil, mutluluktan depresyona tüm duyguların beyin süzgecinden geçtiğini kaydediyor. "Beyinde bunlardan sorumlu olan alanları bulmak, ya da aynı hissi yaratabilmek, deneyimin hakiki olmadığı anlamına gelmiyor. Aksi halde, aşk, mutluluk ve depresyon da gerçek değil demek gerekirdi" diyor. Parnia'ya göre, "Pek çok kişi de beynin işlemediği (kalp krizi gibi) anlarda birşeyler gördüğünü anlatıyor. Bunları sırf beyin ile açıklamak mümkün değil, çünkü beyin devre dışı halde." Parnia, "Yaşayanlar açısından gerçek görünen bu tür ölümün eşiğinden dönme deneyimleri, biz geri kalanlar için de ölümün nasıl bir şey olduğuna dair ipucu veriyor" diyor. 2 Kasım 2011 |
||||||
|
Embriyodan kök hücre patentine yasak |
||||||
Avrupa Adalet Divanı, bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere insan embriyolarından elde edilen kök hücrelere patent verilmesini yasakladı. Kararın insanlık onurunun korunması amacıyla alındığı belirtildi. Avrupa Adalet Divanı'nın aldığı karar, Alman nörobiyolog Prof. Dr. Oliver Brüstle'nin aldığı patente karşı açılan davaya dayanıyor. Bonn Üniversitesi'nde kök hücre konusunda araştırmalar yapan Prof. Dr. Oliver Brüstle, geliştirdiği yöntemle insan embriyosundan alınan kök hücreleri sinir hücrelerine dönüştürmeyi başarmıştı. Alman nörobiyolog, yöntemin parkinson hastalığı ve körlük gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde denenmesi için 1997 yılında patent almıştı. Greenpeace karşı çıktı Uluslararası çevre örgütü Greenpeace'in Brüstle'nin aldığı patente itiraz edip, dava açması üzerine de Federal Patent Mahkemesi, Brüstle’nin aldığı patent başvurusunu hükümsüz ilan etti. Greenpeace, kök hücre yönteminin etik anlamda ve kamu düzeni açısından ileride doğuracağı sonuçlar nedeniyle yanlış olduğunu savunuyor. Dava, kasım 2009’da Alman Yüksek Mahkemesi'ne taşındı. Mahkeme, insan embriyolarından kök hücre geliştirilmesine patent verilmesi konusundaki kararın Avrupa Adalet Divanı’na bırakılmasını kararlaştırdı. "İnsan onurunu zedeler" Lüksemburg'taki Avrupa Adalet Divanı konuyla ilgili son kararı bugün verdi. Patent verilmesinin yasaklanması kararına gerekçe olarak, “İnsan embriyolarına uygulanabilen tedavi ve teşhis yöntemleri söz konusu olduğunda insan embriyolarının kullanılması konusunda patent verilebileceği, ancak bilimsel araştırma yapmak amacıyla patent verilemeyeceği gösterildi. Blastokist aşamasındayken insan embriyosundan bir kök hücrenin alınmasına ve embriyonun yok edilmesine patent verilemez” açıklaması yapıldı. Blastokist aşaması insanlarda döllenmenin gerçekleşmesinden beş gün sonra başlıyor. Avrupa Birliği yasalarına göre döllenmiş insan hücreleri “insan embriyosu” olarak, dolayısıyla bir insanın oluşumuna giden bir organizma olarak değerlendiriliyor. Organizmanın bilimsel amaçlarla da olsa yok edilmesinin, insan onurunun korunması ilkesiyle çelişeceği kabul ediliyor. 18.10.2011 |
||||||
|
Kuyruklu yıldızda okyanustakine benzer su |
||||||
Bilim adamları, kuyruklu yıldızlar arasında dünyadaki suya en benzeyen suyun Hartley 2 kuyruklu yıldızında gözlemlendiğini açıkladı. Herschel uzay teleskobuyla yapılan araştırmada kuyruklu yıldızın suyunda bulunan nadir bir hidrojen tipi, döteryum ölçüldü. Ve diğer kuyruklu yıldızlardaki suda görülen döteryum oranının yarısına sahip olduğu belirlendi. Tıpkı dünyada olduğu gibi. Sonuçları Nature dergisinde yayınlanan çalışma, dünyadaki suyun çoğunun gezegenimize çarpan kuyruklu yıldızlardan gelmiş olabileceğine işaret ediyor. Dünyanın oluşumundan birkaç milyon yıl sonra kuru ve kayalık olduğu biliniyor. Bugün gezegeni kaplayan suyun büyük olasılıkla uzaydan gelmiş olduğu sanılıyor. Bugüne kadar yalnızca 5-6 kuyruklu yıldızdaki döteryum oranı ölçülebilmiş ve hepsinde okyanuslardaki oranın iki katı döteryuma rastlanmıştı. Buna karşılık asteroitlerin döteryum oranı, dünyaya çarpan göktaşlarının kaynağı bu küçük gezegenler olduğu için daha iyi biliniyor. Göktaşlarında aşağı yukarı okyanuslardakiyle aynı miktarda döteryuma rastlanmıştı. Bu nedenle eğer dünyadaki su uzaydan geldiyse, bunun kaynağının asteroitler olduğu düşünülüyordu. Bugüne dek gözlemlenen kuyruklu yıldızlar Oort Bulut cinsindendi, yani güneş sisteminin ilk yıllarında ve Neptün ile Uranüs gibi büyük gezegenlerin civarında oluştuğuna ve gezegenlere, birbirlerine çarparak uzaklara fırlatıldığına inanılan objelerdi. Hartley 2 kuyruklu yıldızı ise Kuiper Kuşağı'nda döteryum analizi yapılan ilk gök nesnesi. Kuyruklu yıldızların, asteoitlerden çok daha fazla su taşıdığı biliniyor. 6 EKİM 2011, Jason Palmer-BBC bilim ve teknoloji muhabiri |
||||||
|
İlmini 30 yıl sonra anlayabildiler |
||||||
1982 yılında akademik çevrelerde alaya alınan bilim insanı, 30 yıl sonra Nobel Kimya Ödülü ile onurlandırıldı. Shechtman’ın İslam mozaik sanatıyla ilişkilendirilen buluşu, bugün sanayinin birçok alanında kullanılıyor. İsveç Akademisi, 2011 Nobel Kimya Ödülü’nü, kimyagerlerin katı maddelere bakışını kökten değiştiren İsrailli bilim insanı Daniel Shechtman’a verdi. 1982 yılında ortaya attığı buluş o dönem alaya alınan Shechtman, akademik çevrelerden dışlanmıştı. Ancak Shechtman’ın buluşu, yıllar içinde büyük ilgi gördü ve yaptığı deneyler, dizel motorlarından, mutfak tavalarına birçok sektörde ar-ge çalışmalarına yol göstermeye başladı. 1941 yılında Tel Aviv’de doğan Shechtman, halen İsrail Teknoloji Enstitüsü’nün seçkin profesörlerinden biri. İsveç Akademisi’nden yapılan açıklamada Shechtman'ın önemli buluşu şu sözlerle özetlendi: “Atomların kristallerin içinde simetrik dizilim gösterdiği yönündeki eski inanışın aksine, Shechtman bir kristal içindeki atomların bir daha kendini tekrar etmeyen bir dizilim sergileyebileceğini gösterdi.”
Madde hakkındaki inançları sarstı Açıklamada ayrıca “Keşfi bir hayli tartışma yarattı. Buluşlarını savunduğu sırada araştırma grubundan ayrılması istendi. Ancak verdiği mücadele neticede bilim insanlarını maddenin doğası hakkındaki kavramlarını sorgulamaya zorladı” denildi Shechtman’ın buluşu, bilim çevrelerinde tarihi İslam mozaiklerindeki ilginç dizilimlerle ilişkilendiriliyor. İspanya’da El Hamra sarayında ve İran’da Darb-i İmam türbesinde yer alan mozaikler, quasi-kristallerin bilim insanları tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamıştı. İsveç Akademisi’nden yapılan açıklamada bu mozaiklere atıfta bulunularak, “Tıpkı, quasi-kristallerde olduğu gibi bu mozaiklerde de şekiller düzenli. Matematiksel, kurallı bir dizilim gösteriyorlar. Ancak hiçbir zaman birbirlerini tekrarlamıyorlar” denildi. Ödülüyle ilgili soru sormak için telefonla kendisine ulaşılan Shechtman "Üzgünüm, şu anda konuşamam önce eşimi aramam lazım" diye konuştu. 05 Ekim 2011 |
||||||
|
Ozon Tabakasında açılan delik endişelendiriyor |
||||||
Kuzey Kutbu üzerinde Almanya'nın 5 katı büyüklüğündeki deliğin, dolaştığı bölgelerdeki insanların yüksek derecelerde ultraviyole ışınlara maruz kalmalarına yol açtığı kaydedildi. Kuzey Kutbu üzerindeki ozon tabakasında açılan ve Almanya'nın beş katı büyüklüğündeki delik bilim adamlarını endişelendiriyor. Konuyla ilgili makale, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) internet sitesinde yer aldı ve Natüre dergisinde yayımlandı. Makalede, Kuzey Kutbu'nda görülmedik bir soğuğa yol açan bu rekor büyüklükteki deliğin geçen nisanda 15 gün kadar Doğu Avrupa, Rusya ve Moğolistan üzerinde dolaştığı, deliğin bu bölgelerde yaşayan insanların yüksek derecelerde ultraviyole (morötesi) ışınlara maruz kalmalarına yol açtığı kaydedildi.
3 atom oksijeninden oluşan ozon molekülü, özellikle bitki örtüsüne zarar veren ve cilt kanserine ya da katarakta yol açabilen ultraviyole ışınlarının zararlarından dünyayı koruyor. Dünyanın bu doğal kalkanı kışları ve ilkbaharları, soğutma sistemleri ve aerosollarda kullanılan ve 1985'ten beri üretimi yasak olan kloroflorokarbon (CFC) gazları yüzünden inceliyor. Bilim adamları, Kuzey Kutbu'ndaki bu rekor büyüklükteki ozon tabakası deliğinin sorumlusunun kışları kuzey kutup stratosfer tabakasında oluşan dev kasırga ''kutup girdabı'' olduğunu belirterek, bu doğa olayının geçen kış çok soğuk bir ortamda oluşmasının ozon tabakasına çok daha fazla zarar verdiğinin altını çiziyorlar. 02 Ekim 2011 Deodorantlar Ozon Tabakasını Nasıl Deler ? Ozon tabakası hakkında çalışmalar yapan bilim adamları, ozon gazı üzerinde zarar verici bir etki yapan kloroflorokarbon gazı ile ilgili deneysel bulgular sahibi olmuşlardır. Klor atomları ozon molekülünü parçalayarak yok olmasına neden vermekteydi. Her bir klor atomunun yaklaşık 100.000 ozon molekülünün zarar görmesine sebebiyet verebileceği ihtimali göze alındığında bu bileşimin etkilerini kavramak daha kolay olacaktır. Kloroflorokarbon gazları, buzdolaplarından motorlu taşıtların klima cihazlarına, parfüm ve deodorant gibi ürünlere değin bir çok alanda var olmaktadır. Bu yüzden parfüm ve deodorantlar ozon tabakasını deler. Tek şansımız, kendi kendini onarabilen bir ozon tabakasına sahip olmamız ; tabii ona bu fırsatı verebilirsek. |
||||||
|
13 bin yıllık mağara resimleri çocukların eseri |
||||||
Fransa'da bir mağarada bulunan, tarih öncesi dönemden kalma hayvan çizimlerinin yaratıcılarının çok küçük yaşlardaki çocuklar olduğu iddia edildi. Cambridge Üniversitesi'nden bir ekip tarafından yürütülen araştırma sonucunda ulaşılan bulgular, yaklaşık 13 bin yıl önce çizilmiş olduğu tahmin edilen resimlerin bazılarının, 3 ile 7 yaşları arasında çocukların eseri olduğunu ortaya koydu. Fransa'nın batısındaki Dordogne bölgesinde yer alan ve içindeki tarih öncesi mamut figürleri dolayısıyla "Yüz Mamutlar İni" olarak anılan mağaranın duvarlarındaki çizimler üzerinde uzun yıllardır farklı çalışmalar yapılmakta. Son bulgulara ulaşan ekipte yer alan arkeolog Jess Cooney, kullandıkları yeni yöntemle hayvan figürlerinin yaratıcılarının yaşlarını ve cinsiyetlerini tespit edebildiklerini belirtti. En başarılı çizimler beş yaşında bir kıza ait Cooney ayrıca, aynı kişi tarafından çizilmiş figürlerin gruplanarak ayrıştırılmalarının da mümkün olduğunu söyledi. Buna göre, Yüz Mamut İni'ndeki çizimlerin en başarılılarının beş yaşındaki bir kız çocuğu tarafından yapılmış olduğu ortaya çıktı. Araştırma sonucunda hayvan figürlerin tümünün dört çocuk tarafından çizildiği anlaşıldı. Araştırma ekibinden arkeolog Jess Cooney, çocuklar tarafından yapıldığı tespit edilen çizimlerin, mağaradaki diğer figürlerden farklı olarak, boya kullanılmadan yapıldığını belirtti. Cooney ayrıca, bu figürlerin yapılma amacının kesin olarak bilinmesinin bir hayli zor olsa da, çizimlerin çocukların eğlence amacıyla yaptıkları resimler ya da dini törenlerin bir parçası olabileceğini belirtti. Benzer mağara figürleri İspanya, Yeni Gine ve Avustralya gibi dünyanın farklı noktalarında bulunmuş durumda. Tarihi öncesi uygarlıklar hakkında kaynak Her yıl binlerce ziyaretçinin gezdiği 8 kilometre uzunluğundaki Rouffignac - Yüz Mamutlar İni, duvarlarında barındırdığı mamut, gergedan ve at çizimleri sebebiyle, tarih öncesi dönem uygarlıkları hakkında önemli bir veri olarak kabul ediliyor. İlk olarak 16. Yüzyılda ortaya çıkarılan çizimlerin bazılarının tarih öncesi dönemden kalma oldukları 1965'te keşfedildi. 30 EYLÜL 2011 |
||||||
|
Güneş fırtınası Dünya'ya ulaştı |
||||||
NASA, dev Güneş lekesi '1302'de pazartesi günü bir plazma patlamasının meydana geldiğini açıkladı. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), güneş fırtınası konusunda uyarıda bulundu. NASA tarafından yapılan açıklamada, Güneş'in özellikle aktif olan bir bölgesinin Dünya'ya doğru dönmek üzere olduğu belirtildi. Dev güneş lekesi "1302"de pazartesi günü bir plazma patlamasının meydana geldiği kaydedilen açıklamada, patlamanın neden olduğu güçlü ile çok güçlü arasında derecelendirilen enerji yüklü parçacık fırtınasının Dünya'nın atmosferine ulaştığı bildirildi. NASA uzmanlarına göre, güneş fırtınasının şiddeti, en yükseği 9 olan derecelendirmeye göre 8 büyüklüğünde. Güneş fırtınasının getirdiği enerji yüklü parçacıklar, Dünya'nın manyetik kalkanına baskı uyguladı ve bu parçacıklar uyduların yörünge yüksekliğine kadar ulaştı. Uzmanlar, uyduların doğrudan solar plazmaya maruz kalmış ve Dünya'nın manyetik alanında meydana gelen değişikliklerden etkilenmiş olabileceğini belirtti. Bilim adamları, fırtına nedeniyle kuzey ışıklarının da artacağını bildirdi. NASA, 1302'de hafta sonunda da yoğun patlamalar olduğunu, Solar Dynamics güneş rasathanesinin bu esnada Güneş yüzeyinde, morötesi şimşekler tespit ettiğini belirtti. Bu patlamalar sırasında 1302'nin henüz tam Dünya'nın karşısında bulunmadığına, bu nedenle ışınların hedefinde yer almadığına dikkati çeken bilim adamları, ancak bunun önümüzdeki günlerde değişeceğini ifade etti. Uzmanlar, güneş lekesi 1302'nin büyümeye devam ettiğini ve faaliyetinin azalacağına dair işaret bulunmadığını bildirdi. Güneş yüzeyindeki koyu renkli "Güneş lekeleri" nde, Güneş'in manyetik alanında oluşan bir nevi kısa devre sonucu ışın ve plazma patlamaları meydana geliyor. Bu patlamalar sonucu röntgen veya ultraviyole gibi ışınlar aşığa çıkıyor. Uzmanlar, büyük bir patlamanın ise milyarlarca ton maddeyi uzayın milyonlarca kilometre derinliğine saçabileceğini belirtiyor. Patlamaların, Güneş'in Dünya'ya bakan tarafında meydana gelmesi halinde Dünya'nın bundan etkilenme ihtimali yüksek. Normal koşullarda Dünya'nın manyetik alanı, yüzeyi güneş fırtınalarına karşı koruyor. Ancak şiddetli fırtınalar manyetik alana zarar veriyor ve enerji yüklü parçacıklar bu kalkandan geçmeyi başarıyor. Birkaç dakikadan saatlere kadar sürebilecek solar patlamaların Dünya'ya etkilerinin ise günlerce, hatta haftalarca sürebileceği belirtiliyor. Güneş fırtınaları haberleşme ve GPS uydularının çalışmalarını, kutuplara yakın bölgelere sefer yapan uçaklarla telsiz bağlantılarını olumsuz etkiliyor. Uzmanlar, şiddetli bir fırtınanın Dünya'daki elektrik ve iletişim ağlarını bile çökertebileceğini kaydediyor. 28 Eylül 2011 |
||||||
|
Düşmez Denilen Yere, Kanada'ya Düştü |
||||||
Günlerdir nereye düşeceği merak edilen NASA'nın uydusu UARS, Kanada'ya düştü. UARS'ın düşeceği yere ilişkin; Kuzey Amerika hariç her yerin tehlike altında bulunduğu bildirilmiş, Kuzey İtalya'da özel uyarı yayınlanmıştı. ABD'nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'ne (NASA) ait 20 yıllık "Üst Atmosfer Araştırma Uydusu" (UARS), Kanada'nın batı kesiminde Alberta eyaletinin Calgary kenti bölgesi üzerinde binlerce parçaya ayrılarak düştü. 20 yıl önce sanayiden karbondioksit salımından mahvolan, stratosferde Güneş'in zararlı morötesi ışınını yutan ozon tabakasındaki durumu incelemek için göreve giden 6 ton (5 bin 897 kg) ağırlığındaki UARS uydusu, işlevi biterek alçalmaya başladığı atmosferde parçalanarak yok oldu. NASA'dan yapılan açıklamaya göre, uydu Calgary kentinin 18 km güneyinde 24 bin nüfuslu Okotoks kasabası semalarında parçalandı. 100 büyük parçanın 26'sının 500 kg'a kadar ağır olmasının beklendiği açıklanmıştı. Uydu, tüm meteorolojik olayların cereyan ettiği atmosferin ilk tabakası olan, ekvatorda 16, kutuplarda 6 km kalınlığındaki troposferden 60 km yükseltiye kadar uzanan stratosferdeki ozon tabakasının "delinen" durumunu inceliyordu. Yer'e düşen UARS'ın parçaları, 805 km'lik alana yayıldı. NASA, atmosfere girişte uyduların herhangi kazaya meydan verilmemesi için "tam denetimli" düşmesi üzerinde bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Bu uydunun düşüşü denetim dışı olduğu halde birçok eski uydu gibi Yer'de kaza olmadı. UARS uydusunun Yer atmosferinde parçalanması bugün TSİ 06.45-07.45 arası oldu. Uydunun görevi 2005'te bitmiş, o yıldan beri atmosferde tedricen ayrılmaya başlamıştı. Dün yapılan NASA açıklamasında, Kuzey Amerika hariç her yerin tehlike altında bulunduğu bildirilmiş, Kuzey İtalya'da özel uyarı yayınlanmıştı. 24 Eylül 2011 |
||||||
|
Fizik yasalarını değiştirebilecek deney: Işık hızı aşıldı mı? |
||||||
Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN'deki fizikçiler, atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığını söylüyor. Uzmanlar, İtalya'da Alplerin kolu olan Apenin Dağları'nın altında bir laboratuardan 700 kilometre ötedeki diğer laboratuara fırlatılan nötrinoların hedefe saniyenin milyarda biri kadar önce vardığını hesapladılar. 15 bin defa ölçüm yapan bilim adamları sonucun kendilerini şaşırttığını, bu nedenle ABD ve Japonya'dan başka kuruluşlardan da bağımsız şekilde bu ölçümleri değerlendirmelerini istediklerini açıkladı. Araştırmacılar o zamana dek bu bulgulara temkinli yaklaştıklarını söylüyor. Albert Einstein'e göre hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemez. Ancak doğrulandığı takdirde bu deney, Albert Einstein'in Özel Görelilik Kuramının bazı kısımlarını tersine çevirebilir, evrenin nasıl işlediğini açıklayan yasalar alt üst olabilir. Tüm modern fizik teorilerinin yeniden gözden geçirilmesini dahi gerektirebilir. Bununla beraber araştırma grubu "sistematik hata" dedikleri durumun oluşması halinde istenildiği kadar ölçüm yapılsın, yine aynı hata, yani hız sınırının aşıldığı gibi bir izlenim elde edilmesi riski bulunduğunu, bu nedenle ölçümlerini kamuoyuna ilan ettiklerini bildirdi. Doktor Antonio Ereditato ve ekibi bu konuda üç yıldır araştırma yürütüyordu. Ereditato "Hayalim başka bir bağımsız deneyde de aynı sonucun alınması - o zaman rahatlayacağım" diye konuştu. Ereditato, "Ama şimdilik hiç bir şey iddia etmiyoruz. Toplumun bu çılgın sonucu anlamakta yardımcı olmasını istiyoruz - çünkü bu çılgınlık ve elbette sonuçları da çok ciddi olabilir." dedi. 23 EYLÜL 2011 |
||||||
|
Tuz Gölü kıpkırmızı |
||||||
Tuz Gölü'ndeki Artemiaların ölümü ile oluşan asitler buharlaşmaya neden oluyor. Bu da bembeyaz Tuz Gölü'nün rengini kırmızıya dönüştürüyor. A sınıfı sulak alanlar içerisinde yer alan Tuz Gölü, tuz üretiminin yanı sıra flamingo, suna, bataklık kırlangıcı, martı gibi su kuşlarının konaklama ve kuluçka alanını da oluşturuyor. Bunun yanı sıra Tuz Gölü, dünya kültür balıkçılığında canlı yem olarak kullanılan artemia’yı doğal stok halinde bulundurması nedeniyle biyolojik açıdan da son derece önemli bir konumda bulunuyor. Tuz Gölü’nde konaklayan kuluçkaya yatan su kuşlarının besin zincirinde ‘artemia’ vazgeçilmez bir halkayı oluşturuyor. Artemia salına, tuz göllerinde yaşayan, yetişkinleri 1 cm olabilen bir zooplanktondur. Artemia’nın ölümü ile oluşan asitler nedeniyle halobacteriaların çoğalması, daha az organik madde ve kırmızı renk oluşmasını sağlayarak daha hızlı buharlaşmaya sebep oluyor, bu da gölün rengini kırmızıya dönüştürüyor. 09 Eylül. 2011 |
||||||
|
Altın uzaydan gelmiş |
||||||
İngiliz bilim adamları, yeryüzündeki tüm altın ve diğer değerli metallerin uzaydan geldiğini kanıtlayabileceklerini söylüyor. İngiltere'deki Bristol Üniversitesi'nin araştırmacıları, Grönland'daki dört milyar yıllık kayaları inceledi. Araştırmacılar bunların dünyada oluşmuş kayalardan farklı izotoplar içerdiği sonucuna vardı. Onlara göre bu, değerli metallerin dünyaya bir meteor yağmuruyla geldiği teorisini kanıtlıyor. Bu meteor yağmuru sırasında henüz 200 milyon yaşındaydı. Dünyanın kendi altını ve diğer ağır metalleri daha gezegenin ilk dönemlerinde çökerek merkezdeki magmaya karışmıştı. Bu yüzden günümüzde nikah yüzükleri ve diğer ziynet eşyalarında kullanılan altının kaynağı farklı. Bu altın nötron yıldızlarının çarpışması sırasında ortaya çıkmış. Bu çarpışmaların ise evrenin gördüğü en şiddetli çarpışmalar olduğu belirtiliyor. 8 Eylül 2011 |
||||||
|
Tek moleküllük elektrik motoru |
||||||
Bilim Adamları şimdiye kadar görülen en küçük elektrik motorunu oluşturduklarını söylüyor. Uzmanlar minyatür motorun hem tıp hem de Nano teknoloji alanlarında kullanılabileceğini düşünüyor. Tek bir molekülden oluşan motorun çapı, metrenin milyarda biri kadar. Başka bir deyişle motor, bir nanometre veya saç telinin 60 binde biri büyüklüğünde. Daha önce, bir moleküle mikroskobik pervaneler yerleştirilmesi ile geliştirilen çözümler olmuştu, ancak ilk kez çalışması için sadece elektrik akımı gereken bu kadar basit ve küçük bir motor oluşturuldu. Nature Nanotechnology dergisinde yer alan çalışmayı yürüten kimyagerlerden Charles Sykes, "geçmişte de ışık ya da kimyasal tepkimelerle çalışan motorlar yapıldı, ama bu örneklerde hep milyarlarca molekül bir arada hareket ediyordu. Biz ise burada, tek bir molekülü harekete geçirip izleyebiliyoruz" dedi. Deneyde, bir adet butil metil sülfit molekülü son derece iletken olan temiz bir bakır yüzeye yerleştirildi; moleküldeki tek sülfür atomu ise pivot, ya da diğer atomların etrafında döndüğü bir eksen konumundaydı. Daha sonra bir elektron mikroskobunun bir-iki atom çapındaki ucu ile moleküle elektrik akımı verildi. Akım sayesinde molekülün kolları andıran karbon ve hidrojen atomları her iki yöne de saniyede 120 devri bulan hızla döndü ve ortalamada net hareket sağlandı. Isıyı düşürdükçe hareketi daha iyi kontrol edebildiklerini gören uzmanlar -268 derecenin ideal olduğunu belirledi. Uzmanlar şimdi tek başına inceleyebildikleri molekülün yanına bir başkasını ekleyerek bu devinimi kullanacak bir tür dişli çark oluşturmayı umuyor. Uzun vadedeki hedefleri ise bu yöntem ile görülmemiş düzeyde küçük makineler yapabilmek, ya da bazı ilaçların belirli hedeflere ulaşmasını sağlamak. Dr. Sykes ve Boston'daki Tufts Üniversitesi'nde bulunan ekibinin ilk işi ise motorlarının Guinness Rekorlar Kitabı'na türünün en küçüğü olarak girmesi... Çünkü molekülün, bu haliyle motor tanımının gerektirdiği "elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren bir düzenek" olma şartını yerine getirdiğini belirtiyorlar. 05 Eylül 2011 |
||||||
|
6500 yıllık ayak izleri kimlere ait? |
||||||
'Zaman Yolcusu' İstanbul’un ortasında sazdan yapılmış 6500 yıllık evlere konuk oluyor. Çamurun üzerinde biri çocuk, üçü yetişkin İstanbul’un en eski sakinleri duruyor. Bunlar Yenikapı’daki Marmaray kurtarma kazıları sırasında ortaya çıkan 6500 yıllık ayak izleri. “Zaman Yolcusu” bu bölümde İstanbul Marmaray, Metro kazılarında bulunan ve dünya arkeoloji çevrelerinde büyük yankı uyandıran keşifleri ekrana taşıyor. Bunlar arasında sazdan evler olabileceği tahmin edilen ahşap örgü yapılar, 6500 yıllık ayak izleri ve orta yaşta bir kadına ait iskelet de var. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan’ın konuk olduğu bu bölümde ayrıca, Bizans İmparatoru Theodosius tarafından yaptırılan dev liman yapısı ile 36 antik gemi hakkında çarpıcı görüntü ve bilgiler yer alıyor. İstanbul’un (Konstantinapolis) dünyanın siyasi ve ekonomik başkenti olduğu yıllarda, bu dev limandaki ticari faaliyetin boyutları güncel örneklerle yeniden canlandırılıyor. 02 Eylül 2011 |
||||||
|
Güneş ışınlarından korunmanın sırrı mercanlarda gizli? |
||||||
Bilim adamlarına göre güneş ışınlarının zararlı etkilerinden koruyan bir hap, beş yıl içinde piyasaya sürülebilir. İngiliz araştırmacılar, mercanların doğal savunma mekanizmasından hareketle insanları ultraviyole ışınlardan koruyacak bir hap üretilebilmesini umuyor. Böyle bir hapın sadece derideki değil, gözlerdeki hasarı da önleyebileceği belirtiliyor. Ancak uzmanlar böyle bir ürünün, insanların aşırı dozda kullanmalarını önlemek için, reçeteyle satılmasının gerekebileceğini söylüyor. İnsanlardaki denemelerin yakında başlatılması planlanıyor. Bilim adamları bir süredir mercanların barındırdıkları su yosunlarıyla ultraviyole ışınlarına karşı ortaklaşa koruma sağladıklarını biliyorlardı. Ancak bunun nasıl olduğu anlaşılamamıştı. Uzmanlar su yosunlarında bulunan bir bileşimin mercanlara geçtiğini ve bunun her ikisi için de koruma sağladığını düşünüyor. Üstelik bu koruma özelliği su yosunlarından beslenen balıklara da geçiyor. İnsan vücudunun D vitamini üretebilmesi için ultraviyole ışınları alması şart. Aşırı güneş koruması da D vitamini eksikliğiyle sonuçlanabiliyor, bu da kemik erimesine yol açıyor. Londra'daki King's Koleji'nde üç yıldır bu projeyi yürüten Doktor Paul Long, benzer bir ortamı laboratuarda yaratıp biyo sentetik bir hap üretebileceklerine inanıyor. Araştırmanın başka bir kullanımı da güneşe toleransı yüksek mahsullerin üretilmesini ve bu sayede üçüncü dünya ülkelerinde sürdürülebilir tarımın geliştirilmesinin önünü açabilir. 31 Ağustos 2011 |
||||||
|
Sualtı Robotları Yarışması ve geleceğin Mühendisleri |
||||||
Dünyanın birçok ülkesinden, sualtı robotu meraklıları, geçtiğimiz haftalarda Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde düzenlenen bir yarışmaya katıldı. Yaklaşık 800 yarışmacı, robotlarını uzay merkezinde astronotların eğitimi için kullanılan özel havuzlarda denedi. Yarışmaya getirilen uzaktan kumandalı robotların tasarımı, yapımı ve denemesi aylar sürdü. Kurallara göre yarışmacılar robotlarını doğrudan izleyemiyor. Robotlar, üzerlerine monte edilen kameralar yardımıyla izleniyor. Bu kameraların çalışmasını sağlamak çok zor. Yarışma sırasında ekiplere bazı görevler veriliyor. Bunlardan biri de bir şeyi başka bir yere taşımak. Robotların çalışmaları NASA’nın 12 metre derinlikteki astronot havuzuna yerleştirdiği kameralarla izlenip değerlendiriliyor. Bu dev havuz Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan esinlenen bölümler içeriyor. Havuzda 23 bin metreküp su bulunuyor. Yapımı ve bakımı büyük emek gerektiren bu teknolojik cihazlarda yaşanabilecek bir arıza yarışmacıların korkulu rüyası. Yarışmacıların en genci 12 yaşındaki Hong Konglu Yumi Tang, "Hafta sonlarımızın büyük bir kısmını okullarda bu projelerde geçirdik," diyor. Bu yılın kazanan ekibi Carmichael California’dan bir Katolik lisesinin öğrencileri. Ekibin koçu Rolf Konstad, gençlerin robotlarına büyük zaman ayırdığını söylüyor: “Okulumuzun yüzme havuzuna sahip olması büyük şans. Kasım ayından bu yana her Cumartesi gününü okulda geçirdik. Bu projeye büyük zaman ayırdık.” Yarışmaya merkezi California’da bulunan Gelişmiş Deniz Bilimleri Eğitim Merkezi sponsor olmuş. Geçen yıl Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısında kullanıldıkları için sualtı robotlarına ilgi artmış durumda. Bu yarışmayı başlatma fikrini ortaya atanlardan biri Deniz Teknolojileri Topluluğu’ndan Drew Michel. Michel, havuza girmeden önce tüm robotları gözden geçiriyor. Michel’a göre, okyanus diplerine robot göndermek insanlı denizaltı göndermekten daha kolay: “İnsan göndermek hiç de pratik değil. Hem o kadar uzun saatler verimli çalışamazsınız, hem de çok tehlikeli bir ortam.” Drew Michel, sualtı robotlarının insanların inemediği, 6 bin metre gibi derinliklere inebildiğini söylüyor. Su altı robotları okyanus araştırmalarının yanı sıra petrol ve doğal gaz sektörü tarafından da kullanılıyor. Haberleşme sektörü bu robotları su altına kablo yerleştirmekte kullanıyor. Drew Michel, yarışmanın bu alanda çalışan öğrencilere karlı meslekler kazandırabileceğini söylüyor: “Bu gençlerden bazılarını bu sektöre alacağız. Bazıları mühendis olup bize yeni robotlar geliştirecek.” Texaslı 15 yaşındaki Mackenzie Hitz, gelecekteki mühendislerden biri olabilir: “Elektronik mühendisliğine ilgi duyuyorum. Bu yarışma bana bu alanda bir şeyler öğrenmek için büyük şans verdi.” Mackenzie gelecekte sualtı robotlarının uzaktan kumandaya gerek kalmadan iş görebileceğine inanıyor: “Teknoloji bu yönde ilerliyor. Ben ileride robotların kendi başına hareket edebileceğine inanıyorum.” Belki de bir gün yarışmalara robotlar kendi başlarına girip mücadele edebilecek. Ama şimdilik ödülleri robotlarıyla yarışan bu çalışkan gençler alıyor. 29 Ağustos 2011 - Greg Flakus |
||||||
|
TÜBİTAK'ın yeni başkanı belli oldu |
||||||
TÜBİTAK Başkanlığı’na TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Altunbacak getirildi. ANKARA - Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurulu (TÜBİTAK) Başkanlığı’na TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Altunbacak getirildi. Altunbacak'ın atanmasına ilişkin karar Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayımlandı. Kararda, Prof. Dr. Altunbacak'ın 278 sayılı TÜBİTAK Kurulması Hakkında Kanun'un 5. maddesi gereğince atanmasının uygun görüldüğü belirtildi. 8 yıldan bu yana TÜBİTAK başkanlığını yürüten Nükhet Yetiş görevinden alınmıştı. 29 Ağustos 2011 |
||||||
|
Rus uzay gemisi infilak etti |
||||||
Rusya'nın Uluslararası Uzay İstasyonu'na (ISS) gönderdiği insansız uzay gemisi infilak etti. Rus Uzay Dairesi, Progress M-12M adlı geminin yörüngeye yerleştirilemediğini ve düştüğünü açıkladı. Geminin enkazının Rusya'ya bağlı Altay cumhuriyeti topraklarına düştüğü haber veriliyor. Geminin düşüşü sırasında büyük bir patlama sesi duyulduğu ve evlerin camlarının kırıldığı belirtildi. Ancak ölen ya da yaralanan olmadığı kaydedildi. Gemi, ISS'teki astronotlara 3 ton malzeme götürüyordu. Amerikan uzay mekiğinin devre dışı bırakılmasından sonra, istasyona malzeme nakli bu tür robot araçlarla yapılacak. Ancak Uzay İstasyonu'nda henüz malzeme sıkıntısı olmadığı için Progress'in fırlatma roketi Soyuz U ile ilgili kaygılar öne çıkıyor. Soyuz U, istasyona insanlı kapsülleri götüren Soyuz FG roketine çok benziyor. Çarşamba günkü başarısızlığın nedeni tespit edilemedikçe 22 Eylül'de istasyona yapılacak insanlı uçuşa izin verilmeyebileceği belirtiliyor. Bu durumda, eve dönüş hazırlığı yapan astronatlar bir süre daha istasyonda beklemek zorunda kalacak. İstasyonda altı astronot bulunuyor. Progress, Uluslararası Uzay İstasyonu'na şimdiye kadarki 44'üncü malzeme teslimatını gerçekleştirecekti. Gemi, Kazakistan'daki Baykonur Üssü'nden fırlatılmıştı. Ancak Soyuz roketinin üçüncü ve son fırlatma aşaması motorlarının erken kapandığı anlaşılıyor. 25 Ağustos 2011 |
||||||
|
Güneş’te Rekor Patlama |
||||||
NASA, Güneş’te son 5 yılın en şiddetli patlamasının meydana geldiğini açıkladı. Güneş’in dünyaya bakmayan tarafındaki patlamanın uydu ve iletişim sistemlerini az da olsa etkilemesi mümkün. Güneşte bu kadar güçlü patlama en son 2006 yılının Aralık ayında meydana gelmiş ancak radyasyon fırtınası Dünya’ya zarar vermemişti. Güneş patlamaları, sathında “leke” adı verilen ve çevrelerine kıyasla daha soğuk olduğu için siyah olarak görülen manyetik fırtınalarla ilgili. Uzmanlara göre her biri Dünya kadar büyük olan bu lekelerin manyetik yapısı ne kadar karmaşıksa patlama üretme ihtimali de o kadar yüksek oluyor. Son 300 yıldır yapılan gözlemler Güneş lekelerinin sayısının 11 yıllık dönemler halinde artıp azaldığını gösteriyor. “Solar maximum” adı verilen bir dahaki en yüksek nokta 2013 yılında. Patlamalar, radyasyon fırtınasının yanı sıra, Güneş’in atmosferinin “korona” denilen en üst katından uzaya yüklü partikül sızıntısına da yol açıyor. “Güneş rüzgarı” olarak bilinen bu partikül fırtınası Dünya’nın kuzey ve güney kutuplarıyla temas ettiğinde meşhur Kuzey veya Güney ışıklarının oluşmasına sebep oluyor. Yeryüzünden 152 milyon kilometre uzakta olan Güneş’in ışığı Dünya’ya 8,3 dakikada geliyor. 10 Ağustos 2011 |
||||||
|
Dünya'nın çevresinde anti-madde kuşağı tespit edildi |
||||||
İnce antiproton kuşağının varlığı kesin olarak tespit edildi. Dünya'yı sarmalayan antiproton adı verilen ince anti madde kuşağı ilk kez tespit edildi. Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlanan bilimsel makalede, bu bulguların, dünyanın manyetik alanının anti maddeyi kapana kıstırabileceği teorisini teyit ettiği vurgulandı. Gözlemi yapan İtalyan ekip, geleceğin uzay araçlarının yakıtı olarak anti maddenin kullanılabileceğini belirtti. Antiprotonlar, güneşten ve güneş sisteminin ötesinden gelen ve kozmik ışın adı verilen yüksek enerji parçacıklarının doğasını incelemek üzere 2006'da uzaya gönderilen Pamela (Payload for Antimatter Matter Exploration and Light-nuclei Astrophysics) uydusu ile tespit edildi. Bu kozmik ışın parçacıkları dünyanın atmosferini oluşturan moleküllere çarpıp parçacık yağmuruna yol açabiliyor. Kozmik ışın parçacıklarının çoğu veya çarpışma sonucu oluşan bu parçacıklar, dünyayı zararlı ışınlardan koruyan simit biçimli manyetik alanlar olan Van Allen kuşakları tarafından yakalanıyor. Pamela uydusunun hedefleri arasında, çokça bulunan normal madde arasındaki proton ve helyum atomunun çekirdeği gibi az sayıdaki anti madde parçacıklarını tespit etmek bulunuyor. Makaleye göre, Pamela uydusu Güney Atlantik bölgesinden geçerken, anormal bir şekilde, normal parçacık veya kozmosun bir başka yerinden geldiği sanılan onbinlerce kat daha fazla antiproton tespit etti. Bunun Van Allen kuşaklarına benzer antiproton kuşaklarının kanıtı olduğunu belirten İtalyan bilim adamları, bu kuşağın dünyanın yakınındaki en büyük antiproton kaynağı olduğunu kaydettiler. Araştırmada yer alan Bari Üniversitesi'nden Alessandro Bruno, kıstırılan antiprotonların, atmosferin bileşenleriyle etkileşime girdiğinde özellikle alt tabakalarda ortadan kaybolduklarını belirterek, birkaç yüz kilometre irtifanın üzerinde bu kaybın belirgin şekilde azaldığını, üst tabakalarda çok daha fazla miktarda antiprotona rastlandığına işaret etti. Gözlemlerinin en önemli bölümlerinden birinin antiprotonların harika bir enerji kaynağı olduğuna dikkat çeken İtalyan bilim adamları, bunların, benzinin yanmasıyla ortaya çıkan bir kimyasal tepkimeden 10 milyar kat daha fazla enerji ürettiklerini kaydetti. 8 Ağustos 2011 |
||||||
|
Nasa'nın Jüpiter yolculuğu başladı |
||||||
Jüpiter gezegenini araştırmak üzere tasarlanan Juno uzay mekiği yolculuğuna başladı. Florida'daki Cape Canaveral uzay üssünden havalanan Juno, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından 1.1 milyar dolara inşa edildi. İlgili KonularBilim ve Teknoloji, Yaşam, Amerika Birleşik Devletleri İnsansız bir uzay aracı olan Juno güneş sistemini daha iyi tanıyabilmek amacıyla sistemde yer alan en büyük gezegen olan Jüpiter'in ortaya çıkışı ve evrimi hakkında detaly veri toplayacak. Juno uzay mekiği, Jüpiter'in yörüngesindeki yerini alabilmek için Mars'ı aşacak, ve 2016 yılında Jüpiter'in yörüngesine yerleşecek. Güneş enerjisiyle çalışıyor Juno uzay mekiği güneş enerjisiyle çalışabilecek şekilde tasarlandı. Aracın üzerine yerleştirilen üç güneş panelinde 18.000 güneş alıcı hücrecik bulunuyor. Juno'yu tasarlayan araştırma ekibinden Scott Bolton, güneş enerjisiyle beslenen Juno'nun Jüpiter'in karanlık yüzünde kalmayarak güneş ışınlarından sürekli olarak faydalanacağını belirtti. Uzay mekiğinin uzaktan tarama yapabilen mekanizması Jüpiter'i oluşturan katmanların özelliklerini tespit edecek. Bu veriler ışığında Jüpiter'in etrafındaki renkli halkaların daha iyi anlaşılması bekleniyor. Juno, NASA tarafından geliştirilen New Horizons (Yeni Sınırlar) programının ikinci mekiği Bu programın ilk mekiği olan New Horizons (Yeni Ufuklar) Pluto gezegenine doğru yolculuğuna 2006'da başladı. Mekik 2015'te yörüngeye yerleşecek. 5 Ağustos 2011 |
||||||
|
Bir Caretta'nın İnanılmaz Yolculuğu |
||||||
“Kaplumbağa: Olağanüstü Yolculuk” adlı belgesel, Akdeniz Kaplumbağası, Sini Kaplumbağa veya Caretta Caretta olarak bilinen ve nesli tükenmekte olan kaplumbağaların öyküsünü anlatıyor. Belgesel yapımcısı Nick Stringer, bir dişi kaplumbağanın Florida sahillerinden başlayıp Azor adalarına kadar uzanan ve yıllar sonra yine Florida’daki kumsalda noktalanan uzun yolculuğunu izliyor. Bu uzun yolculuk sonunda 10 bin Caretta Caretta’dan sadece bir tanesi hedefe ulaşmayı başarabiliyor, diğerleri yolda ölüyor. 200 milyon yıl önce kaplumbağalar karada yaşardı. Dinazorlar gelince denize kaçtılar ve yaşamlarını denizlerde sürdürdüler. Filmin başında yavru kaplumbağalar Florida’da bir kumsalda hayata başlıyor. Kumlardan çıkmaya çalışıyor, yengeçlerden kaçıyor ve denizlerde yıllar süren yolculuklarına başlayarak engin maviliklerin içinde kurtuluş arıyorlar. Belgeselde izleyiciler bu kaplumbağalardan sadece birinin, doğanın en büyük hayatta kalma mücadelesine tanık oluyor. İngiliz oyuncu Miranda Richardson, filmin seslendirmesini yapmış. Filmde dişi kaplumbağayı, 15 bin kilometrelik içgüdüsel yolculuğu boyunca izlemek mümkün.
Kaplumbağa yolculuk boyunca denizanalarıyla besleniyor. Yolculuğun bazı bölümlerinde göç eden yunus balıkları ve küçük bir köpekbalığı da ona eşlik ediyor. Dişi kaplumbağa yol boyunca doğal veya insanlardan kaynaklanan tehlikelerle de karşılaşıyor. Miranda Richardson, World Wildlife Fund/Dünya Doğal Hayatı Koruma Fonu’nun iyiniyet elçisi. Richardson şunları söylüyor:“Doğdukları kumsala geri dönüyor ve yumurtalarını bırakıyorlar. Kumsal olmazsa, yumurtalarını bırakamazlar. Denizde petrol varsa boğulup ölüyorlar. Suda plastik torbalar varsa denizanası sanıp yemeğe kalkıyor ve yine boğulup ölüyorlar.” Richardson, kaplumbağaları korumak için bazı önlemler alındığını söylüyor. Bunlar arasında kaplumbağaların yumurtalarını bıraktıkları kumsallarla yumurtaların koruma altına alınması da var.Richardson açıklıyor: “Bunlar koruma altına alınmış kumsallar. Kaplumbağalar burada karides avcılarından korunuyor ve yüzde 99 yaşama şansına sahipler.” Amerika 1987 yılında karides avcılarının, kaplumbağaların kaçmasına olanak tanıyan trollerden kullanmasını zorunlu hale getirdi. Ancak özellikle Meksika Körfezi’ndeki karides avcıları, bu tür trol kullanmamakta ısrar ediyor. Louisiana Grand Isle’daki Dean Blanchard Deniz Ürünleri Şirketi’nin sahibi Dean Blanchard, üç nesildir karides avlayan bir aileden geliyor.Blanchard şunları söylüyor: “Trollerle ilgili bir sorunumuz yok. Şu anda tek sorunumuz, hükümetin bunları kontrol etmek için bu konudaki standartları bilmeyen müfettişler göndermesi. Bütün teknelere ceza yazıyorlar. Oysa biz bu konuda dikkatliyiz, Kaplumbağa öldürmüyoruz.”
Richardson’a göre, daha çok şey yapılmalı: “İnsanoğlu çok müsrif, hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor. Bu konuda daha dikkatli olmalıyız. Kaplumbağalara ve diğer deniz hayvanlarına yaşamaları için gerekli ortamı sağlamak zorundayız.” Filmde, dişi kaplumbağa, yolculuğu başarıyla tamamlayıp Florida’daki kumsala dönüyor ve yumurtalarını bırakıyor. Bu kaplumbağalar çok değerli. 10 bin taneden sadece biri geri dönebiliyor. Richardson, filmin gençlerin de bu konuda bilinçlenmesini sağlayacağını ve Caretta Caretta’ların neslinin tükenmekten kurtulacağını umuyor. 03 Ağustos 2011-voanews-Faiza Elmasry/Washington |
||||||
|
Kuşların kökenine ilişkin teori yine sarsıldı. |
||||||
Çin'de bulunan tavuk büyüklüğünde bir dinozor fosili, kuşların kökeni üzerine uzun zamandır kabul edilen bir teoriyi alt üst edebilir. 150 yıldır, Archaeopteryx adı verilen bir tür, gerçek anlamda ilk kuş türü olarak bilim çevrelerinde kabul görüyordu. Bu tür, kuşların ve uçuşun evrimine ilişkin önemli bir başlangıç noktası kabul edilmişti. Ancak yeni bulunan fosil, bu canlının tüylü bir dinozordan ibaret olduğunu ve paleontologların inandığı kadar büyük bir önem taşımıyor olabileceği görüşünü doğurdu. "Xiaotingia" adı verilen fosile ilişkin haber, Nature dergisinde yer aldı. Araştırmaya ilişkin raporun yazarları, son otuz yıl içinde adı geçen üç türün, şimdi "dünyanın en eski kuşu" sıfatına en ciddi adaylar arasında sayıldığını belirtiyor. "Archaeopteryx", bilim çevrelerinin gözünde önemli bir yere sahipti, zira sadece ilk kuş türü olarak görülmesinin yanında, evrimin en açık örneklerinden biri kabul ediliyordu. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı evrim teorisini anlattığı kitabını yayınlamasından iki yıl sonra, 1861 senesinde Bavyera'da bulunan bu fosil, hem sürüngenlerin hem de kuşların özelliklerine sahip göründüğünden "dünyanın ilk kuş türü" olarak kabul görmesi de fazla zaman almamıştı. Ama son yıllarda kuşlardakine benzer özelliklere sahip daha eski fosillere ulaşılması, bu konuda şüphe uyandırmıştı. Ünlü Çinli paleontolog Profesör Xu Xing, 155 milyon yıl öncesine, Dinozorlar Çağı'na dayanan yeni keşiflerinin, Archaeopteryx'u tahtından ettiğini söylüyor. Ancak bilimadamları yine de temkinli olmakta yarar görüyor ve yeni keşfedilecek bir fosilin pekala her şeyi birden bire değiştirip iki fosilin de kuş olarak kabul edilmesiyle sonuçlanabileceğine dikkat çekiyor. Ohio Üniversitesi'nden Profesör Lawrence Witmer dünyanın ilk kuş türünü tespit etmenin çok güç olduğunu belirtirken 150 milyon öncesine bakıldığında primitif canlıların özelliklerinin birbirine çok yakın olduğunu hatırlatıyor. 28 Temmuz 2011 |
||||||
|
Bilimciler Genç Dahiye önem vermediler |
||||||
Formülü buldu ama 'yaşı yetmedi!' Matematik projesiyle TÜBİTAK'ın yarışmasına katılan lise öğrencisi Barış Paksoy "Sen bunu yapmış olamazsın" denilerek reddedildi. İSTANBUL - 18 yaşındaki Barış Paksoy, İstanbul Erkek Lisesi 12. sınıf öğrencisi. TÜBİTAK’ın lise öğrencileri için bu yıl düzenlediği Ortaöğretim Öğrencileri Arası Araştırma Projeleri Yarışması’na 27 Ocak’ta “Ramanujan Asalların Genelleştirilmesi” başlıklı matematik projesiyle katıldı. Çalışmasına güvenen ve yarışmadan iyi bir derece almayı uman Barış, 24 Şubat’ta TÜBİTAK İstanbul Bölgesi Koordinatörü Prof. Dr. Ulvi Avcıata tarafından gönderilen ve “Seviye üstü çalışma olduğundan projeniz reddedildi” şeklindeki e-postayı görünce şok yaşadı. BİLİRKİŞİ HEYETİ BEKLENİYOR Bu yanıt ‘Projeyi senin tek başına yaptığına inanmıyoruz’ anlamına geliyordu. Radikal'in haberine göre; Barış Paksoy jüri önünde savunma yapmak ve projenin kendisine ait olduğunu kanıtlamak istedi, ancak bu talebi de kabul görmedi. Bunun üzerine 19 Nisan’da yürütmeyi durdurma, maddi tazminat ve projeler arasında yapılan seçimin iptal edilmesi talebiyle dava açtı. Ankara 15. İdare Mahkemesi’nde görülen davada yürütmenin durdurulmasıyla ilgili ara karar verildi ve TÜBİTAK’tan mayıs ayının sonuna kadar projenin neden reddedildiğine dair savunma yapması istendi. Fakat TÜBİTAK bu belirlenen süre içinde bu savunmayı yapmadı. Bunun üzerine mahkeme konuyla ilgili bilirkişi atamaya karar verdi. 8. sınıfta TÜBİTAK’ın ilköğretim okulları için düzenlediği Ulusal Matematik Olimpiyatları’nda bronz madalyası da olan Paksoy “seviye üstü çalışmasını” nasıl hazırladığını şöyle anlattı: “Proje konumu ararken Amerika’nın meşhur matematik dergilerinden American Mathematical Monthly’de Ramanujan asalları ile ilgili bir makaleye rastladım. Ramanujan asallarına dair literatürde yazılan ilk makaleydi. Konu oldukça ilginç geldi, oturdum kendi problemlerimi ürettim, kimisini çözdüm, kimisini hâlâ çözemedim. Uğraşılmamış problemlerle uğraştığım için özgün, yeni bazı sonuçlara ulaşabildim. TÜBİTAK’ın jürileri haricinde hiçbir profesör veya araştırmacıdan olumsuz tepki almadım. Yarışma kurallarına ve proje rehberinde belirtilen kurallara uygun bir şekilde başvurumu yaptım. ” ŞANSSIZ DÂHİ 1887, Hindistan doğumlu matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan’ın ilginç bir hayat hikâyesi var. Ailesinin maddi durumu iyi olmayan Ramanujan’ın matematiğe ilgisi çok küçük yaşlarda başladı. Fakat matematik dışındaki derslere hiç önem vermedi. İngilizceyi de ihmal edince üniversiteyi bırakmak zorunda kaldı. Teoremleri İngiltere’deki ünlü matematikçilere gönderdi. Matematikçi Godfrey Hardy’nin çabalarıyla İngiltere’ye geldi. Londra’da vereme yakalandı ve ülkesinde öldü. 32 yıllık ömründe matematik dünyasına 600’e yakın teori armağan eden Ramanujan’ın en ünlü teoremi: İki ayrı biçimde ifade edilen sayıya “Ramanujan Sayı” denir. 1729 bir Ramanujan sayıdır. 12³ + 1³ veya 10³ + 9³ 1728 + 1 = 1729 - 1000 + 729 = 1729 ‘TÜBİTAK SEVİYE ALTI’ Ünlü matematikçi ve Barış’ın da Nesin Matematik Köyü’nden öğretmeni Ali Nesin, asıl olarak TÜBİTAK’ın raporunun seviye altı olduğunu söylüyor. ‘Seviye üstü çalışma’ ibaresinin çalıntı anlamına geldiğini ifade eden Nesin, “Herhangi bir açıklama yapmadan, sadece çalışmanın seviye üstü olduğunu söylemek insana kara çalmaktan başka bir şey değildir. Asıl TÜBİTAK’ın raporu seviye altıdır. Bir bilim kurumu, genç yaştaki parlak bir çocuğun moralini bozuyor, mahkeme kapılarında uğraşmasına neden oluyor. Bir öldürmedikleri kalmış” diyor. 26 Temmuz. 2011 |