©2006

 

Son Güncelleme:22/08/11

Ana sayfaKapak - Ana Haber - Ülkeler(Dünya) - Türkiye - Araştırma - Siyaset - Ekonomi - Emlak Yatırım - Bilim - Spor - Turizm - İnternet

 Aktüel - Yaşam - Din - Sağlık - Rejim - Cinsel sağlık - Sanat - Sinema - Resim Şov - Moda - Fashion- Resim indir! - Video - Pop Dünya

Genel Kültür, araştıma haber ve analizleri-1

Ülkeler

Farklı Yaratıklar

Silahlanma

Doğal Yaşam

Uyuşturucu

Nükleer Güçler

Atruş ve Mahmur kamplarında Türkiye hayali

Namık Durukan-Gazeteci - Yıl 1990. Aylardan Ocak.

Haber ajanslarına düşen bir haberde, Şırnak'ın Uludere ilçesinin sınır köylerinden bir çok ailenin, askerden baskı gördükleri gerekçesiyle sınırı aşıp Kuzey Irak'a sığındığı belirtiliyordu. Durumu yerinde görmek için Diyarbakır'dan anılan bölgeye hareket ettik.

Vardığımız Kayadibi köyü Uludere'nin tam da Kuzey Irak sınırında, sıfır nokta denilebilecek bir yerdeydi.Köye ulaşım imkanı dağlık patika yoldan sağlanıyordu. Biz de öyle yaptık. Dört saatlik yürüme mesafesinden sonra köye vardık.

Sonradan Kuzey Irak'ın Atruş ve Mahmur mülteci kamplarında karşılaşacağım Kürtçe adı Aluş olan Kayadibi köylüleri ile tanışma serüvenim böyle başladı. Köyde işkence iddialarını, askerin ve korucuların baskısına yönelik köylülerin iddiasını o gün gazete sayfalarına böylece taşımış olduk.

 

Acılı kamp yılları

Dört yıl sonra aynı gerekçelerle bu kez 15 bini aşkın aile evlerini, köylerini, bağ ve bahçelerini bırakarak kendilerini Kuzey Irak'a vurdu.

Buraya gelirken çocuktuk. Yıllardır ülkemizin hasretiyle yaşıyoruz. Demokratik bir ortam olursa çocuğumuzun Türkiye'de doğmasını isteriz.

Damat Ubeyt Ahmet

Bu kez farklı bir durum yaşanıyordu.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından sınırdan alınarak Atruş bölgesine taşınan aileler için acılı kamp yılları böylece başlamış oldu.

PKK-KDP çatışması nedeniyle 1997'de o zaman Saddam Hüseyin yönetiminin denetimindeki Ninnova, ardından da Mahmur bölgesine göç eden aileler, geçen süre içinde kendilerine bölgede yeni bir yaşam kurdu.

Türkiye'nin aileleri Türkiye'ye dönmeye ikna etme çabası şu ana kadar etkili olmadı. Ancak bu çabalar bugünlerde yoğunlaşırken, aileler de geri dönme şartlarını masaya koydu.

Kayadibi köyünde beni misafir eden köylülerle yolum üç kez köyde üç kez de Atruş ve Mahmur'da kesişti.

Köyde beni misafir eden Şerif dayının Atruş'taki görüntüsünü hatırladıkça yüreğimde bir acı hissederim.

Beni Atruş'ta çadırında misafir ederken köydeki misafirperverliğini Atruş'ta da sürdürmek için çırpınan Şerif dayı, tebessümünü yüzünden eksik etmiyordu.

Şerif dayı geri dönme umudunu Atruş kampında yaşamını yitirene dek korudu.

O, köydeki ceviz ağaçlarının, bağının, bostanının hayalini kurarak öldü.

Şimdi onun hayalini çocukları ve orada dünyaya gelen torunları yaşatıyor.

Çoğu kadın ve çocuk 11 bini aşkın insanın yaşamını sürdürdüğü kampta gençler, kerpiçten bilardo salonunda, futbol sahasında, internet kafede vakit geçiriyor.

Kampta çocuk sayısı ise 4 binle ifade ediliyor.

 

Köydeki ceviz ağaçları

Geleneklerini kamp hayatında da sürdüren aileler, çocuklarını erken yaşta evlendiriyor.

Aileler her fırsatta Türkiye özlemi çektiklerini vurguluyor.

Gençler ve çocuklar, Türkiye'deki gelişmeleri TV'den öğreniyor, Kürt TV'leri yanı sıra Türk filmleri ve dizileri de izleniyor.

Kampta doğup büyüyen gençler ve çocuklar, babaları ve annelerinden, memleket hikayeleri dinleyip özlem büyütüyor.

22 yaşındaki Mehmet Taşdemir, 7 yaşındayken ailesi ile birlikte Kuzey Irak'a göç ettiği günleri hayal meyal hatırlıyor ve o günleri unutamadığını belirtiyor.

Göç yolunda dünyaya gelen 10. sınıf öğrencisi 14 yaşındaki Ahmet Halat ise Türkiye'yi, köylerini babası ve annesinden dinlediğini anlatıyor.

Türkiye'yi aileleriyle terk ederken birçoğu çocuk olan bugünün gençleri, yaşları 16-17'yi bulunca evlendiriliyor.

Kampta her hafta birkaç düğün yapılıyor.

En güzel elbiselerini giyen gençler, müzik eşliğinde kamp meydanında halay çekiyor.

Geçen yıl yine bir kamp ziyaretinde rastladığım düğünü hiç unutamıyorum.

Yaşları henüz 16 olan Ubeyt Ahmet ile Ahin Erdoğan davullu zurnalı, telli duvaklı dünya evine giren gençlerdendi.

Uzun araç konvoyu ile kampın etrafında gezintiye çıkan gelin ve damat için iki gün eğlence düzenlenip ziyafet verildi.

Aileler, Türkiye'deki geleneklerini kamp ortamında da yaşatmayı sürdürüyor.

Damat Ubeyt Ahmet o gün duygularını, "Türkiye'de kendi topraklarımızda evlenmek isterdik, ama bu mümkün olmadı. Buraya gelirken çocuktuk. Yıllardır ülkemizin hasretiyle yaşıyoruz. Demokratik bir ortam olursa çocuğumuzun Türkiye'de doğmasını isteriz" diye dile getirdi.

Gelin Ahin Erdoğan da, "Telli duvaklı gelin olduğu için kendisini şanslı saydığını söylüyor ve ekliyordu:

"Çok sevinçliyim, ama düğünün kendi topraklarımızda yapılmasını isterdim."

Kamp komitesinde görev yapan, aynı zamanda Belediye encümen üyesi olan Abdullah Mele Ahmet, Türkiye'ye dönüş için yerine getirilmesini istedikleri koşulları BM yetkililerine yazılı olarak ilettiklerini söylüyor.

Ahmet şunları söylüyor:

"Yaşam hakkımız güvenceye alınmalı, göç edenlerin ekonomik sorunları giderilmeli, politika yapmak için siyasal koşullar sağlanmalı, koruculuk sistemi kaldırılmalı. Kovuşturmaya tabi tutulmamalıyız, geri dönüş BM şemsiyesi altında yapılmalı, okullarda Kürtçe eğitim verilmeli, Kürt realitesi tanınmalı."

31/07/2009

Saddam'ın sorgu kayıtları

Saddam Hüseyin, kitlesel imha silahlarını 1998'de imha ettiğini söylemiş.

Amerikan iç istihbarat örgütü FBI, devrilen Irak lideri Saddam Hüseyin'e yaptığı sorgunun dökümlerini yayınladı.

Buna göre Saddam Hüseyin, 1990'ların sonunda BM denetçilerini Irak'a sokmamasının nedenini "İran'ın ne kadar zayıfladığımızı bilmesini istemedim." diye açıklamış.

Saddam Hüseyin daha sonraları, 2003'teki işgali önlemek umuduyla BM denetçilerine izin verdiğini ancak Amerikalıların savaşmaya karar vermiş olduğunu da bildiğini söylemiş.

FBI'ın 2004'ün ilk yarısında yaptığı dört sorgunun ve beş "gayrıresmi sohbetin" dökümleri, tarihçiler için bulunmaz bir nimet olacak.

Ayrıca son derece ilginç kişisel ayrıntılar içeriyor.

Örneğin Mart 1990'dan sonra hatırlayabildiği kadarıyla yalnızca iki telefon görüşmesi yaptığını söylemiş Saddam Hüseyin.

Yine güvenlik sebepleriyle her gün yer değiştirmiş.

Ancak şaşırtmaca vermek için dublör kullandığı iddialarını reddetmiş; hatta bunları duyunca gülmüş.

Aralık 2003'te Amerikan askerleri tarafından sarılıp yakalandığı çiftliğin ise, 1959'daki başarısız bir darbe girişiminden sonra da saklandığı yer olduğunu söylemiş.

'Amerikan öfkesine razı oldum'

1980'de İran ve 10 yıl sonra da Kuveyt'i işgal etme kararı için pekçok neden sıralamış.

Saddam Hüseyin'in, en büyük tehdidin İran'dan geldiğini düşündüğü anlaşılıyor.

1998'de tüm kitlesel imha silahlarını imha etmeyi tamamlamış olduğunu söyleyen devrik lider, BM denetçilerine izin vermemesini de İran tehdidiyle açıklamış.

Irak'ın ne kadar zayıf düştüğünü İran'ın bilmesindense, Amerikalıların öfkesine razı olduğunu vurgulamış.

Saddam Hüseyin kitlesel imha silahları programını BM'nin denetlemesine izin vermemekle hata ettiğini kabul etmiş.

Devrik lider Irak'ın silahlarını imha ederek zayıf kaldığını, İran'ın ise serbestçe silah geliştirdiğini söylemiş.

Ve İran'ın bölge için önemli bir tehdit haline geleceği tahmininde bulunmuş.

Turkish-02/07/2009

"Amerika eski Amerika değil"

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens El-Faysal'la Obama'nın kahire konuşması üzerine...

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama'nın, ülkesi ve müslüman dünya arasındaki ilişkilerde "yeni bir başlangıç" öneren Kahire'deki konuşmasının ertesi günü Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El-Faysal, Newsweek'ten Christopher Dickey'nin sorularını yanıtladı.

- Dickey: Pek çok ABD başkanı (ve barış vaadi) gördünüz. Obama'nın bir farkı var mı?
El-Faysal: Henüz sınamadık. Fakat konuşması samimiydi. Farklı kişilerde farklı izlenim bıraktı; bence olumlu, dengeli ve kapsamlıydı. Konuşmasının pek çok bölümü gayet şahsi ve dokunaklıydı. Hitabına 'esselamü aleyküm' diyerek başlamasından, sözlerini Kuran'dan bir alıntıyla tamamlamasına kadar vurguları doğruydu.

Başkan Obama nerede ne söyleyeceğini gayet iyi biliyor. Ama esas nokta, ABD'nin siyaset değişikliğine gidiyor olmasıydı. ABD, eski ABD değil. Güçten değil, tevazudan söz etti. Dünyanın demokratikleşmesi talebinden, ama dünyaya demokrasi dayatmayacağından bahsetti. Eğer niyeti insanları onun gibi düşünmeye ikna etmek idiyse, hem kendisini orada dinleyenler hem de tüm Arap ve Müslüman dünyası açısından amacına ulaştığını zannediyorum.

- İnsanlar somut açıklamalar bekliyordu.
Konuşmasını yapmadan önce görüştüğümüzde bunu kendisine söyledik. Ama bu kadar net laflar etmesini beklemiyorduk. Batı Şeria'daki İsrailli yerleşimciler için "gayrimeşru" nitelemesini kullandı. Bu sık tekrarlanan "yasal değil" ifadesinden hem daha önemli hem de daha güçlü. Atom silahlarının üzerinde biraz daha dursa iyi olurdu, çünkü nükleer silahların yayılması meselesi kendiliğinden çözüme kavuşamaz.

newsweek-14/06/2009

42 milyon kişi evinden oldu'

Sri Lanka'da bir mülteci kampı
 

Dünyada geçen yıl 42 milyon kişinin, yani dünyadaki pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla sayıda insanın yerlerinden edildiği açıklandı.

BM Mülteci Örgütü'nün yılık raporuna göre, evlerini terk etmeye zorlanan bu insanların geri dönebilme imkanları da daralmış durumda.

Raporu örgütün merkezi Washington'da açıklayan Antonio Guterres, Taleban'a yönelik operasyonlar nedeniyle Pakistan'da yerinden edilenlerin yaşadıkları krizin, Ruanda soykırımı sırasında yaşanandan bu yana görülen en ciddi kriz olduğunu söyledi.

Guterres, Pakistan'da yerinden edilen iki milyon kişinin akıbetinin kendisini son derece kaygılandırdığını söyledi.

Rapora göre mültecilerin dönüş olasılığının azalmasının önemli bir nedeni, Afganistan ve Sudan gibi halkın göçe zorlandığı ülkelerdeki güvenlik koşullarının daha da kötüleşmiş olması.

Rapora göre, yerinden edilen insanların sayısında çok küçük bir azalma var.

Ancak raporun hazırlanmasından sonra Pakistan, Sri Lanka ve Somali'de yaşananlar, bu tabloyu çoktan tersine çevirmiş durumda.

Antonio Guterres ayrıca mülteci kriziyle başetmek için, dünya ülkelerinden, bankaları kurtarmak için gösterdikleri kararlılığa benzer bir kararlılık beklediklerini de belirtti.

Yerinden edilen insanların önemli bir kısmı, geleceklerine dair bir belirsizlik içinde sıkışıp kalmış durumda.

Mülteci haline gelen insanların yükünü en çok taşıyan ise, göçmen karşıtlığının yükselişte olduğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri değil; Pakistan, Suriye, İran ve Güney Afrika gibi ülkeler.

Bu ülkelerden Güney Afrika'ya giden mülteci sayısı, ABD'ye giden rakamın dört katından fazla.

Konuşmasında bu konuya da değinen BM Mülteci Örgütü Başkanı Guterres, dünyadaki mülteci nüfusun yüzde 80'ine ev sahipliği yapan gelişmekte olan ülkelere yardım çağrısında bulundu.

BBC Turkish-17/06/2009

TÜBİTAK sahte belgeyi anlayan cihaz geliştirdi

 

TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü (UEKAE), belgelerin sahte olup olmadığını ve üzerinde tahrifat yapılıp yapılmadığını gösteren cihaz geliştirdi.

Tamamen yerli kaynaklarla üretilen FORENSİC XP-4010D isimli cihaz, dünyadaki mevcut cihazlara göre daha güvenilir ve daha hızlı sonuç verdiğinden, aralarında Çin, Almanya ve İrlanda'nın da olduğu çeşitli ülkelere 100 adet satıldı.

Türkiye'nin bilgi güvenliği, haberleşme ve ileri elektronik alanlarında önde gelen kuruluşlarından olan TÜBİTAK UEKAE'nın geliştirdiği FORENSİC XP-4010D isimli cihaz, her tür belge ve dokümanın sahte olup olmadığını ortaya koyabiliyor. Cihaz ayrıca, belgedeki yazıların hangi sırayla yazıldığını, mühür ve imzanın hangi sırayla atıldığına ilişkin de bilgi verebiliyor.

Cihaz, Adli Tıp Kurumu, Emniyet Genel Müdürlüğü Laboratuvarları, bakanlıkların ilgili birimleri, özel inceleme laboratuvarları, üniversiteler, silahlı kuvvetlerin ilgili birimleri, sınır kapıları ve bankalar dahil olmak üzere pek çok kurumda kullanım alanı bulurken, bu cihaza özellikle sahte evrak, sahte para, çek ve senetlerin tespiti ile devletin gizli belgelerinin gerçekliğini ortaya koymada da ihtiyaç duyuluyor.

Dünyada ilk kez en etkin yöntem kullanıldı

TÜBİTAK araştırmacıları, ForensicXP-4010D'de bugüne kadar kullanılan mevcut teknolojilerden çok farklı bir optik teknoloji kullandı. Bu teknik, dünyada bu tip cihazlar arasında ilk kez FORENSİC XP-4010D'de kullanıldı. Cihaz, kullanıcı yorumuna gerek kalmaksızın kesin sonuçlara ulaşılmasını sağlıyor. Kullanılan özel yöntemle mevcut diğer teknolojilerin göremediği detayları da ortaya çıkarıyor. Cihaz, fiziksel olarak ölçülebilen optik spektroskopi parametrelerine dayanan ölçüm yöntemi kullanıyor.

Belgenin sahte olup olmadığı konusunda doğru ve geçerli sonuçlar alınabilirken, incelenen belgeye de zarar verilmiyor.

Rakiplerini geride bıraktı

Türkiye'nin ilk ve tek yerli tasarım ve üretim dokuman inceleme cihazı olan FORENSIC XP-4010D, dünyanın bu alanda cihaz geliştiren önde gelen firmalarını da geride bıraktı.

FORENSIC XP-4010D, Çin Halk Cumhuriyeti, Almanya, Macaristan, Güney Kore, İrlanda, Kolombiya, Avustralya, Avrupa Birliği ülkelerine yaklaşık 100 adet satıldı. Cihaz, bu ülkelerde, bankalar, üniversiteler ve kriminal servisler dahil olmak üzere ilgili birimlerde kullanılıyor.

 

İrlanda satın aldı, yıkanan kitapları yeniden yazdı

Cihazın İrlanda'ya satışı ve İrlanda'da bir üniversite tarafından kullanılması ise başlı başına bir başarı öyküsü. Ortaçağda kağıt üretiminin kısıtlı olması sebebi ile yeni bir kitap yazılacağı zaman, önce mevcut bir kitap yıkanıyor, yıkama sonucunda elde edilen kağıda yeni kitap yazılıyordu. Yıkama işleminden sonra, eski kitapta yazılanlar insan gözü tarafından okunamayacak hale geliyordu. FORENSIC XP-4010D ve mevcut teknolojisi eski yazılanlara ulaşmaya da imkan sağladı.

Cihaz ve teknolojisi ile tanışan üniversite, TÜBİTAK UEKAE'den temin ettiği cihaz ile silinmiş bile olsa, eski bilgilere ulaşabiliyor. Üniversite, cihaz sayesinde sahip olduğu hazineyi yeniden dünyaya kazandırdı.

Yeni kullanım alanları yaratan cihaz ile aynı özelliklere sahip bir başka model olan MST-2D (mikrospektral tarayıcı) cihazı bir kaç yıl önce İNTERPOL logosu taşıma hakkı kazandı.

FORENSIC neler yapabiliyor?

Son teknolojiler kullanılarak geliştirilen, FORENSİC XP-4010D isimli cihazın özelliklerinden bazıları şunlar:

-İnsan gözüne aynı gözüken, fakat farklı boya ya da kalemle yazılan yazıların teşhisi,

 

 

-Silinmiş ya da gizlenmiş yazıların ortaya çıkarılması,

-Yazıların önce ya da sonra yazılmasının teşhisi,

-Yazı izlerinin ve doküman üzerinde kabarık özelliklerin görsel hale getirilmesi,

-Filigran (watermark) özelliklerinin muayenesi,

-Morötesi aydınlatmasıyla etkilenen emniyet özelliklerinin muayenesi,

-Arka yansıma emniyet özelliklerinin muayenesi,

-İki objenin aynı ekran üzerinden izlenmesi ve muayenesi,

-Görüntülerin ekran üzerinde 360 derece çevrilmesi,

-Yüksek çözünürlüklü büyütülmüş renkli görüntülerin elde edilmesi,

-Görünür ve kızılötesi bölgesinde lüminesans görüntülemesi,

-Farklı spektral özelliklere sahip olan izlerin ekranda üç boyutlu görüntülenmesi,

-Görüntünün her noktasının yansıma spektrumunun ölçülmesi ve görüntülenmesi,

-Doğru ve eğri uzunluklarının, açı, yarıçap ve alan büyüklüklerinin hesaplanması.

cnnturk.com-17/06/2009

Tek şarjla 400km

 

Çin üretimi Zhog Tai tek bir şarjla 400km yol gidebiliyor. Bu elektrikli otomobiller için bir devrim.

Zhog Tai, yani halklar için barış ve güvenlik adındaki bu elektrikli otomobil tek bir şarj ile 400km yol gidebiliyor.

Daihatsu'nun alt firması New Power'ın geliştirdiği araba, aslında standart akaryakıt motorlu bir otomobil olan Daihatsu Terios modeli ile aynı. Tek farkı ise elektrikli motoru ve 300kg ağırlığındaki aküleri.

Günümüzdeki elektrikli otomobillerin en büyük dezavantajı erişim mesafeleri. Bu yüzden uzun mesafeli yolculuklara uygun değiller. Ama Çinli Zhog Tai ise tek bir şarjla 100 km/saat sabit hız ile 275km, 75km/saat sabit hızla ise 350km yol gidebiliyor. Biraz daha tedbirli davranırsanız bu mesafeyi 400km'ye çıkarabiliyorsunuz. Akaryakıtlı arabaların erişim mesafesine yaklaşan bu değer elektrikli arabalar için bir devrim sayılabilir.

Bu özelliklerinin yanında Zhog Tai'nin özellikle araba tutkunlarının hevesini kıracak özellikleri de var. Ne yazık ki bu uzun mesafe elektrikli arabanın en yüksek hızı sadece 120km/saat. Ayrıca 100km/saat hızına ancak 12 saniyede ulaşabiliyor. Aslında otomobil kullanmayı yeni öğrenenler için oldukça güzel bir otomobil.

New Power'ın basın sözcüleri Zhog Tai'nin seri üretimine gelecek yıl geçileceğini ve Amerika ile İngilitere'ye ithal edeceklerini söylüyorlar. Fiyatının ise 26.000$ ile 32.000$ arasında olması bekleniyor.

Limana karşı Heybeliada formülü

 

"Türkiye Güney Kıbrıs'a limanlarını açmadan AB yoluna nasıl devam eder?"

İşte Olli Rehn'in bu soruya verdiği üç cevap...

BRÜKSEL - "Gümrük Birliği Ek Protokolü'nü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde onaylamayan, bu çerçevede limanlarını Kıbrıs Rum Kesimi'ne açmayan Türkiye, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin gözden geçirilmesine dönük girişimlerden nasıl kurutulabilir?"

Avrupa Birliği'nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'e göre bunun üç yolu var: Ya Kıbrıs sorununda çözüme dönük ilerleme olur, ya Türkiye Heybeliada ruhban okulunu açar, ya da Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin ekümenik statüsü tanınır.

Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne Türk limanlarının açılmasını öngören ek protokolün uygulanmasını istiyor. Bu yüzden üyelik sürecinde 8 müzakere başlığı, Türkiye limanlarını açmadığı için askıya alınmıştı. Ancak birlik, bu sonbaharda konuyu yeniden değerlendirmeyi kararlaştırdı.

Avrupa Birliği'nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Türkiye limanları açmasa bile yeni yaptırmalara maruz kalmayabileceği inancında.

Rehn bunun için şu üç koşuldan birinin yerine gelmesinin yeterli olacağı kanısında; Kıbrıs sorununun çözümüne dönük ilerleme, Heybeliada ruhban okulunun açılması, ya da Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin ekümenik statüsünün tanınmasına yönelik bir girişim.

Rehn, Kıbrıs sorunun çözüm sürecine girmesi halinde, Türkiye ek protokolü uygulamasa bile, sorumlu hicbir AB devlet adamının Türkiye'ye yaptırım uygulama talebinde bulunamayacağını söyledi ve şunları kaydetti:

"Bu tür talepler kuşkusuz Kıbrıs sorununun çözüm sürecini baltalar. Şayet Kıbrıs'ta çözüm süreci uzasa bile, Türkiye ek protokoldeki yükümlülüklerini yerine getiremese bile, ruhban okulunun açılması veya Patrikhane'nin ekümenik statüsünde çözüm sürecini başlatması da bir telafi olacaktır."

GÜLDENER SONUMUT , NTV, 10 Haziran. 2009

Laik gerginlikler

  Başörtülü bir kadın

Financial Times gazetesi, Türkiye'de son dönemde yaşanan gelişmelere ve AKP iktidarının performansına gazetenin analiz bölümünde neredeyse tam sayfa yer ayırmış.

"Laik gerginlikler" başlıklı yazının ilk tespiti, şöyle:

Financial Times- 23/04/2008

"Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 seçimleriyle ilk kez iktidara taşındığından beri, başörtüsü Türkiye'de yeni bir iktidar mücadelesinin simgesi oldu. Bir yanda ordunun başını çektiği laik seçkinler, diğer yanda muhafazakâr, dindar görüşlü yeni bir Türkler kuşağı..."

2008'in çoğuna yayılacak hukuki mücadele

Ardından, AKP'ye açılan kapatma davasından söz edilen Vincent Boland ve John Thornhill imzalı makalede, bu davanın Türkiye'ye olası etkileri özetle şöyle sıralanıyor:

"Ufukta 2008'in çoğunu kaplayabilecek hukuki bir mücadele görünüyor. Bu mücadele hükümet işlerini felce uğratabilir, Türkiye'nin AB ile yaptığı müzakereleri zorlaştırabilir.

"Ayrıca Türkiye'nin gelecek manzarasına büyük bir belirsizlik faktörü ekliyor. Ülkede ekonomi zaten yavaşlıyor; cari açığını kapatmak için yabancı sermayeye ihtiyaç olduğundan, Türkiye küresel kredi sıkıntısından da etkilenecek.

"AKP'ye açılan dava, Türkiye'yi en bariz fay hattı ekseninde kutuplaştırdı. İdeolojik olduğu kadar, psikolojik ve sosyal de bir fay hattı bu: Kuruluşunda ortaya konan katı laiklik vizyonunun, son 60 yılda çok partili bir demokrasi olmaya başlamasıyla ortaya çıkan karman çorman gerçeklikle karşılaştığı nokta...

"Belki de Türkiye demokratikleştikçe, temeldeki Müslüman ülke karakterinin, siyasi kültürünü yönlendiren bir güç olarak daha fazla ortaya çıkması kaçınılmaz. Soru şu: AKP bu olguyu körüklüyor mu, yoksa yalnızca yansıtıyor mu?"

'Halk değişti, devlet aynı'

Yazının devamında "Türkiye'de halkın son 85 yılda göç, sanayileşme, eğitimin yaygınlaşması, demokrasi ve küreselleşme gibi nedenlerle değiştiği, devletin ise otoriter, çoğulculuğa düşman ve Atatürk'ün laik vizyonuna bağlı kaldığı" yorumu yer alıyor.

Gazete ODTÜ Rektörü Ural Akbulut'un, dini devlet kontrolüne alan bir laikliğin "radikal İslamcı diktatörlüğe karşı güvence" olduğu görüşüne de yer veriyor.

Ancak daha sonra, bambaşka bir görüşün de var olduğundan söz ediyor ve AKP'nin kaleleri olan Kayseri, Konya, Gaziantep gibi gelişmekte olan Anadolu kentlerinde pek çok kişinin, laikliği yalnızca başörtüsü takan kadınlara karşı ayrımcılık olarak gördüğünü kaydediyor.

Financial Times, özetle şöyle devam ediyor:

"Bugüne dek Anayasa Mahkemesi'ne bir partinin kapatılması için verilen hiçbir dilekçe reddedilmedi. Ancak bundan önce kapatılan Refah ve Fazilet partileri, pek bir halk desteğine ya da güvenilirliğe sahip değildi. AKP görünürde bunların halefi de olsa, iki özelliğe de fazlasıyla sahip.

AKP reform yapmaktaki hızını kaybetti

"Bu parti piyasa ekonomisini benimsiyor. Ayrıca uluslararası desteğe ve Türkiye'ye AB ile müzakerelere başlama fırsatı veren Avrupa yanlısı bir bakış açısına da sahip. Bu faktörler mahkemenin kararında etkili olmalı."

Financial Times'daki, makalenin sonunda, Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin ikinci dönemde reform yapmaktaki hızını kaybettiği eleştirisi ve kredi kuruluşu Standard and Poor's'un Türkiye'nin ekonomi notunu bu ay eksiye çevirdiği hatırlatması da yer alıyor.

Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih’in bazı torunları ’Papalık Prensi’ oldular. (Murat Bardakçı-Hürriyet)

Murat Bardakcı  

 Tek papanın 16. Benedikt olduğunu zannetmeyin, Katolikler’de çok ’papa’ ve ’antipapa’ var.

İstanbul’da günlerdir esen Papa rüzgárları sayesinde, "Papalık" ve "Vatikan" kavramlarını bilmeyenimiz herhalde kalmadı.

Ama, Katolik dünyasının tek Papa’sının sadece 16. Benedikt olduğunu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz demektir; zira, 16. Benedikt’in yanısıra bugün "papa" ünvanını taşıyan ve farklı Katolik gruplar tarafından lider kabul edilen başka ruhaniler de vardır. Bütün bu papalar, tek bir ortak noktada buluşurlar: Birbirlerinden karşılıklı nefrette... Her papa diğerini "antipapa" ilán etmiştir ve birbirlerinin gözünü oymaya hazır vaziyettedirler. İşte, günümüzdeki "antipapa"lardan bazılarının tuhaf öyküleri.

İSTANBUL’da hafta içerisinde esen Papa rüzgárı nihayet dindi ve 16. Benedikt, Sultanahmet Camii’ndeki unutulmaz görüntülerinden sonra kalbinin yarısını da İstanbul’da bırakıp memleketine döndü.

"Papa" kavramının ne demek olduğunu zaten bilirsiniz. Papa’nın Katolik dünyasının en yüksek ruhani otoritesi olduğu ve sadece tek bir papalık makamının mevcut bulunduğu da bildikleriniz arasındadır.

Ama, "papa" kavramı hakkındaki málumatınız sadece bunlardan ibaretse, yanılıyorsunuz demektir; zira, 16. Benedikt’in yanısıra bugün "papa" ünvanını taşıyan, farklı Katolik gruplar tarafından lider, yani "papa" kabul edilen başka ruhaniler de vardır. Dünyevi iktidarlarını Vatikan’da sürdüren papalar ise bütün bu papalardan sadece biridir; daha doğrusu en güçlüsü, en zengini ve en kalabalık cemaate sahip olanıdır. Dolayısıyla, "Papa" dendiğinde sadece Vatikan’daki zátın hatıra gelmesinin sebebi de, Vatikan’ın sahip olduğu ayrıcalıklardır.

Ve, bütün bu papalar, tek bir ortak noktada buluşurlar: Birbirlerinden karşılıklı nefrette... Her papa diğerini "antipapa" ilán etmiştir ve birbirlerinin gözünü oymaya hazır vaziyettedirler.

İşte, Türkiye’de bir haftadan buyana esen papa rüzgárının verdiği ilhamla, sizlere bu "antipapa" meselesini anlatayım dedim.

Hazreti İsa’nın yeryüzündeki vekili demek olan "Papa" kavramının dünyevi bir iktidar halini almasıyla beraber, bu makamın ve papalık tahtına geçen kişilerin muhalifleri de ortaya çıktı. Papalık iddiasında bulunanların hepsi, birbirlerini "antipapa" olmakla suçladılar.

Vatikan’a göre ilk "antipapa", 235 senesinde ölen ve Papa Birinci Kalliktus’u tanımayı reddeden İppolitus idi. İppolitus’tan önce gerçi Natalius adında bir başka antipapa ortaya çıkmış ama imana gelmişti. Sonraki asırlarda daha pek çok "antipapa", Natalius ile İppolitus’un açtığı yoldan yürüdüler ve Hazreti İsa’nın gerçek vekili olduklarını iddia ettiler. "Antipapa" kavramı, özellikle 11. yüzyıldan itibaren Avrupalı hükümdarların siyasi iktidarlarını güçlendirme vasıtası haline geldi, her imparator, kendi papasını kendisi tayin eder oldu ve her papa diğerini antipapa olmakla suçladı.

Papalık ve antipapalık iddiaları günümüzde de devam ediyor ve Vatikan’ı tanımayı reddeden bazı Katolik gruplar ya kendi papalarını kendileri seçiyorlar, yahut papalık makamının boş olduğuna inanıyorlar.

Yandaki kutuda, asırlardır devam eden bu "papa-antipapa" kavgasının son kahramanlarının isimleri ve maceraları yer alıyor.

15 yaşındaki kıza tecavüz eden son ’antipapa’, beş yıl yedi

PAPA olma merakı günümüzde de devam ediyor ve kendi kiliselerini kuran bazı kişiler çeşitli isimler altında papalık yapıyorlar. "Antipapa" kabul edilen bu kişilerin ortak özelliklerinden biri, "İkinci Peter" adını çok sevmeleri ve çoğunun bu ismi almaları.

Vatikan’daki papalar, Hazreti İsa’nın 12 havarisinin en önemlisi olan ve Katolikliğin kurucusu kabul edilen Aziz Petrus’un hatırasına hürmeten "Petrus" yahut "Peter" adını almamışlardı. Vatikan’ı reddeden antipapalar ise, gerçek birer papa olduklarını ispat edebilmek maksadıyla sık sık bu isme başvuruyorlar.

İşte, son dönemde "papa", yahut "antipapa" ve bir kısmı da "2. Peter" olan Katoliklerden bazıları.

17. GREGOR (İspanya’da): Clemente Dominguez y Gomez adındaki bir İspanyol, 1970’li yıllarda Hazreti İsa ve Hazreti Meryem ile bizzat görüştüğünü iddia ederek, İspanya’nın Palmar de Troya kasabasında bir kilise kurdu ve kendisini papa ilán etti. Bir hayli yandaş toplayan Gomez, 2005’te öldü ve yerini Manuel Alfonso Corral aldı.

2. PETER (İspanya’da): İspanya’nın Seville şehrinde avukatlık yapan Manuel Corral, 1976’da Vietnamlı piskopos Ngo Dinh Thuc tarafından rahip yapıldı ama Papa İkinci John Paul daha sonra piskopos Thuc’u ile Corral’ı kilisenin kurallarının dışına çıktıkları gerekçesiyle aforoz etti. Ortada kalan Corral, "Onyedinci Gregor" ünvanını almış olan Clemente Dominguez y Gomez’in Palmar Kilisesi için yaptığı daveti kabul etti ve Gomez’in 2005’te ölmesinden sonra "İkinci Peter" adıyla papalığını ilán etti. Palmar Kilisesi’nin şimdiki lideri olan Manuel Corral, Vatikan tarafından dikkatle takip edilen bir cemaate sahip bulunuyor.

13. PİUS (Amerika’da): Lucian Pulvermacher adındaki Amerikalı Katolik bir papaz, 1998’de Montana’daki bir otelin balo salonunda bazısı rahip olan 28 kişi tarafından Papa ilán edildi. Kilisesine "Gerçek Katolikler" adını veren Onüçüncü Pius’nun, şu anda dünyanın değişik bölgelerinde 90 kadar müridi var.

2. PETER (Avustralya’da): Aziz Şarbel’in yolundan gittiklerini söyleyen bir grubun lideri olan William Kamm adındaki 1950 doğumlu bir Alman, 1968’de Tanrı’dan, Hazreti Meryem’den ve bazı azizlerden mesajlar aldığı iddiasıyla Vatikan’a başvurdu ama iddiaları reddedilince kendi başına bir kilise kurdu ve müridleri tarafından İkinci Peter adıyla Papa ilán edildi. Rahiplerin evlenmelerine izin veren ve papaların da mistik evlilikler yapabileceklerini söyleyen Kamm, 15 yaşında bir kızla "mistik amaçlı cinsel ilişki" kurduğu ortaya çıkınca 2005 Ekim’inde tutuklandı ve beş yıl hapse mahkûm edildi. William Kamm, papalık vazifesini, şimdi Avustralya’daki bir hapishanede sürdürüyor.

1. MİŞEL (Amerika’da): 1958’de Birleşik Amerika’nın Kansas şehrinde doğan David Allen Bawden, 16 Temmuz 1990’da altı kişilik bir meclis tarafından "Papa" ilán edildi. Birinci Mişel’in, Amerika’da küçük bir cemaati bulunuyor.

2. PETER (Fransa’da): Maurice Archieri adında bir Fransız, Hazreti Meryem tarafından görevlendirildiğini söyleyerek 1995’te papalığını açıkladı ve Vatikan’ın o dönemdeki papası İkinci John Paul’ü de "káfir" ilán etti.

Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih’in bazı torunları ’Papalık Prensi’ oldular.

TÜRKİYE, haftalar boyunca Papa 16. Benedikt’in Ayasofya’da, yani bir zamanların kilisesi, sonraki asırların camii ve bugünün müzesi olan mekánda dua edip etmeyeceğinin heyecanıyla yaşadı ama korkulan olmadı.

Papa’nın gelişi sebebiyle asırlar sonra bile böylesine heyecan yaratan Ayasofya’yı, cami haline Fatih Sultan Mehmed getirmişti. Fatih’in küçük torunlarından birinin, tarihin garip bir cilvesi neticesinde şimdi "Papalık Prensi" ünvanını taşıdığını ise çok az kişi bilir.

Şimdi Malta’da yaşayan bu papalık prensinin adı, George Alexander Said-Zammit. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Cem Sultan’ın yani 13 senelik ıstırab dolu gurbeti romanlara ve filmlere kadar konu olan bahtsız şehzadenin soyundan geliyor.

İşte, tarihin bu garip ve hüzün dolu cilvesinin kısa öyküsü:

Fatih’in álim ve şair oğlu Şehzade Cem, İstanbul tahtına geçen ağabeyi Sultan Bayezid’le giriştiği savaşları kaybetmesinden sonra 13 sene sürecek olan bir gurbete çıktı ve hayatını 1495 Şubat’ında Napoli’de noktaladı.

Cem’in üç oğluyla iki kızı vardı. Oğullarından Şehzade Abdullah ve kızlarından Ayşe Sultan, küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgündeyken İstanbul’daydı ve 1483 Şubat’ında daha dokuz yaşındayken "nizám-ı álem için", yani devletin başına bir iş açmaması maksadıyla amcası Bayezid tarafından boğduruldu. Mısır’da yaşayan diğer kızı Gevher Melike ise İstanbul’a getirildi ve 1505’te burada öldü.

Fatih’in bahtsız oğlunun hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murad... Babasının sürgünü sırasında Rodos’a yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Daha sonra başka bir iş etti, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldu, vaftiz edildi, "Pierre" adını aldı ve Papa 6. Alexander tarafından "Prens" yapıldı.

Şehzade Murad, Napoli Kralı’ndan bir asalet ünvanı ile Roma Senatosu’ndan da "vatandaşlık" aldı ve Rodos’ta çoluk-çocuğa karıştı. Kanuni Süleyman’ın adayı fethetmesine kadar Rodos’ta "Prens" olarak yaşadı ama adanın 1522 kışında Türkler’in eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu. Şehzadenin Cem adını verdiği çocuğu, yani Cem Sultan’ın torunu ise, Kanuni’nin Rodos’u almasından önce Malta’ya geçmişti; orada evlenecek ve hayata 1536’da Malta’da veda edecekti.

Fatih’in oğlu Cem Sultan’ın çocukları, aile ismi olarak "Saytus"u seçtiler. "Saytus", zamanla "Sait", "Sayd" ve nihayet "Said" oldu.

Cem Sultan’ın, dolayısıyla da Fatih’in soyundan gelen George Said-Zammit, işte bu Prens Pierre’in, yani Şehzade Murad’ın oğlu Cem’in küçük torunu oluyor. Vatikan ve Venedik arşivlerindeki belgeler de, Said-Zammit’in elindeki soyağacını doğruluyor.

©2006

   

Ana sayfaKapak - Ana Haber - Ülkeler(Dünya) - Türkiye - Araştırma - Siyaset - Ekonomi - Emlak Yatırım - Bilim - Spor - Turizm - İnternet

 Aktüel - Yaşam - Din - Sağlık - Rejim - Cinsel sağlık - Sanat - Sinema - Resim Şov - Moda - Fashion- Resim indir! - Video - Pop Dünya