Hazer.tv

Ülkeler: Genel Bilgileri

Doğal Yaşam

Silahlanma

Uyuşturucu

2009 Yılı Özetleri

Kurbağalar Göçünden Deprem Alarmı

'24 saat içinde deprem olacak' iddiası!

Uzmanlar Yunanistan'da ve Türkiye'de 24 saat içinde deprem olacağını iddia ediyor.

Yunanistan'ın kuzeyinde önemli bir otoyol önceki akşam kurbağaların akınına uğrayınca, ülkeyi deprem korkusu sardı.

 

2008 yılında Çin'de ve geçen yıl da İtalya'da meydana gelen depremlerden önce kurbağaların büyük sürüler halinde göç etmelerinden yola çıkan bazı bilim adamları, çok yakın bir zaman içinde Türkiye ve Yunanistan'da yeni bir deprem meydana gelebileceğini ileri sürdü.

Yunan medyasını harekete geçiren olay, önce gece milyonlarca kurbağanın Selanik yakınlarındaki Langada kentinde bir otoyolu kapatmasıyla meydana geldi. Kurbağaları çiğnemek istemeyen üç araç kaza yapınca otoyol bir süre trafiğe kapandı.

Ancak asıl gerginlik bundan sonra başladı. Bir grup İngiliz bilim adamının geçen ay yayınladığı, kurbağalarla depremler arasında doğrudan bağlantı kuran raporu hatırlatan bazı sismologlar Türkiye ve Yunanistan'da 24 saat içinde deprem meydana gelebileceğini iddia etti.

İngiltere'deki Açık Üniversite'den bir grup bilim adamı, geçen ay yayınladıkları bir raporda, kurbağaların depremi önceden sezebildiğini ileri sürmüşlerdi.

Rapora göre, 6 Nisan 2009'da İtalya'nın Aquila kentinde meydana gelen ve 300 kişinin ölümüne, 40 bin kişinin de evsiz kalmasına yol açan depremden birkaç gün önce bölgedeki kurbağaların göç etmişti.

Aynı rapora göre, 5 Mayıs 2008'de de Çin'in orta bölgelerinde kurbağa göçü yaşanmış ve 12 Mayıs'ta orta Çin'de 12 bin kişinin ölümüne yol açan büyük deprem meydana gelmişti.

27/05/2010

Uyum konusundaki araştırma: Eğitimde fırsat eşitsizliği
 

Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi'nin yaptığı araştırmaya göre
Almanya'da göçmenler topluma uyum sağlıyor.
Ancak eğitim konusunda fırsat eşitliği hâlâ tam olarak sağlanabilmiş değil.

Almanya’da yaşayan göçmenler ve çoğunluk toplumu uyumu nasıl algılıyor, nasıl tanımlıyor?

Berlin merkezli Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi’nin yaptığı "Uyum Barometresi" adını taşıyan araştırmada bu sorulara yanıt arandı.

Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi raporunda, göç ve uyumun önemli siyasi konulardan biri haline gelmesine rağmen, "Almanya'da göçmenlerin uyum sağlayamadığı" kanısının yaygın olduğu ifade ediliyor. Buna göre, uyuma engel olarak da ya göçmenlerin isteksizliği ya da çoğunluk toplumunun tutumu gösteriliyor. Ancak Konsey'in yaptığı araştırmaya göre, yaygın kanı gerçeği yansıtmıyor.

Bilirkişi Konseyi uyumu eğitim, istihdam piyasası gibi toplumsal açıdan önemli olan alanlarda katılım ve fırsat eşitliği olarak tanımlıyor. Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi Başkanı Prof. Dr. Klaus Bade, "bu çerçevede, Almanya’da uyumun diğer ülkelerle karşılaştırıldığında bir çok alanda daha başarılı olduğu görülüyor" dedi. Bade, bazı gruplar ve alanlarda ise istisnaların bulunduğunu belirtti.

Almanya’nın ilk Türk kökenli bakanı olan Aygül Özkan, uyumun en başarılı örneklerinden biri olarak görülüyor
Almanya’nın ilk Türk kökenli bakanı olan Aygül Özkan, uyumun en başarılı örneklerinden biri olarak görülüyor

 

Başbakan Merkel, genç uyum zirvesinde, genç nesillerle bir araya gelerek onların sorunlarını ve beklentilerini dinlemişti
Başbakan Merkel, genç uyum zirvesinde, genç nesillerle bir araya gelerek onların sorunlarını ve beklentilerini dinlemişti

Almanlar ve göçmenlerin uyum tanımı aynı

Prof. Klaus Bade, göçmenlerin ve çoğunluk toplumunun da uyum konusunda olumlu görüşlere sahip olduğuna dikkat çekti. Bade, göçmen ve Almanların uyumu aynı şekilde tanımlamasının, Göç ve Bilirkişi Konseyi’nin yaptığı araştırmadan çıkan çarpıcı sonuçlardan biri olduğunu belirtti:

”Her iki grubun da yüzde 95’ten fazlası işsizlikle mücadeleyi; eğitim alma, iş bulma ve yükselme şansının artırılmasını, dil kursları verilmesini, ayrımcılığın engellenmesini ve genel olarak günlük hayatta fırsat eşitliği sağlanmasını uyum açısından önemli olarak görüyor.”

Göçmenler uyuma hazır

Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi’nin Ren-Ruhr ve Ren-Main bölgeleri ile Stuttgart kentinde yaptığı araştırma Alman ve aralarında Türk kökenli göçmenlerin de bulunduğu 5 bin 600 civarında kişiyi kapsıyor. Bilirkişi Konseyi Üyesi Prof. Dr. Yasemin Karakaşoğlu, bu araştırmaya göre göçmenlerin uyum konusunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazır olduğunu söyledi. Karakaşoğlu şöyle konuştu:

”Hem göçmenler hem de çoğunluk toplumu uyumu en çok göçmenlerden bekliyor. Bu bizi bayağı şaşırttı. Çünkü biz en azından göçmenlerden bu konuda farklı bir fikir beklerdik. Burada şu ortaya çıkıyor; göçmenler de bu sorumluluğu üstlenmeye hazırlar.”

Eğitim kanayan yara

Uyum konusunda çıkan olumlu tabloya rağmen, özellikle eğitim alanında acilen çözüm bekleyen sorunlar bulunuyor. Prof. Bade, araştırmaya katılanların eğitimde eşitliği savunduğunu, buna rağmen göçmen kökenlilerin sayısının fazla olduğu okullarla ilgili görüşlerinin olumsuz olduğuna dikkat çekti:

”Bu kanı var olduğu sürece, yani öğrencilerin heterojen yapısı ile okulun sunabildiği imkânlar birbiriyle bağdaşmadığı sürece, eğitim sistemindeki sosyal bölünmeye karşı etkin bir mücadele yürütülemeyecek.”

Hükümete çağrı

  Prof. Dr. Klaus Bade
 

Prof. Dr. Klaus Bade

Bade’ye göre, eğitim sistemindeki sorunlar çözülmediği sürece gençlere meslek eğitimi, istihdam gibi alanlarda da gelecek perspektifi sunulamayacak. Bu nedenle de, eğitim alanında yatırımın artılması gerekiyor. Ayrıca Almanya’nın nüfusunun yaşlandığını hatırlatan Bade, Federal hükümete şu çağrıda bulundu:

”Ekonomik açıdan sürdürülebilirliğin sağlanması için Almanya’nın eğitim ve kalifiye eleman konusunda atılım yapmaya ihtiyacı var. Ve bunun için de ihtiyaca yönelik kalifiye göçmenlerin teşvik edilmesini sağlayacak yeni konseptler gerekiyor. Burada esnek, bazı kriterlere ve istihdam piyasasındaki ihtiyaca göre belirlenen bir puanlama sistemi gerek.”

Bade, siyasetçilerin uyumu toplumun önemli alanlarına katılım olarak görmesi ve göçmenler hakkında değil, göçmenlerle konuşması gerektiğini vurguladı.

Berlin merkezli Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi Almanya'nın çeşitli kentlerinde faaliyet gösteren Mercator, Volkswagen, Bertelsmann, Freundenberg, Hertie, Körber, Vodafone ve ZEIT vakıflarının girişimi ile kuruldu. Farklı disiplinlerden gelen uzmanların oluşturduğu Konsey, kamu yararına, bağımsız olarak çalışıyor. Konsey, göç ve uyum konusunda gözlem ve değerlendirmeler yaparak, hükümete tavsiyelerde bulunuyor.

19/05/2010

Atlantis uzay mekiği son yolculuğuna çıktı

NASA’ya ait uzay mekiği filosunda 25 yıldır görev yapan Atlantis, emeklilik öncesi son kez fırlatıldı.

Mekik, Uluslararası Uzay İstasyonu’na bilimsel araştırmalarda kullanılacak bir Rus modülü taşıyor.

 
 

Atlantis'in, Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Merkezi'nden fırlatılışını yaklaşık 40 bin kişi izledi.

1985 Ekim'inde mekik filosuna katılan Atlantis, 11'i Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) olmak üzere toplam 32 kez uçtu.

Eylül'de "Discovery", Kasım ayında ise "Endeavour"ın uçuşlarının ardından mekik filosu “emekliye ayrılacak”. Atlantis'in, bu uçuş sonrası muhtemel bir acil kurtarma operasyonunda kullanılmak üzere bakıma alınması öngörülüyor.

Atlantis, ISS'e, Ken Ham komutasında 6 astronot ile bir Rus araştırma ve kenetleme modülü taşıyor. Rus uzay ve havacılık dairesi Roskosmos tarafından üretilen modül "Rasswet" (Şafak) adını taşıyor.

Üç uzay yürüyüşü planlandı

Atlantis'te bulunan astronotların, 12 gün sürecek ISS görevleri boyunca toplam üç uzay yürüyüşü yapmaları planlanıyor.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) planlanan son iki uçuşa ilave bir mekiğin fırlatılması seçeneğini gözden geçiriyor.

Mekiklerin görev sürelerinin dolmasının ardından ISS'in ikmali Rus Soyuz füzelerince sağlanacak.

Başkan Barack Obama, selefi George Bush döneminde geliştirilen Ay'a dönüş projesini “oraya zaten daha önce gittik” diyerek iptal etmiş, uzay yolculuğunda Mars'a seyahatin öncelik taşıdığını açıklamıştı.

15/05/2010

ABD'ye en olumsuz bakan ülke Türkiye

BBC Dünya Servisi'nin 28 ülkede yaptırdığı uluslararası ankette, ABD hakkında olumsuz düşünenlerin yüzde 50'nin üzerinde kaydedildiği iki ülke Türkiye ve Pakistan olarak belirlendi.

 
 

Obama etkisi ABD'nin imajını yumuşattı

Türkiye ve Pakistan'daki olumsuz imajına rağmen ABD'nin son bir yıl içerisinde genelde dünya kamuoyu nezdinde daha iyi gözle bakılan bir ülke haline geldiği dikkat çekiyor.

BBC anketinin işaret ettiği bu olumlu gelişme Başkan Obama'nın iktidara gelişine bağlanıyor.

Uluslararası kamuoyunun nabzını ölçmek amacıyla 28 ülkede yaklaşık 30 bin kişinin görüşüne başvurulan yıllık anketlere 2005 yılında başlanmıştı.

2005'ten beri ilk defa ABD'nin nüfuzunu olumlu görenlerin 28 ülke genelindeki toplam oranı yüzde 50'yi aştı.

Anket, Maryland Üniversitesi'ne bağlı Uluslararası Politika Yaklaşımları Programı ile anket firması GlobeScan'in işbirliğiyle yapıldı.

28 ülke içinde en olumlu imaja sahip olan ülke 2009 yılında da olduğu gibi, Almanya.

İran ve Pakistan ise diğer ülkeler nezdinde en olumsuz tepkilere yol açıyor.

lmanya'nın dünya siyasetindeki imajı ortalama yüzde 59 oranında olumlu gözle değerlendirilirken, bunu yüzde 53 ile Japonya, yüzde 52 ile İngiltere, yüzde 51 ile Kanada ve yüzde 49'la Fransa izliyor.

Listenin sonunda yer alan ülke sadece yüzde 15 oranında olumlu değerlendirme toplayan İran.

İran'ı yüzde yüzde 16 ile Pakistan, yüzde 17 ile Kuzey Kore ve yüzde 19 ile İsrail takip ediyor.

'Obama etkisi'

ABD hariç, anketin düzenlendiği ülkelerin 14'ünde ABD konusunda olumlu görüşlerin oranı 2007 yılında yüzde 28'e kadar gerilemişti.

Ancak bu oran geçen yıl yüzde 35 bu yıl da yüzde 40 oldu.

Buna karşılık Çin konusundaki olumlu görüşler diğer 14 ülkede gerileme gösterdi. 2005'te yüzde 49 olan ortalama, son iki yıldır yüzde 34.

Anketi Maryland Üniversitesi ile işbirliği içinde gerçekleştiren kamuoyu yoklaması şirketi Globescan'in başkanı Doug Miller, "dünyada insanlar ABD'yi Irak savaşından bu yana ilk kez bu kadar olumlu değerlendiriyorlar" dedi.

Maryland Üniversitesi uzmanlarından Steven Kull ise, bu durumu 'Obama etkisi' olarak tanımladı.

Kull, "Çin'in imajı nötr bir konumda kalırken, Amerika küresel 'yumuşak güç' rekabetinde atağa geçti" dedi.

Araştırmanın yapıldığı 28 ülkeden altısı ABD'ye olumsuz bakıyor. Türkiye dünyada ABD'ye negatif bakışın en yüksek oranda olduğu ülke.

Halkın yüzde 70'inin ABD için olumsuz diye düşündüğü Türkiye'yi yüzde 52 ile Pakistan izliyor. Rusya'da da bu oran yüzde 50.

Türkiye genelde dünyayı 'olumsuz' görüyor.

Türkiye'de ABD için olumlu görüşler son yıllarda düşüş eğilimindeydi. Türkiye'de bu yıl ABD'nin dünyada olumlu bir etki yarattığına inananların oranı yüzde 21'den yüzde 13'e geriledi.

Türkiye'de ise hiç bir ülke için "dünyada etkisi olumlu" görüşü yüzde 50'yi bulmadı.

Hemen her ülkeye eksi not verilirken, olumlu etkide yüzde 30 çıtasını aşarak nispeten dengeli bir sonuca oluşan iki ülke, Almanya ve Japonya oldu.

Katılımcıların yüzde 30'u Almanya'nın dünyada olumlu bir etkisi olduğunu söyledi. Ancak etkisi olumsuz diyenler, yüzde 33 ile daha büyük bir blok oluşturdu.

Japonya için yüzde 34 'etkisi olumlu' derken, 'olumsuz' diyenlerin oranı 35 oldu.

Avrupa Birliği'ne olumlu bakanların oranı bu yıl sadece yüzde 29'da kaldı. AB'nin etkisi genelde olumsuz diyenlerin oranı ise yüzde 45.

Çin katılımcıların yüzde 47'since olumsuz algılanırken, dünyaya en açık farkla olumsuz etki yaptığı düşünülen ülke, yüzde 77 ile İsrail oldu. 19/04/2010

Kozmonotlar Mars deneyi için 'hapse' hazır
Mars 500 projesi
 
 Proje katılımcıları
18 ay konteynerde yaşayacak

Mars'a insanlı seyahati anlamak amacıyla hazırlanan proje kapsamında 18 ay boyunca çelikten bir konteynerin içinde yaşayacak olan ekibe katılacak dört Avrupalı belli oldu.

Bir Belçikalı, bir Fransız ve bir Kolombiya asıllı İtalyan, Mayıs ayında başlaması beklenen Mars500 projesi için Rus vatandaşı olan diğer meslektaşlarına katılacak.

'Kozmonotlar'ın seyahat sırasında ihtiyaç duydukları tüm yiyecek ve içecek "uçuş" öncesi "uzay aracına" yüklenecek.

Proje kapsamında insanların 18 aylık bir uzay yolculuğu sırasındaki fiziki ve ruhsal ihtiyaçları sınanacak.

18 ayın sonunda Mars'a iniş simülasyonu dahi uygulanacak.

 

Nihai güzergahımız Mars'tır

Simonetta Di Pippo,
insanlı uçuş direktörü

 

'Nihai hedef'

Seyahat başladıktan 250 gün kadar sonra, mürettebat ikiye ayrılacak ve üç "kozmonot", ayrı bir konteynere geçerek "Kızıl Gezegen üzerinde" yürüyüş yapacak.

Deneye katılan 28 yaşındaki İtalyan 'kozmonot' Diego Urbina, "Ailemi ve arkadaşlarımı ve Doğa'yı, kesinlikle çok özleyeceğim. Dünya'da çantada keklik saydığımız her şey internet örneğin. Ve de kızlar, işte onları da gerçekten çok özleyeceğim" diye konuştu.

Moskova'da bulunan Mars500 konteyneri, yalıtılmış ve iç içe geçmiş dört modülden oluşuyor ve hiç bir pencere bulunmuyor.

Oturma alanlarındaki duvarlarsa sadeliği biraz olsun kırmak için ağaç kaplama yapıldı.

Bir diğer modül de Kızıl Gezegen görünümü içeriyor.

Katılımcıların ihtiyaçlarını karşılamak üzere konteynerin hemen dışında bir kontrol odası oluşturuldu.

Ancak deneyin gerçekçi olması amacıyla iki aydan sonra zaman sekmesi uygulanmaya başlanacak.

Zira Dünya ile Mars arasında bir mesajın gönderilmesi yaklaşık 20 dakika alabiliyor, simülasyonda da benzer bir yöntem uygulanacak.

Uzmanlara göre Mars'a insanlı seyahat ortalama 520 günde tamamlanabilir.

Mars500 projesi de gezegene insanlı bir seyahatin olası süresinde yapılıyor: gezegene yolculuk 250 gün sürüyor, Mars yüzeyinde 30 gün geçiriliyor ve 240 günde de geri dönülüyor.

23/03/2010

Önlem can kaybını azaltıyor
 
Şili'deki yıkım Haiti'dekinin çok altında

Kaydedilen en büyük depremlerden birinin yaşandığı Şili’de can kaybı ve yıkım, Haiti’deki depremdekinin çok altında. Uzmanlar bunun nedenlerinden birinin Şili’de depreme karşı alınan önlemler olduğunu söylüyor.

Şili’de son şiddetli deprem, 1960 yılında ülkenin güneyindeki Valdivia kentini yerle bir etmişti. Dünyada şu ana kadar kaydedilen en şiddetli deprem olan 9.5 büyüklüğündeki depremde bin 655 kişi yaşamını yitirmişti.

Şili’deki son depremin, Karayip ülkesi Haiti’de 12 Ocak’ta meydana gelen 7 büyüklüğündeki depremin ardından gelmesi, “ikisi arasında bir bağlantı olabilir mi” sorusunu gündeme getirdi. Alman Jeoloji Araştırmaları Merkezi’nden Profesör Doktor Rainer Kind, tüm depremlerin, yerkabuğu dinamiğinden kaynaklandığını, ancak ayrıntılarda birbirinden farklı olduğunu belirtiyor.

 Kind, Şili’deki depremin bilimsel nedenini şöyle açıklıyor: “Şili’deki depremin nedeni levha tektoniğidir. Yani farklı kıta levhalarının yer değiştirerek yüzeyde birbirine yaklaşması ve bu şekilde Pasifik okyanus tabanının doğu kısmının doğuya doğru kayması. Bu kayma nedeniyle tabii ki Güney Amerika kıtasının altında sürtünmeler oluyor, levhalar birbirine geçince gerilim yaratıyor ve deprem yoluyla bu gerilim boşalıyor. Bu, milyonlarca yıllık bir süreç ama sürekli olarak bu kırılmaları ve sonucunda depremleri yaşıyoruz.”

 Sıkı imar planı uygulanıyor

 Haiti’dekinden çok daha şiddetli olmasına rağmen Şili’deki ölü sayısı ve yıkımın daha az oluşunu bilim adamları çeşitli nedenlere bağlıyor. Öncelikle Latin Amerika’nın en zengin ülkeleri arasında yer alan Şili’de sıkı imar yönetmeliklerinin uygulanması, felaketlere daha hazırlıklı olunması ve afet planının hemen uygulamaya geçirilmesi daha büyük bir faciayı önlemiş oldu.

ABD’deki Purdue Üniversitesi’nden Jeofizikçi Eric Calais, “Depremler kimseyi öldürmez. Yıkılacak bir şey yoksa yıkım da yaratamazlar” diyor ve binaları yıkanın depremin şiddeti değil, inşaat yapısı olduğunu belirtiyor.

Alman Jeoloji Araştırmaları Merkezi’nden Profesör Klein da depremlere karşı erken uyarı konusunda bilimsel imkanların az olduğunu belirterek “Bildiğimiz, bir yerde deprem olduysa orada yeniden depremler olacağıdır. Şimdiye kadar deprem yaşanan yerlerde sonradan da depremler kaydedildi. Ama ne zaman ne büyüklükte olacağı tam olarak bilinemiyor. Depreme karşı korunmanın en iyi yolu deprem bölgelerinde güvenli yapılaşmadır. Bunu yapmak mümkün. Ama tabii para meselesi” diyor.

Merkez üssü 30 kilometre altta

Şili’de deprem sonrası açığa çıkan enerji, Haiti’dekinin 900 katıydı. Ancak depremde açığa çıkan enerji dalgaları, merkezden uzaklaştıkça hızla güç kaybediyor. Şili’nin diğer şansı, deprem merkezinin, yerkabuğunun otuz kilometre altında oluşuydu. Haiti’de ise sadece 13 kilometre derinlikte ve tam da nüfusun çok yoğun olduğu başkent Port-au-Prince varoşlarının altındaydı.
 Haiti ve ardından Şili’de meydana gelen depremler, erken uyarı sistemleriyle ilgili soruları da gündeme getirdi. Alman Jeoloji Araştırmaları Merkezi’nden Profesör Rainer Klein, depremlerin önceden kestirilebilmesi amacıyla yapılan araştırmalarla ilgili olarak şunları söyledi:

“Maalesef burada olumlu bir yanıt veremeyeceğim. Sismolojinin gelişim sürecinde erken tahmin konusunda çoğu zaman fazlasıyla iyimser düşünüldü. Ama sonuç çıkmadı. Şu an uzmanların tahmini, depremin önceden tespitinde makul bir sonuca yaklaşmak için bile daha onlarca yıla ihtiyaç olduğu yönünde.”

28/02/2010

Avrupa'nın kayıp çocukları
 

Terre des hommes adlı kuruluş, Avrupa'da her yıl yüzlerce göçmen çocuğun ortadan kaybolduğunu duyurdu. Çocukların kendi iradeleriyle mi kaçtıkları yoksa insan kaçakçılarının kurbanı mı oldukları bilinmiyor.

Çin, Afganistan, Fas ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi dünyanın farklı ülkelerinden her yıl binlerce göçmen çocuk ve genç Avrupa kıtasına ayak basıyor. Ortalama 15 yaşındaki bu çocukların bir kısmı çatışmalardan uzaklaştırılmak adına, diğer bir kısmı ise para kazanmaları için aileleri tarafından yaşadıkları ülkelerden yasadışı yollarla Avrupa'ya gönderiliyor.

Avrupa'daki sınır kontrolleri sırasında yakalanan çocuk ve gençler sığınma  ve bakım evleri ile yurtlara yerleştiriliyor. Ancak bu çocukların büyük bir kısmı çok kısa bir süre içersinde ortadan kayboluyor.

"Çocuklar baskı altında"

Terre des hommes adlı sivil toplum kuruluşu çalışanı Sofia Hedjam çocukların bir kısmının çalışıp geride kalan ailelerine para göndermek üzere kaçtıklarını; umursamazlık, ilgisizlik ve sınırdışı edilme korkusunun da çocukların kaçmasında etkili olduğunu söyledi. Sofia Hedjam “çocuklar koruma altına alındıkları merkezlerden kaçmaları için yoğun baskı altında” diye konuştu.

Kaçan kızların fuhuş yapmaya zorlanması, erkeklerin ise yasadışı işlere bulaşması onları bekleyen en büyük tehlikeler.

"Kabul edilecek bir durum değil"

Terre des hommes'un çocuk hakları uzmanlarından Bernard Boëton sorunun ulaştığı boyutları şu sözlerle aktardı: "Reşit olmayanların yerleştirildikleri merkezden iki ya da üç gün içinde ayrıldığı oluyor. Öyle kabullenilecek bir durum değil bu! Avrupa'da yüzlerce çocuğun, koruma altına alındıkları kurumlarda ortadan kaybolmaları kabul edilemez. Üstelik, açıkça ifade edilmese de, bundan dolayı bir rahatlama hissedilmesi olağan bir durum olarak görülemez.”

"Avrupa yükümlülüğünü yerine getirmiyor"

Uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinde imzası bulunan Avrupa ülkeleri özellikle reşit olmayan göçmenlerin korunması yükümlülüğü altında bulunuyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi üyesi Profesör Lothar Krappmann'a göre Avrupalı hükümetler bu yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Krappmann, "Hükümetler, ‘Bunlar bizden değil dışarıdan geliyor' diyor. Oysa Çocuk Hakları Konvansiyonu açıkça tanınan hakların, ülke topraklarında bulunan tüm çocuklar için geçerli olduğunu ifade ediyor” dedi.

Özetle sığınmacı çocuklar, özel koruma altına alınmak zorunda. Çocukların kaçmasına göz yumulmamalı. Çocuk hakları için çalışan Terre des hommes, ortadan kaybolan çocukların peşine düşülmesi gerektiğinin altını çizerken bu konuda Avrupa genelinde işbirliği yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu amaç doğrultusunda bilgi paylaşımının önemine değinen sivil toplum örgütü “artık bu konudaki suskunluğa son verilmeli ve bu büyük soruna çözüm bulunmalı” çağrısında bulunuyor. 

09/02/2010 DW

Almanya'da çalışmak için hangi şartlar aranıyor?
  Hindistanlı bilgisayar mühendisi Amit Kulkarni, çalışma amaçlı olarak Almanya'ya gelenlerden
 

Hindistanlı bilgisayar mühendisi Amit Kulkarni, çalışma amaçlı olarak Almanya'ya gelenlerden

Kalifiye iş gücü açığı bulunan Almanya, nitelikli yabancıların ülkeye çalışma amaçlı olarak gelişini kolaylaştırdı. 2009’da yürürlüğe giren düzenleme neleri içeriyor? Uzmanlar, en çok yöneltilen soruları yanıtladı.

Federal Alman Hükümeti’nin 2008 yılında aldığı kararla kalifiye yabancı iş gücünün ülkeye gelmesi için bazı kolaylıklar sağlandı. Buna göre ”üçüncü ülke vatandaşı” olarak adlandırılan Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülkelerin vatandaşlarına da Almanya’da çalışabilme olanağı sunuluyor. Bu şekilde Türkiye’de yaşayan, yüksek okul veya üniversite mezunu Türk vatandaşlarının Almanya’da çalışma şansı bulunuyor.

İhtiyaç duyulan meslekler

Peki hangi meslek gruplarının şansı daha fazla? Bu soruyu Federal İstihdam Dairesi Berlin Brandenburg Bölge Müdürlüğü Basın Sözcü Yardımcısı Erik Benkendorf yanıtlıyor:

 ”Şimdiki duruma göre gerçekten bilişim teknolojileri alanında çalışan nitelikli elemanlar ile uzmanlaşmış kişilerin burada iş bulma şansı oldukça yüksek. Çünkü bence Almanya’da mühendislik alanında çalışan yeterince kalifiye personel yok. Böyle elemanlar olmadığı sürece de, AB vatandaşı olmayanların Almanya’daki istihdam piyasasında yer alma şansı bulunuyor.”

Diğer meslek gruplarından kişilerin Almanya’da istihdam edilmeleri ise niteliklerine ve işverenin talebine bağlı.

Aranan şartlar

Hangi meslekten olursa olsun, Almanya’da çalışmak isteyen bir Türk vatandaşının ülkeye gelmeden önce işini, Türkiye'deyken bulması gerekiyor. Almanya’daki çalışma olanakları Federal İstihdam Dairesi’nin ve özel iş bulma kuruluşlarının internet sayfalarından araştırılabiliyor. Bunun yanı sıra kişisel bağlantılar da iş bulmaya yardımcı olabiliyor.

Bilişim teknolojisi uzmanlığı veya mühendislik gibi kalifiye personelde aranan şartlar benzerlik gösteriyor. Bu kişilerin Almanya’da çalışabilmesi için Almanca bilmesi gerekmiyor. Benkendorf, örneğin bilişim teknolojileri alanında çalışacak birinin niteliklerini kanıtlayabilmesi gerektiğini söylüyor. Bunun için öncelikle yüksek okul veya üniversite diplomasının Almanya’da tanıtılması gerekiyor.

Diplomaların tanıtılması

Federal Alman Hükümeti, geçen yılın sonunda yurtdışında alınan üniversite ve yüksek okul diplomaların tanıtılmasının kolaylaştırılması kararı aldı. Gereken değişiklerin yapılarak yeni düzenlemenin 2011 yılında yürürlüğe girmesi planlanıyor. Yürürlükte olan uygulamaya göre diplomaların tanıtılması eyaletlere göre farklılık gösteriyor. Benkendorf, genel olarak diplomaların içeriğinin incelendiğini ve mezun olunan bölümdeki derslerle Alman okullarında okutulan derslerin karşılaştırıldığını belirtiyor. Diplomaların nasıl tanıtılacağına dair bilgiler, Eğitim Bakanları Konferansı’nın internet sayfasında bulunabilir.

Diğer meslek grupları

Almanya’da çalışmak isteyen doktorların diplomalarını tanıtmalarının yanı sıra ilgili sağlık dairesinden özel izin alması gerekiyor. Aşçılar da nitelikli personel arasında sayılıyor. Ancak Federal İstihdam Dairesi Berlin Brandenburg Bölge Müdürlüğü Basın Sözcü Yardımcısı Benkendorf, Almanya’da yaşayan Türklerin sayısının fazla olması nedeniyle Türkiye’den aşçı olarak gelmenin kolay olmadığını hatırlatıyor. Diploması tanınan kalifiye elemanların, bilgisayar uzmanlarının, Almanya merkezli bir firmada yönetici konumunda görevlendirilecek kişilerin ülkede çalışabilmesi için Federal İstihdam Dairesi’in onayı gerekiyor.

Üst düzey yöneticiler ile yüksek nitelikli personelin Almanya’da çalışabilmesi için Federal İstihdam Dairesi’nin onayı gerekmiyor. Bu kişilere Almanya'ya yerleşme izni verilebilmesi için yılda en az 63.600 euro kazanmaları şartı aranıyor.

Bilimsel araştırma yapmak ve üniversiteside ders vermek için Almanya’ya gelecek olanlar için de Federal İstihdam Dairesi’nin onayı gerekmiyor. Sanatçı, sporcu, manken gibi meslek gruplarına dahil olan kişiler de özel şartlara tabi, çünkü bu kişiler çoğunlukla belirli bir süre için Almanya’da çalışıyor.

Nasıl vize alınıyor?

Almanya’da iş bulan bir Türk vatandaşının ülkeye giriş yapabilmesi için öncelikle vize alması gerekiyor. Almanya’nın Türkiye’deki temsilciliklerine yapılacak vize başvurusu için başvuru formu, pasaport, eğer varsa eski pasaportlar, iki adet biyometrik fotoğraf ve Almanya’daki işverenden alınacak onay belgesi isteniyor. Berlin Eyaleti Göç ve Uyum Dairesi Danışmanı Eckhard von Zengen, bu evraklar arasında işverenden alınacak onay belgesinin önemli olduğunu vurguluyor. Bu belge ile Almanya’da hangi işte, hangi koşullarda çalışılacağı kanıtlanıyor. Von Zengen, daha sonra belgelerin ilgili Yabancılar Dairesi’ne gönderildiğini, Yabancılar Dairesi’nin de onay verip, veremeyeceğini incelediğini belirtiyor. Bu çerçevede, genellikle Federal İstihdam Dairesi’nin de onayı isteniyor.

Federal İstihdam Dairesi de söz konusu işte Almanya’da çalışacak birinin olup, olmadığını araştırıyor. Federal İstihdam Dairesi Berlin Brandenburg Bölge Müdürlüğü Basın Sözcü Yardımcısı Benkendorf bu süreci şöyle anlatıyor: ”Arka planda Almanya’daki istihdam piyasasının durumu inceleniyor. Benim iş bulduğum alanda Almanya’dan birinin çalışıp, çalışamayacağına bakılıyor. Eğer bu inceleme sonucunda olumlu sonuç alınırsa, yani Almanya’da bu alanda çalışacak kimse yoksa, uzun bir sürecin ardından, iş sözleşmesinin süresine göre esasen vize verilmesi mümkün.”

Avrupa Birliği’ne üye olmayan bir ülke vatandaşının Almanya’da çalışabilmesi için gereken önemli koşullardan biri Almanya ve Avrupa Birliği dahilinde o alanda çalışabilecek birinin bulunmaması. Berlin Eyaleti Göç ve Uyum Dairesi Danışmanı Eckhard von Zengen, bunun yanı sıra çalışma şartları ve alınacak paranın da göz önünde bulundurulduğunu hatırlatıyor: ”Yapılacak işe Almanya şartlarına göre ücret verilip, verilmediğine bakılıyor. Böylelikle kölelik benzeri çalışma koşullarının oluşması engelleniyor.”

Almanya'ya gelince ne yapmak gerekiyor?

En az üç ay kadar süren incelemelerin ardından eğer gereken şartlar sağlanıyorsa vize alınabiliyor. Federal İstihdam Dairesi’nden Erik Benkendorf, üç ay geçerli olan bu vize ile Almanya’ya gelen kişinin en kısa zamanda oturma izni almak için ilgili Yabancılar Dairesi’ne gitmesini tavsiye ediyor. Benkendorf, Yabancılar Dairesi’nin oturulan evi, iş sözleşmesi çerçevesinde yeterli ücret ödenip ödenmediğini, bu paranın geçinmek ve eğer varsa diğer aile bireylerini geçindirmek için yetip yetmediğini incelediğini belirtiyor. Kazanılan paranın geçimi sağlayacak düzeyde olmasının önemli olduğunu vurgulayan Benkendorf, devletten yardım almamak gerektiğini söylüyor. Bu incelemelerin ardından da iş sözleşmesinin süresine göre oturma izni veriliyor. İlk etapta oturma izni en fazla üç yıllığına veriliyor. Ayrıca çalışma izni almak gerekmiyor. Oturma izninin üzerinde çalışabileceğine dair damga bulunuyor. Ancak bu oturma ve çalışma izni, belirli bir meslek, işveren veya kent ile sınırlı olabiliyor.

Eşlerin durumu

Almanya’ya çalışmak için gelenler yanlarında eşlerini ve çocuklarını da getirebiliyor. Berlin Eyaleti Göç ve Uyum Dairesi Danışmanı Eckhard von Zengen ancak çalışanın görevine bağlı olarak, eşlerin ve çocukların gelme koşullarının farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor: ”Üniversite mezunlarının eşlerini yanlarında getirmeleri çok daha kolay. Büyükelçilik, Yabancılar Dairesi’ne sormadan tek başına karar verebiliyor. Bu durum özellikle Alman organizasyonları tarafından görevlendirilen kişiler için geçerli. Çocuklar da sorunsuz bir şekilde Almanya’ya gelebiliyor. Bazı durumlarda ise ücretli olarak çalışan, mesela sanayide çalışacak biri önce tek başına gelebilir, daha sonra da eşini yanına aldırmak için başvuruda bulunabilir.” Almanya’da çalışan nitelikli elemanlar, yöneticiler ve bilim insanlarının eşlerine oturma izniyle birlikte süreli çalışma müsadesi de veriliyor.  02/02/2010 DW

Boğaziçi'nden Berlin'e: Türk Yahudiler

 

 

“Anlatsam roman olur” diye başlar birçok acılı anı… Dolu dolu yaşanmış bir hayat,
kitaplara sığmaz, kuşaklar boyu hatırlanır durur.
Berlinli Türk Yahudi Isaak Behar’ın 85 yıllık ömrü, işte tam da bu kalıba uyuyor.

Almanya’ya 1961 yılında işçi göçü başlamadan çok önceleri, 1890’li yıllarda Anadolu topraklarından çok sayıda Yahudi Berlin’e göç etti. 1920 yılında sayıları 500’ü geçen Türk vatandaşı Yahudiler 1911 yılında Berlin’de ilk sinagoglarını inşaa etti. Ancak o zaman gelenlerin çoğunun Nasyonal Sosyalizm rejimi döneminde öldürüldüğü biliniyor. Çok azı Nazilerden kaçabildi. "Centrum Judaicum" bugün Osmanlı döneminde Berlin’e gelip yerleşen Yahudileri ele alan „Boğaziçinden Spree nehrine-Berlindeki Türk Yahudiler“ adlı bir sergi açıyor. Erhan Merttürk, Berlin'de 1800’lü yılların sonunda Berlin'e göç eden Yahudi ailelerden birinin hayatta kalan son ferdiyle konuştu.

Behar ailesinin yasayan son ferdi Isaak Behar bugün 85 yaşında. Berlin'in Zehlendorf ilçesindeki villasında esprili ve misafirperver bir şekilde karşılıyor bizi…  

Sohbete 1930´ların başındaki okul yıllarıyla başlıyoruz...  "Şimdiki gibi çok Türk yoktu o zamanlar" diyor İsaak Behar ve Türk olmasının yarattığı etkiyi anlatıyor...

"1930 yılında okula başladığımda tek Türk bendim. Okulda Yahudi olmamla kimse ilgilenmiyordu ama Türk olmam sansasyon yaratmıştı. Okulda adeta maskot gibiydim."

İki kere vatandaşlığa alındı, iki kere çıkarıldı

Ancak ilerleyen yıllarda Behar ailesinin Türk kimliğinden çok Yahudi kimliği ön plana çıkmaya başlıyor... Nasyonal Sosyalizm rejimi döneminde aile fertleri toplama kampına götürülürken Isaak Behar kaçmayı başarıyor. Çok geçmeden annesi Lea, babası Nesim ve iki kız kardeşinin öldüğü haberini alıyor...

Türkiye’ye geri dönmek istiyor. Ancak pasaportunda mührün eksik olduğunu gerekçe gösteren konsolosluk Isaak Behar’ı Türk vatandaşlığından çıkartıyor. Savaş yıllarından sonra İsaak Behar Türkiye yollarına düşüyor ve akrabalarını arıyor…

Ondan ümidi kesen yakınlarının sevincini kelimelere sığdırmak zor oluyor.

"Elbette büyük bir bayram gibiydi. Hayatta kalan tek kişi Türkiye’ye dönmüştü. Akrabalarım benim için bir avukat tuttu ve yeniden Türk vatandaşı oldum, hemen pasaport aldım."

Ancak hikâye burada bitmiyor. Behar Berlin’e geri döndüğünde, posta kutusunda Türkiye'den gelen bir mektup buluyor.

"Bu Türkiye'den gelen, askere çağrılma mektubuydu. % 65 oranında sakat olduğumu belgelesem de kabul edilmedi. Bir süre sonra yine Türk vatandaşlığından atıldım. Yani iki kere alındım iki kere de atıldım."

 

"Şşşt çocuk var”

İsaak Behar sonunda çareyi Alman vatandaşlığına geçmekte buluyor. 1980 yılından bu yana da yaşadığı zor yılları gençlere anlatıyor…

Okullarda ve askeriyede binlerce genç onun yaşam hikâyesini dinliyor.

İsaak Behar bu dersler sırasında Türkiye kökenli olduğunu söylediğinde herkes önce şaka zannediyor. Gerçek olduğu anlaşıldığında Türk öğrencilerin ilk sorusu “Türkçe konuşabiliyor musunuz?” oluyor.

"Türkçeyi çok ilginç bir şekilde öğrendik. Babam mutfaktan 'ekmek', 'su' diye bağırırdı. Biz de sorardık: 'Bu ne demek?' diye. Ya da evde misafirlerle anlamamamız gereken şeyler konuşulduğunda babam 'şşşt çocuk var' derdi ve Türkçe konuşmaya başlarlardı."

Bu nedenle Türkçe bilgisi bir kaç kelimeyle sınırlı kalan İsaak Behar’ın yaşadıkları “Roman olur” denilen cinsten... O da zaten bunları 2002 de yayımlanan kitabında toplamış..

“Bana hayatta kalacağına dair söz ver” adlı kitabının satırları arasında dolaşırken ailesini kaybetmiş, Türkiye’ye alınmamış, genç yaşta acılarla yalnız mücadele etmiş birini bulacaksınız.

04/02/2010-DW-Erhan Merttürk

Çin istihbaratının “meslek dışı” casusları

 

Çin’in artan ekonomik gücüyle birlikte, casusluk iddiaları da yoğunluk kazanıyor. Almanya’da üniversite eğitimi gören ya da bilim insanı sıfatıyla araştırma departmanlarında çalışan Çinliler, istihbarat mı topluyor?

Sanayi ve ekonomi casusluğuna karşı koymaya çalışan Alman iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Dairesi bir anda tartışmaların odağı haline geldi. Çin medyası, Almanya’da yaşayan 30 bin Çinli öğrenci ve bilim insanına “casus şüphesiyle bakıldığı” iddialarını ortaya attı. Alman yetkililerden yanıt gecikmedi.

Siber casusluk uyarıları

Çin kaynaklı “sanayi ve ekonomi casusluğu” iddiaları Alman basınında gündemden düşmek bilmiyor. Almanya'nın önde gelen ekonomi gazetelerinden Handelsblatt,  Alman şirketleri için tehlikenin giderek büyüdüğü uyarısında bulundu. Gazete uyarısına kaynak olarak, Alman güvenlik ve istihbarat birimlerinin son değerlendirmelerini gösterdi.

Handelsblatt’ın bu uyarısı bir ilk değildi ama bu kez büyük yankı uyandırdı ve haber, Çin'in Global Times gazetesinde geniş yer buldu.  Ancak farklı bir yaklaşımla. Haldelsblatt’tan alıntılar yapan Global Times, Alman iç istihbarat örgütünden açıklamalara atıfta bulunarak, ülkede yaşayan 30 binli Çinli öğrenci ve bilim insanının “casusluk şüphesi” altında bırakıldığını öne sürdü. Çin Halk Cumhuriyeti istihbaratının, yurtdışındaki Çinli öğrenci, bilim insanı ve kalifiye çalışanları, “amatör-casus” olarak görevlendirdiği haberleri, daha önce de basında sık sık yer almıştı. Ancak bu konuda, Alman iç istihbarat örgütü Anayasayı Koruma Dairesi'nin açıklaması aslında şöyleydi: „ Almanya'daki yabancı üniversite öğrencileri arasında en büyük grubu Çin kökenliler oluşturuyor. Ayrıca birçok firmada ve araştırma bölümlerinde Çinli bilim insanı ve stajyerler görev yapıyor. Bazıları tarafından “meslek dışı” casuslar olarak adlandırılanların çoğu, anavatanlarına karşı kendilerini sorumlu hissediyor ancak istihbarat teşkilatları tarafından kullanılıyor. Ancak şunu özellikle belirtmek isterim, Almanya'daki yaklaşık 30 bin kişiye yönelik böyle genel bir şüphe kesinlikle söz konusu değil.''

Rakamlar spekülasyon

Almanya'da aslında yaklaşık 80 bin Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor. Bunların sadece 30 binini, öğrenci, bilim adamı ve kalifiye çalışanlar oluşturuyor.

Federal Anayasayı Koruma Dairesi, Çin istihbarat örgütünün, yüksek nitelikli bazı Çinli çalışanlarla bağlantı kurduğunu düşünüyor. Ama bu konuda herhangi bir rakam belirtmiyor. Yani basında yer alan rakamlar aslında bir spekülasyondan ibaret.

Asıl tehlikeli casuslar

Federal Enformasyon Teknolojileri Güvenliği Dairesi Sözcüsü  Matthias Gärtner, sanayi ve ekonomi casusluğu konusunda asıl tehlikenin siber ortamda olduğu görüşünde: „ İster internet üzerinden, ister bazı tehlikeli bilgisayar programları sayesinde olsun, siber casusluk eğilimi çok yüksek. Özellikle son yıllarda bu durumun giderek arttığını söyleyebilirim. Tabii bu, bütün sektörlerdeki teknolojik gelişmeler ve bilişim teknolojisinin sürekli ilerlemesiyle de yakından bağlantılı.''

Aslında birçok işletme, bilgisayarlarındaki verilerine ulaşıldığından habersiz. Çünkü siber casusluk, gelişen teknolojiyle giderek kusursuzlaşıyor. Federal Anayasayı Koruma Dairesi'nin 2008 yılı raporuna göre, siber casusluk alanında özellikle Çin ve Rus istihbarat örgütleri son derece aktif. Bunun bir nedeni de, bu ülkelerdeki ekonomik yapı. İşletmelerin büyük çoğunluğunun devlet kontrolünde olduğu bu ülkelerde, bilgi akışı da devletin denetiminde bulunuyor. İstihbarat örgütlerinin “sanayi ve ekonomi casusluğu” ise bu ülkelerin bilgi teknolojilerinin en ucuz şekilde temin etmesini sağlıyor. 22/01/2010 DW

hazer.tv - ana sayfa©2005

 

Son Güncelleme:14/08/10