|
Son Güncelleme:26/01/12 |
||
|
Aktüel - Yaşam - Din - Sağlık - Rejim - Cinsel sağlık - Sanat - Sinema - Resim Şov - Moda - Fashion- Resim indir! - Video - Pop Dünya |
||
|
Genel Kültür, Araştırma haber ve analizleri |
|||||
|
1 Milyon Altın Örümceğin 4 Yılda Ördüğü Kaftan |
||||||||||
|
| ||||||||||
|
1 milyon altın örümceğin ağları dört yıl boyunca toplandı, iplikleriyle şal dokundu. Altın ipek de denilen iplikle dokunan şal dünyada türünün tek örneği.
Londra'da görücüye çıkarılan bu kaftanı andıran şalın özelliği Madagaskar'a has altın örümceklerin ipliğinden dokunmuş olması. İngiliz sanat tarihçisinin fikrini gerçeğe dönüştürmek için 4 yıl boyunca 1 milyon altın örümceğin ağları özenle toplanmış. Büyük özen ve sabır isteyen bu iş için her sabah 80 kişi örümceklerin ağlarını topladı. Onları dokuma için ipek ipliği haline getirdi. Altın rengi ve sağlamlığıyla ünlü bu örümcek ipek ağlarını yalnızca dişi örümcekler üretiyor. Dünyanın en büyük ve en nadir kumaş parçası hayalinin gerçekleşmesi İngiliz sanatçıya ve ortağına tam 850 bin liraya mal olmuş. Örümcek ağları hafifliğine karşı dünyanın en sağlam malzemelerinden biri olarak gösteriliyor. Bilim adamları, daha önce ipek böceklerinin genetik yapısıyla oynayarak, tıptan mühendisliğe her alanda kullanılabilecek esnek ve çelik kadar sağlam ağ üretmeyi başarmışlardı. 26 Ocak 2012 |
||||||||||
|
Barajın Yıkılışı ve Suyun Özgürlüğü |
||||||||||
|
Baraj sularının tamamen tahliye edilmesi suyun durgunluğunun yanında ne kadar coşkulu da olabileceğini gösterdi.
|
||||||||||
|
Ermeni tezleri 20 Ülkede kabul edildi |
||||||||||
|
Türkiye'deki 1915 olaylarına dair Ermeni tezleri, 1965'ten bu yana 20 parlamentoda kabul gördü. ANKARA - AA muhabirinin çeşitli kaynaklardan ve TBMM'nin Mart 2011 itibarıyla duyurulan araştırmasından derlediği bilgilere göre, bugüne kadar 20 parlamentodan Ermeni çevrelerinin 1915 olaylarına ilişkin iddiaları paralelinde karar çıktı. Bu iddialar genellikle 24 Nisan öncesine ya da hedef ülkedeki kritik seçim dönemlerinde gündeme getiriliyor. Ermeni lobisinin rahat çalışma imkanı bulduğu ülkelerin başında ise ABD ve Fransa geliyor. Ermeni iddiaları paralelinde çıkarılan ve sayısı 20'yi bulan parlamento kararları şunlar:
Uruguay (1965) ÜLKE ÜLKE 1915 İDDİALARI Bu ülkelerdeki kararlara ilişkin geliş süreçlerinin birbirine benzer ya da paralel olduğu gözleniyor. Ermeni iddialarına paralel kararlar alan ülke parlamentolarının sayısı 20, ancak Ermenilerin çabaları bu ülkelerle sınırlı değil. Ermeni lobisi birçok ülkede benzer faaliyetler yürütüyor. Bu konunun en çok gündeme geldiği ülke ABD ve birçok eyaletinde bu yönde karar var. Ama federal yasama organı Kongre'de bu tezler şimdiye kadar kabul görmedi. Bunun dünya kamuoyunda yaratacağı etki büyük olacağı için Ermeni lobisi federal hükümet için çok çaba harcıyor. Parlamentolarından Ermeni iddiaları paralelinde karar çıkan ülkelerdeki zamanlamaya bakıldığında iki temel zaman dilimi ön plana çıkıyor: 24 NİSAN ÖNCESİ: Ermeni çevreleri iddialarına konu olayların başlangıç tarihi olarak ortaya atılan 24 Nisan öncesi bu girişimler hız kazanıyor. Ermeni lobisi faaliyetlerini Mart ayında başlatıyor ve Nisan ortasında yoğunlaştırıyor. Bu yoğun lobi faaliyeti aynı zamanda Türkiye'nin de tepkisini artırdığı dönem oluyor. Sonuçta ya konu gündemden düşüyor ya da Nisan ayı sonrasına sarkan bir sürece giriyor. -Ülkelerdeki seçimler: İkinci zaman dilimi ise hedef ülkede "kritik" seçim sürecinin yaşandığı bir dönem. Hedef ülkedeki seçim sürecinde bir oy bile önemli ise Ermeni lobisi baskısını artırıyor. Ermeni karar tasarılarının kabul edilmesi süreci 1965'de Uruguay parlamentosuyla başladı. Uruguay Senatosu 20 Nisan 1965'te kabul ettiği yasa ile 24 Nisan'ı "Ermeni Şehitlerini Anma Günü" ilan etti. Uruguay Senatosu, 18 Mart 2000 tarihinde de 24 Nisan'ı "1915’te katledilenlerin anısına Ermeni Şehitleri Anma Günü" ilan eden yasa tasarısını onayladı. 1 Kasım 2000'de Temsilciler Meclisi'nde görüşülmeye başlayan tasarı 10 Mart 2004'te kabul edildi. Uruguay Temsilciler Meclisi, ayrıca 3 Mayıs 2005 tarihinde Ermeni iddiaları konusunda bir bildiri kabul etti. Bu bildiride, 24 Nisan'ın BM tarafından "her türlü soykırımın ifşa edilmesi ve reddedilmesi günü" ilan edilmesi ve bunun için Uruguay Dışişleri Bakanlığı'nın BM'de girişimde bulunması istendi. Kıbrıs Rum Yönetimi Parlamentosu 29 Nisan 1982'de Ermeni iddialarını tanıyan bir karar aldı. Kararda, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile ilinti kurulmaya çalışıldı. AB'DEKİ SÜREÇ Avrupa Birliği'nin Ermeni iddialarına ilgisi 1987 yılına kadar uzanıyor. Türkiye'nin AB'ye tam üyelik başvurusunda bulunmasından üç ay sonra 18 Haziran 1987'de Avrupa Parlamentosu, "Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü" başlıklı bir tavsiye kararı aldı. Kararda 1915-1917 dönemindeki olaylar 1948 BM Sözleşmesi'ne göre "soykırım" olarak adlandırıldı ve Türkiye'nin 1915 olaylarını bu çerçevede tanımamasının AB'ye tam üyelik yolunda engel olduğu görüşüne yer verildi. Avrupa Parlamentosu da 15 Kasım 2000'de, "AB'ye tam üyelik yolunda Türkiye tarafından atılan adımlar" konulu raporun ilişiğindeki karar tasarısını Strasbourg'da Genel Kurulda oylayarak kabul etti. Ermeni çevrelerinin iddialarını karara sokmayı hedefleyen bir değişiklik önergesi az farkla kabul gördü. Türkiye, Ermeni iddialarının raporda yer almasını protesto etti. Avrupa Parlamentosu'nun 28 Şubat 2002'de kabul ettiği kararda ise 1987 yılındaki karara atıf yapılarak, "Türkiye'ye uzlaşma temeli oluşturması" çağrısında bulunuldu. Avrupa Parlamentosu'nun 28 Eylül 2005 tarihli bir başka kararında da "Türkiye'ye Ermeni iddialarını tanıma çağrısı" yapıldı ve "bu tanımanın Avrupa Birliği'ne girişin ön şartı olduğu" ifadesine yer verildi. ARJANTİN Arjantin Senatosu'nun 5 Mayıs 1993 tarihinde aldığı kararda, Ermeni çevrelerinin 1915 olaylarına ilişkin iddiaları paralelinde tanım ve ifadelerle dayanışma vurgusu yapılarak, Yukarı Karabağ Ermenilerine ilişkin endişeler dile getirildi. Arjantin Senatosu'nun 22 Nisan 1998 tarihinde kabul ettiği açıklamada ise "Senatonun soykırımın her şeklini kınadığı" ifade edilerek, Ermeni iddiaları paralelinde ifadeler kullanıldı ve Ermeni halkıyla dayanışma vurgusu yapıldı. Arjantin Senatosu'nun 20 Ağustos 2003 tarihinde kabul ettiği açıklamada da 1915 olaylarının 88. yılında üzüntü dile getirildi ve Ermeni çevrelerinin iddialarına destek verildi. Arjantin Senatosunun 14 Nisan 2004, 20 Nisan 2005 ve 19 Nisan 2006'daki açıklamalarında da Ermeni tezlerine verilen destek yinelendi. Arjantin Parlamentosu 15 Ocak 2007'de yürürlüğe giren ve 24 Nisan'ı "Tolerans ve Halklar Arasında Saygı Günü" ilan eden bir yasayı da kabul etti. Yasayla Ermeni kökenli Arjantinli devlet memuru ve öğrencilere 24 Nisan'da anma etkinliklerine katılma izni verildi ve bu kişiler o gün izinli sayıldı. RUSYA Rusya Federasyonu Federal Konseyi Devlet Duması (Temsilciler Meclisi) 14 Nisan 1995'de kabul ettiği kararda, Ermeni iddialarına konu edilen olaylar kınadı ve "24 Nisan Soykırım Kurbanlarını Anma Günü" olarak ilan etti. Rusya Federasyonu Federal Konseyi Devlet Duması'nın 22 Nisan 2005 tarihli açıklamasında da Ermeni iddiaları paralelinde değerlendirmelerde bulunuldu. KANADA Kanada Parlamentosu Avam Kamarası 23 Nisan 1996 tarihinde aldığı kararda 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına değinerek, her yılın 20-27 Nisan haftasını "bir halkın diğer bir halka karşı uyguladığı insanlık dışı davranışı anma haftası" olarak kabul edildiğini duyurdu. Kanada Parlamentosu'nun Senato kanadında 13 Haziran 2002 tarihinde "Ermeni Soykırımının Tanınması ve Anılması" başlıklı bir önerge kabul edildi. Kanada Avam Kamarası'nın 21 Nisan 2004 tarihinde kabul ettiği kararda da 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları paralelinde ifadelere yer verilerek, yaşananlar "insanlığa karşı suç" olarak nitelendirildi. YUNANİSTAN Yunanistan Parlamentosu ise 25 Nisan 1996 tarihinde çıkardığı bir kanunla 24 Nisan'ı "Ermeni soykırımını anma günü" ilan etti. LÜBNAN Lübnan Temsilciler Meclisi'nin 3 Nisan 1997 tarihli kararında Ermeni çevrelerinin ifadelerine yer verildi ve 24 Nisan "Anma günü" ilan edildi. Lübnan Temsilciler Meclisi 11 Mayıs 2000 tarihinde kabul ettiği kararda Ermeni çevrelerinin iddialarına atıf yapıldı. Kararda, 1915 olayları kınanarak, Ermenilerin talepleriyle dayanışma vurgusu yapıldı. BELÇİKA Belçika Senatosu 26 Mart 1998 tarihinde "Türkiye'de Yaşayan Ermenilerin 1915 Soykırımına İlişkin Karar"ı aldı. Kararda, Ermeni çevrelerinin idialarına ilişkin çeşitli değerlendirmelere yer verilerek, Türkiye'ye de bunu kabul etmesi çağrısı yapıldı. İSVEÇ İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonunca hazırlanan ve Parlamentonun 29 Mart 2000 tarihli oturumunda kabul edilen İnsan Hakları Raporu'nun Türkiye ile ilgili bölümünde Ermeni çevrelerinin iddialarına da yer verildi. Kararda 1915 olayları Ermeni tezleri paralelinde değerlendirildi. İsveç Parlamentosu 11 Mart 2010 tarihinde kabul ettiği bir metinle de Ermeni iddialarını Asuri, Süryani, Keldani ve Pontus Rumlarını da içine alacak şekilde genişletti. FRANSA Fransa Senatosu 7 Kasım 2000 tarihinde "acil görüşme" yöntemi ile gündeme getirilerek ele alınan "Fransa 1915 yılında Ermenilere karşı soykırım uygulandığını alenen kabul eder" ifadesinden oluşan yasayı kabul etti. Bu yasa Fransa Ulusal Meclisi'nin 18 Ocak 2001 tarihli oturumuna katılan 50 kadar parlamenterin oybirliğiyle kabul edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Chirac yasayı 29 Ocak 2001 tarihinde onayladı. DİĞER BİLDİRİ VE KARARLAR İtalya Temsilciler Meclisi'nin 16 Kasım 2000'de kabul ettiği kararla Avrupa Parlamentosu'nun 15 Kasım 2000 tarihli kararına atıfta bulunularak, İtalyan Hükümetine sorunun çözümüne ilişkin girişimde bulunma çağrısı yapıldı. İsviçre Federal Parlamentosu Ulusal Meclisi 16 Aralık 2003 tarihinde Ermeni çevrelerinin iddialarını tanıyan bir önergeyi kabul etti. Slovakya Ulusal Meclisinde ise 30 Kasım 2004 tarihinde "Slovakya Ulusal Meclisi, 1915 yılında Osmanlılar tarafından girişilen Ermeni soykırımını tanır ve bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu kabul eder" şeklinde bir bildiri benimsendi. Hollanda Temsilciler Meclisi'nin 21 Aralık 2004 tarihinde yapılan oturumunda, "Hollanda Hükümetini Türkiye ile yürütülecek kültürel ve siyasi diyalog çerçevesinde Türkiye'nin Ermeni Soykırımını tanıması konusunu sürekli gündeme getirmesini" talep eden bir önerge kabul edildi. Polonya Parlamentosu, 19 Nisan 2005 tarihinde, Ermeni çevrelerinin iddiaları paralelinde bir kararı kabul etti. Kararda, Ermeni iddiaları paralelinde ifadeye yer verildi ve 1915 olayları mağdurlarının "saygıyla anıldığı"’ kaydedildi. Federal Almanya Parlamentosu 16 Haziran 2005 tarihinde Ermeni iddialarına ilişkin karar metnini kabul etti. Kararda, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi gerektiğine de vurgu yapıldı. Venezuela Ulusal Meclisi 14 Temmuz 2005 tarihinde kabul ettiği kararda Ermeni iddiaları paralelinde görüşlere yer verildi. Kararda, bu iddialar kabul edilinceye kadar Türkiye'nin AB üyelik sürecinin askıya alınması da istendi. Litvanya Parlamentosunun 15 Aralık 2005 tarihli kararında da Ermeni iddiaları paralelinde görüşlere yer verildi Kararda, Türkiye'ye bunu tanıma çağrısı yapıldı. Şili Senatosu 5 Haziran 2007'de Ermeni iddialarını tanıyan tanıyan bir karar kabul etti. KARAR TASARILARININ İÇERİKLERİ Değişik ülkelerin parlamentolarında kabul edilen, Ermeni iddialarına ilişkin kararlar içerik yönünden 6 grupta değerlendiriliyor. Birinci grupta Türkiye ve Osmanlı Devleti ismini kullanmadan 1915 olaylarını "soykırım" olarak değerlendiren ülkeler yer alıyor. Uruguay, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Polonya (Türkiye'deki Ermenilerin soykırıma uğradığı ifadesine yer veriliyor, ancak soykırımı kimin yaptığına ilişkin karar metninde bir ifade yer almıyor) ve Venezuela (Ermeni halkına karşı 'Genç Türk' rejimi ve onun 'Pantürkizm' ideolojisi tarafından işlenen soykırım ifadesine yer veriliyor, ancak Osmanlı Devleti veya Türkiye'ye bir atıfta bulunulmuyor) bu grupta yer almakta. İkinci grupta "soykırım" suçundan dolayı Türkiye'nin sorumlu tutulamayacağının yer aldığı parlamento kararları bulunuyor. Avrupa Parlamentosu'nun 1987 kararı bu grupta değerlendiriliyor. Üçüncü grupta 1915 olaylarından Osmanlı yönetimini sorumlu tutan ülkeler yer alıyor. Bu çerçevede alınan kararlar Belçika, İsveç, İsviçre, Slovakya, Almanya ve Litvanya'da. Dördüncü grupta 1915 olaylarından açıkça Türkleri sorumlu tutarak Türkiye'nin sorumluluğuna atıfta bulunan Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan yer alıyor. Beşinci grupta Ermeni iddialarına konu olayların 1915-1923 döneminde yaşanmış göstererek dolaylı olarak Osmanlı Devleti ile birlikte Türkiye'ye de suçlama yönelten ülkeler yer alıyor. Arjantin (2003), Rusya, Lübnan ve Şili bu grupta sıralanıyor. Altıncı grupta 1915 olaylarının konu edildiği iddialara Ermeniler dışında Asuri/Süryani/Keldanilere ve Pontus Rumları gibi Anadolu'daki diğer Hıristiyan halkları içine alacak şekilde genişleten İsveç Parlamentosu (2010) yer alıyor. Kararın bu şekilde çıkmasında ülkede yaşayan Süryani ve Rum diasporasının etkili olduğu biliniyor. 22 Aralık 2011 |
||||||||||
|
Tokat'lı Adnan Kaymak SMS ile çalışan araç yaptı |
||||||||||
Tokat'ta inşaat işçisi Adnan Kaymak, cep telefonu mesajı ile uzaktan çalıştırılabilen ve sürücüsü olmadan hareket edebilen motorlu araç yaptı. TOKAT - Tokat merkeze bağlı Pazar ilçesi Erkilet Mahallesi'nde yaşayan inşaat işçisi Adnan Kaymak (24), cep telefonu mesajı ile uzaktan çalıştırılabilen ve sürücüsü olmadan hareket edebilen motorlu araç yaptı. Cep telefonundan atılan kısa mesajla çalışan ve sürücüsü olmadan hareket edebilen aracın manevra imkânı da görenleri şaşırtıyor. AHT’nin haberine göre, Sanat Okulu Torna Bölümü mezunu Adnan Kaymak, cep telefonu düzeneğiyle çalışan tarlada çift süren ve 40 km hız yapabilen motorlu bir araç yaptı. Kaymak, "Cep telefonuyla gel yazıp gönderiyorum araç geliyor. Bu aracı sanayiden aldığım pancar motoru hurdalarından yaptım. İmkânlarım olsa daha da gelişmişini yapacağıma inanıyorum. Hem araç gibi kullanıyorum, hem de tarlada traktör gibi kullanıp çift sürüyorum" dedi. Kaymak'ın dedesi Hacı Kaymak da, torununun maddi imkân verilmesi halinde uçak bile yapabileceğine inandığını söyledi. 20 Aralık 2011 |
||||||||||
|
Boeing 787 Dreamliner Uçuşa Hazır |
||||||||||
Boeing 787 Dreamliner, üç yıllık bir gecikmeden sonra gökyüzüyle buluşuyor. Boeing’in Dreamliner yolcu uçağı, yakıt tasarrufu sağlayan ve bakım-onarım maliyetini düşüren malzemelerle imal edilen ilk uçak. Boeing’in yeni 787 Dreamliner yolcu uçağı, karbon elyafıyla güçlendirilmiş plastikten yapılan ilk uçak. Tim Neale Boeing Sözcüsü: “Dreamliner’in diğer uçaklardan farkı, gövdesinin tamamının elyaf bileşikleriyle yapılmış olması. Gövde dev fırınlarda fırınlandı. Çok büyük tüpler birbiriyle birleştirilerek uçağın gövdesi oluşturuldu. Dreamliner’ı geçmişte kullanılan uçak yapım tekniklerinden çok daha farklı bir şekilde geliştirdik.” Boeing’in yeni uçağının yüzde 20’sini alüminyum, titanyum, çelik ve diğer metaller oluşturuyor. Uçağın büyük bölümü, plastik bileşiklerle yapılmış. Bu nedenle alüminyum gövdeli uçaklardan daha hafif ve daha ucuza maloluyor. Örneğin Boeing 747’lerin gövdesinde montaj için bir milyon adet delik var. Dünyanın ilk tek parça gövdeli uçağı olan Dreamliner’da ise bu sayı yüzde 90 oranında azaltılmış. Neale, “Uçak daha az parçadan oluşuyor. Gövdesinde daha az sayıda delik var,” diyor. Yeni tasarım sayesinde Dreamliner uçakları daha az denetimden geçecek. Plastik bileşimi uçaklar aliminyumlardan daha dayanıklı olduğu için bakım masrafları da azalacak. Daha uzun mesafe uçan uçaklar daha fazla gelir getirecek, diğer uçaklar bakıma alınırken Dreamliner uçuşlara devam edebilecek. Neale, “Dreamliner’ların bakımı daha kolay. Alüminyum uçaklar gibi darbe alınca üzerinde çukurlar oluşmuyor. İçerideki nem oranı daha yüksek. Metal uçaklardaki nem sorunu burada yok,” şeklinde konuşuyor. Yüzde 20 oranında daha hafif olan Dreamliner 787, yakıt tasarrufu sağlıyor. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nden Perry Flint, günümüzde birçok insan hava ulaşımını tercih etse de küresel ekonomik kriz ve yüksek yakıt fiyatları nedeniyle havacılık sektörünün darboğazda olduğunu söylüyor. Uluslararası Transfer Birliği'nden Perry Flint, “Karın gelecek yıl düşerek 4 milyar 900 milyona ineceğini görüyoruz. Bu da havayolu şirketlerinin kar oranının yüzde 1’den az olması demek,” diyor. Flint’e göre havayolu şirketleri için en büyük maliyet, yakıt: “Son 10 yıl içinde havacılık sektörü petrol fiyatlarıyla mücadele etmeye çalıştı. 2002 yılında bir varil ham petrol 25 dolardı. Bu yılı varil başına 110 dolarla kapatacağımızı düşünüyoruz.” Uçak tasarımlarının geleceği, Boeing 787’nin göstereceği performansa bağlı. Birkaç yıl içinde Avrupa şirketi Airbus da daha geniş ve plastik bileşik gövdeli A-350 modeliyle Boeing’le rekabete girecek. 12 Aralık 2011 |
||||||||||
|
İlk Cumhurbaşkanlığı Seçiminde Uygulanacak |
||||||||||
2014 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir ilk yaşanacak. Dünya üzerinde 155 ülkedeki 3.5 milyon vatandaşın konsolosluklarda oy kullanmasına olanak tanıyan yasa, ilk seçime yetişecek. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatı üzerine yurtdışında yaşayan yaklaşık 3.5 milyon seçmenin bulundukları ülkede oy kullanmalarına olanak tanıyan yasa taslağı Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı. Yasa çıktığında 155 ülkede yaşayan Türk vatandaşları ilk seçimde oy kullanabilecek. Yurtdışında oy, büyük ihtimalle 2014 yılında yapılması beklenen Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk kez kullanılacak. Sabah’ın haberine göre, Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılan yasa taslağına göre, yurtdışında yaşayan yaklaşık 6.5 milyon Türk vatandaşından seçme hakkını kazananlar bulundukları ülkede oy kullanabilecek. Büyükelçilik ve konsolosluklara Türkiye'deki seçim tarihinden bir ay önce seçim sandığı kurulacak. Sandıklar, Türkiye'deki gibi şeffaf, içi görülebilir olacak. Konsolosluklarda yığılmanın önlenmesi için davet usulü oy kullanma işlemi yapılacak. Seçmene "şu gün gelip oyunuzu kullanın" denilecek. Siyasi partiler isterlerse oy kullanma işlemlerini sandık başında takip edebilecek. İlk belirlemelere göre 155 ülkede Türk vatandaşı yaşıyor. 5 Aralık 2011 |
||||||||||
|
Elektrik Faturasını Düşürmek İstemiyor musunuz? |
||||||||||
|
Elektrik sayacınızı elektronik taktırarak ve de tüketim saatlerinize dikkat ederek tasarruf yapmanız mümkün... Son yıllarda mekanik elektrik sayaçlarının yerini, elektronik sayaçlar almaya başladı. Elektrik tüketimi, mekanik sayaçlarda tek tarife üzerinden, elektronik sayaçlarda ise 3 tarife üzerinden fiyatlandırılıyor. Mekanik sayaçlarınızı elektronik sayaçlarla değiştirmeniz durumunda yüzde 30' a varan tasarruf sağlamanız mümkün olabiliyor. Ancak bunun için sadece sayacınızı değiştirmeniz yetmiyor. Elektrik Teknisyenleri Adana Şube Başkanı İsmail Abike elektriğin saat 22:00 ile 06:00 arasında kullanılmasını öneriyor. "06:00-17:00 arası bu gündüz tarifesi, 17:00-22:00 arası puant tarifesi, 22:00-06:00 arası gece tarifesi. En uygun olan tarife 22:00-06:00 arasında. Bulaşık makinası, çamaşır makinası ve diğer elektrikli ev aletlerini saat 10'dan sonra kullanırlarsa ödeyecekleri bedel daha az olacaktır. Tüketimin en pahalı olduğu saat, saat 5 ile 10 arası." Elektrikte Tarifeler : Gündüz: Saat 06:00 - 17:00
Puant : Saat 17:00 - 22:00 Gece : Saat 22:00 -06:00 Elektriğin en çok tüketildiği saatler 17 ile 22:00 arası. Bu saatleri kapsayan puant tarifesindeki birim fiyatı, akşam 22 ile sabah 6'yı kapsayan gece tarifesi fiyatının 4 katı. Elektrik Fiyatları - KW Saat Gündüz: 16 Kuruş Puant : 28 Kuruş Gece : 7 Kuruş Elektrik dağıtım şirketleri, üç tarifeli ücretlendirmeyle tüketimin 24 saatlik zamanda dengeli dağıtımını hedefliyor. 4 Aralık 2011 |
||||||||||
|
Maya Tabletinde Kıyamet: Pazarlama amaçlı bir yalan. |
||||||||||
2012'de dünyanın sonu gelmeyecek Uzmanlar, Maya medeniyetinin kullandığı takvimde Aralık 2012 tarihinin dünyanın sonu olarak belirlendiği bilgisinin hiçbir dayanağı olmadığını söylüyor. 2012 tarihine değinilen Maya tabletlerini yeniden okuyan uzman tarihçiler, kıyamet gününe değil, takvimdeki dönemlerden birinin sona erişine göndermede bulunulduğunu belirttiler. Associated Press ajansına konuşan araştırmacı Sven Gronemeyer, Maya takviminin aşağı yukarı 400 yıllık dönemlere ayrıldığını ve 2012'den bu dönemlerden birinin sonu olarak bahsedildiğini söyledi. 2012'den aynı zamanda Maya tanrılarından birinin dünyaya geri döneceği tarih olarak bahsediliyor. Meksika'nın Ulusal Antropolojik Tarih Enstitüsü de Mayaların 2012'de dünyanın bir felaketle yok olacağı kehanetinde bulunmadığını açıkladı. Enstitü, Mayalardan geriye kalan hiçbir metinde dünyanın sonundan bahsedilmediğini ve bugüne değin keşfedilen yaklaşık 15 bin Maya yazıtı içinde 2012 tarihine sadece iki yerde rastlandığını açıkladı. Enstitüde görevli Meksikalı uzman Erik Velasquez, ''Mayaların 2012'ye dair herhangi bir kehanette bulunduğu tamamen boş bir söylenti. Pazarlama amaçlı bir yalan.'' diyor. 2 Aralık 2012 |
||||||||||
Yeni Maya Tableti de 21 Aralık 2012’de sona eriyor Meksikalı arkeologlar, 21 Aralık 2012’de dünyanın sonunun geleceğine dair bir Maya kehanetinin yazılı olduğu bir tabletin daha deşifre edildiğini açıkladı. COMALCALCO - Meksika Antrepoloji ve Tarih Enstitüsü’nün açıklamasında, ülkenin doğusundaki Tobasco eyaletindeki Comalcalco kenti yakınlarında bulunan Maya harabelerinde yıllar önce keşfedilen tuğla bir tablet üzerinde yapılan çalışmalar sonucu Mayaların kıyamete ilişkin öngörülerinin yinelendiği anlaşıldı. Yaklaşık 1300 yıl önce yazıldığı tahmin edilen yeni tablette daire şeklinde bir takvim bulunuyor. Takvimin üzerindeki aylar ve günler her 52 yılda bir tekrar ediyor. Daha önce bulunan Tortuguero tableti gibi yeni tablet de 13’üncü Baktun’da sona eriyor.
UZMANLAR 'KIYAMET' ÖNGÖRÜSÜNE MESAFELİ Hürriyet'in haberine göre; Baktun, Maya takviminde 394 yıllık periyodlara verilen ad. Maya takviminin M.Ö. 3114’te başladığı göz önüne alındığında, 13’üncü Baktun 21 Aralık 2012’de sona eriyor. Ancak yeni tablette Tortuguero tabletindeki gibi geleceğe dair bir ifade içermiyor. Tortuguero tabletinin sonunda “Ve o gökyüzünden inecek” cümlesi bulunuyor. Ancak arkeologlar her iki tabletin de tarihin sonu veya kıyamet öngörüsü içerdiği iddialarına mesafeli yaklaşıyor ve takvimlerdeki tarihlerin “geçmişin önemli olaylarına referans olabileceği” kaydediyor. 26 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Roboböcek Ordusu geliyor |
||||||||||
ABD'de bir grup mühendis, yarı makine-yarı böcek organizmalardan oluşan bir ordu üretmeye çalışıyor. Gerçek böceklerin elektronik donanımla 'modifiye' edilmesi çalışmaları tüm hızıyla sürüyor. Bir grup ABD'li mühendisin geliştirdiği roboböceklerin gelecekte arama-kurtarma çalışmaları ve keşifler için kullanılması düşünülüyor. Michigan Üniversitesi ekibi, Mikro mekanik ve Mikro mühendislik dergisinde yayınladıkları makalede bugüne dek pek çok uçan mikro alet geliştirildiğini ancak bunların böceklerin aerodinamik performansına ve manevra kabiliyetine yaklaşamadığını söylüyor. Ancak böceklere kontrol mekanizmaları takılması için aşılması gereken bir engel var: Bunları çalıştıracak enerjiyi bulmak. Bazı bilim adamları mini güneş panelleri önerse de, roboböceklerin ışık bulunmayan ortamlarda da çalışması gerekeceğini söyleyen ekip buna itiraz etmiş. Bu nedenle çabalarını öncelikle gereken enerjiyi böceklerden bulma konusunda yoğunlaştırmışlar. Geliştirdikleri titreşim enerjisi toplama cihazını, böceklerin kanatlarına yakın bir yere bağlamışlar. Bu cihaz üç katmanlı, helezon şeklinde bir jeneratör. Dıştaki iki katman PZT-5H denen bir maddeden yapılmış. Bu, mekanik baskı uygulandığında elektrik enerjisi üreten bir tür seramik. İçteki katman ise jeneratöre dayanıklılık katan pirinç bir levha. Araştırmacılar bu cihazı Yeşil Haziran Böceği denen bir türe yerleştirmiş. En güçlü enerji kaynağı olan kanatlar cihazın yerleştirilemeyeceği kadar ince olduğundan ve bu, uçuş kapasitelerine zarar vereceğinden, kanada yakın olan göğüs kafesi seçilmiş. Her biri 0,2 gramdan az ağırlıkta olan iki cihaz buraya bağlanmış ve 45 mikrovat enerji elde edilmiş. NEREDE KULLANILACAK? Amerikalı bilim adamları bu jeneratörün gelecekte bedenlerine elektrotlar, iletişim cihazları, mikrofonlar ve başka alıcılar yerleştirilmiş, uzaktan kumandalı bir roboböcek ırkına enerji kaynağı olmasını umuyor. Ekip elektrotların ameliyatla sinir uçlarına, diğer cihazların ise "mikro sırt çantaları içinde" sırtlara yerleştirilmesini öneriyor. Roboböcekler örneğin bir kazanın ya da felaketin hemen ardından, ulaşılması zor bölgelere gönderilecek. Elde ettikleri bilgi kurtarma ekiplerine iletilerek planlama buna göre yapılacak. Ayrıca keşif faaliyetleri, tehlikeli maddelerin kontrolü ve patlayıcı madde aramalarında bu böceklerin çığır açabileceği belirtiliyor. Bilim adamları geçmişte de fareler, köpekbalıkları ve hamamböcekleri üzerinde çalışmalar yapmıştı. 25 Kasım 2011 |
||||||||||
|
E-kimlikte son aşamaya geçildi |
||||||||||
Bolu'daki pilot uygulama tamamlandı, e-kimlik kartları bir yıllık geçiş sürecinin ardından üç yıl içinde tüm vatandaşların kullanımına sunulacak. TÜBİTAK'ın Ar-Ge sürecini tamamladığı akıllı kimlik kartlarının kullanıma girmesiyle Türkiye'de pek çok hizmette ''tek kart-tek şifre dönemi'' başlayacak. Yeni kimlik kartlarıyla e-devlet kapsamında tüm işlemler yapabilecek, e-imza atılabilecek, ATM'lerden para çekilebilecek, kart pasaport olarak da kullanabilecek. Bolu'daki pilot uygulamanın tamamlanmasıyla elektronik kimlik kartları, e-dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun alacağı karardan sonra, bir yıllık geçiş sürecinin ardından üç yıl içinde tüm Türk vatandaşlarının kullanımına sunulacak. TÜBİTAK BİLGEM UEKAE'de tamamen Türk mühendislerin 5 yıllık Ar-Ge çalışmasında sona geldiği akıllı kimlik kartlarının tanıtımı TÜBİTAK'ın Gebze yerleşkesinde yapıldı. TÜBİTAK e-kimlik proje yöneticisi Oktay Adalıer, gazetecilere yaptığı sunumda, elektronik kimlik kartlarının Ar-Ge alt yapısı ve gelinen son aşamaya ilişkin bilgiler aktardı. Adalıer, halen kullanımdaki nüfus cüzdanı uygulamasına 1976'da geçildiğini anımsatarak, Türkiye'nin geçeceği elektronik sistemle yeni bir dönemin başlayacağını söyledi. 2006 yılında Türkiye Araştırma Alanı (TARAL) projesi olan e-kimlik projesinin, TÜBİTAK BİLGEM UEKAE tarafından ar-ge çalışmaları, pilot uygulama ve yaygınlaştırma çalışmalarında sona gelindiğini bildirdi. Bu süreçte yapılan Ar-Ge faaliyetleri sonunda, TC Kimlik Kartının görsel tasarımının yapıldığını ve üzerinde bulunacak güvenlik tedbirlerinin belirlenerek uygulamasının gerçekleştirildiğini anlatan Adalıer, ayrıca kartın güvenliği için özgün bir akıllı kart çipi ve milli akıllı kart işletim sisteminin (AKİS) de geliştirildiğini söyledi. e-kimlik kartının, standart kart okuyucularla kullanılabileceğini dile getiren Adalıer, ayrıca kamusal kullanım amacıyla Güvenli Kart Erişim Cihazlarının da geliştirildiğini anlattı. PİLOT UYGULAMADA NELER YAPILDI? Pilot uygulamanın yapıldığı Bolu'daki çalışmalara ilişkin bilgiler veren Adalıer, şehir genelinde 60 nüfus memuruyla 220 bin akıllı kimlik kartının dağıtıldığını bildirdi. 498 köyün 287'sine mobil kayıt ünitesiyle gidildiğini ve burada çalışmalar yapıldığını dile getiren Adalıer, bu süreçte kart üzerinde gerekli tüm iyileştirmelerin de yapılarak kimlik kartının yeni versiyonlarının çıkarıldığını söyledi. Adalıer, TÜBİTAK'ın akıllı kartıyla ilgili tüm Ar-Ge sürecini tamamladığını, Türkiye İcra Kurulu'nun kararının ardından kartın ilk etapta bir ilde, sonra 7 bölgeden seçilecek birer ilde ve yurt dışında iki noktada kullanımına başlanacağını bildirdi. Oktay Adalıer, kartların bir yıllık geçiş sürecinin ardından geçecek 3 yılın sonunda tüm Türk vatandaşlarının kullanımına sokulmasının hedeflendiğini belirtti. PEMBE VE MAVİ, TARİH OLACAK Adalıer, vatandaşların akıllı kartları nerelerde kullanacaklarına ilişkin şu bilgileri verdi: ''Vatandaş elektronik ortamda kimlik doğrulama yapılabilecek. TC Kimlik kartıyla tek kart-tek şifre dönemine geçilecek. Hastane, banka, noter, internet, kredi kartları hariç master ve visa kartı gibi her alanda kullanılabilecek. Kimlik sahteciliğinden kaynaklanan vatandaş mağduriyeti önlenecek. e-Devlet kapsamında sunulan hizmetlere evlerden ve iş yerleri de dahil internetin bulunduğu her yerden kimlik kartıyla güvenli şekilde erişilebilecek. Bu erişim, bilgisayarlar üzerindeki kart okuyuculardan ya da taşınabilir kart okuyucuları aracılığıyla yapılabilecek. Kimlik kartıyla e-imza kullanılabilecek. Kimlik kartı, vizesiz gidilen ülkelerde seyahat belgesi olarak kullanılabilecek. Yani elektronik pasaport özelliğine sahip olacak. Ancak vize gerektiren ülkeler için elektronik pasaport alınması ihtiyacı bulunacak.'' HAK SAHİPLİĞİ DENETİMİ Adalıer, elektronik kimlik kartıyla kurumlara gelecek yenilikleri ise şöyle anlattı: ''Hizmet veren kurum, hizmeti alan vatandaştan emin olacak. Vatandaşın orada olduğundan emin olacak. Kamu hizmetlerinden yararlanan kişilerin hak sahipliği denetimi kolay ve güvenli bir şekilde yapılacak. Kimlik doğrulamasındaki yetersizliklerden kaynaklanan sosyal güvenlik, sağlık, sigorta ve bankacılık gibi alanlarda usulsüzlük, yolsuzluk ve mali kayıplar asgariye inecek. Kimlik kartı, kamu kurumlarının vatandaşa yönelik sunacakları hizmetlerde elektronik iş süreçlerini destekleyerek bürokrasiyi azaltacak. Sağlayacağı güvenli kişi doğrulaması nedeniyle kurumların sunduğu elektronik hizmetlerinin nitelik ve sayıları artacak. Bu sayede vatandaş uzaktan kurumun uç noktasına gitmeden birçok işini elektronik ortamda çözecek. Vatandaşın zamanından elde edilen zaman tasarrufu iş kayıplarını önleyecek.'' Adalıer, ''Elektronik kimlik kartı alternatifsiz bir sistem olup e-devlet açılımında vatandaşın kurumlara ulaşımında anahtar vazifesi görecek ve mahremiyetin korunmasını sağlayacak'' diye konuştu. AKILLARDAKİ SORULAR Adalıer, konuşmasının ardından soruları da yanıtladı. ''Vatandaşın tüm bilgileri kart üzerinde yüklü olacak. Vatandaş hangi bilgisinin nerede görülmemesi gerektiğine nasıl karar verecek'' şeklindeki bir soru üzerine Adalıer, ''Kişisel bilgilerin korunmasıyla ilgili kanun tasarısı çıktıktan sonra tüm devlet kurumları elektronik devlet uygulamalarını bu karta entegre edecek ve kart kullanımında o kurumun mevzuatı çerçevesinde vatandaşın izni dahilinde bilgiler çıkacak'' yanıtını verdi. Kartların nerede basılacağına ilişkin bir soru üzerine de Adalıer, Türkiye'de kart basımı yapan 5 yerli firmanın bulunduğunu belirtti. Adalıer, TÜBİTAK'ın projenin sadece Ar-Ge boyutuyla sorumlu olduğuna işaret ederek, ''Ancak öngörüm, yerli firmaların ihaleye girmesi yönünde'' dedi. Adalıer, kullanımdaki akıllı kartların çipinden mürekkebine kadar Türk endüstrisi üretimi olduğunu da vurguladı. KOPYALANMASI İMKANSIZ Kartın kopyalanma riskine karşı görünür ve görünür olmayan 9 koruyucu önlemin alındığını belirten Adalıer, bu şekilde kartın kopyalanmasının mümkün olmadığını belirtti. Adalıer, ''Kişi trafik kazası geçirdi ve şuuru yerinde değil diyelim. Bu durumda kart nasıl kullanılacak'' sorusunu da Adalıer, şöyle yanıtladı: ''Bu senaryo Sağlık Bakanlığı için uygulanacak. Bu durumda bakanlığın nüfus müdürlüğü tarafından verilmiş bir sertifikası olacak. Sağlık Bakanlığı bu kartı tüm okuyucularında taktığında otomatik olarak bilgiler çıkması gerekiyor. Bu durum onaylanmadı, ama kartın içinde sınırlı acil kritik bilgiler var, hastanın şeker, tansiyon durumu, kullandığı ilaçlar ve kan grubu bilgileri gibi. Sağlık Bakanlığının altyapıyı hazırlamasının ardından bu bilgiler karta yüklenecek. Vatandaş, muayene olduktan sonra tüm bilgileri hastanenin güvenli kart okuyucularında doğrulanacak ve sürekli güncellenecek'' Adalıer, karta yüksek güvenlik sağlayan damar ve parmak izi kontrollerinin ise güvenlik ve nakit transferi gibi durumlarda kullanılacağını bildirdi. Akıllı kimlik kartlarının büyük ihtimalle önümüzdeki 30-50 yıl boyunca kullanılacağını ifade eden Adalıer, bu sistemin altyapısının Türkiye'de oluşturulmasının önemine işaret etti. Adalıer, ''Devlet bundan sonraki süreçte sisteme entegre edilecek her konuyu bize iletebilecek ve biz yeni versiyonlarını çıkarabileceğiz'' dedi. Yeni kimlik kartlarının çeşitli sınavlarda da kullanılarak başkasının yerine sınava girmelerinin tamamen önüne geçilmesinin hedeflendiğini de belirten Adalıer, ''Burada çok kullanım alanı olacak. Örneğin stadyumlara girerken olay çıkaranlar oluyor mesela. Kartın okutulmasıyla kişinin orada olup olmadığı da kolaylıkla tespit edilebilecek. Okullarda yoklama yapılmasına gerek kalmayacak mesela. Öğrenci kartını okutup yerine geçebilecek. Uygulamalar hayalinizin gidebildiği yere kadar...'' Oktay Adalıer, akıllı kimlik kartlarına damar ve parmak izinin yanında avuç içi damar izi ile iris tanıma özelliklerinin eklenmesi için de çalışmalar yürüttüklerini sözlerine ekledi. 25 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Ormanların Mucize Yararları |
||||||||||
Yılda 68 Ton Toz Emiyor Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar çam ormanı 30-40 ton, bir hektar kayın ormanı ise 68 ton toz emiyor. İşte "dünyanın akciğerleri" olarak tanımlanan ormanların az bilinen özellikleri... ''Dünyanın akciğerleri'' olarak tanımlanan, ekonomik, ekolojik ve sosyal yararları saymakla bitmeyen ve birçok canlı türüne de ev sahipliği yapan ormanların, fazla bilinmeyen özellikleri de bulunuyor. Yeşil rengin her tonuna ev sahipliği yapan ormanların güzel görüntülerinin yanı sıra doğada dengenin sağlanması açısından da birçok faydası var. Sayısız Yararları Var Ormanların sayısız yararlarından birkaç örnek şöyle sıralanabilir: - Yetişkin bir kayın ağacı saatte 1,5 kilogram oksijen üretiyor. - Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı ise yılda 30-40 ton toz emer. Günümüzde hava kirliliğinin yaklaşık yüzde 50'si ormanlar tarafından temizlenip dezenfekte edilir. - Yetişkin bir kayın ağacı saate 40 kişinin çıkarttığı 2,5 kilogram karbondioksiti tüketir. Yine yetişkin bir kayın ağacı kökleri ve kılcal damarları aracılığı ile yılda 30 bin litre su çeker ve verimli toprağın akmasını önler. - Ceviz ağacı, köklerinin toksit (zehirli) madde salgılaması nedeniyle, altında kendi fidanları dahil, başka bitki yaşatmaz. - Bir kilo limonda, bir kilo çilekten daha fazla şeker bulunur. - Arıların bazı çiçeklerden yaptığı ballar zehirli olur. Bu bala 'deli bal' denir.
- Kestane ağacının kerestesi yaklaşık 500 yıl kadar dayanır. Karadeniz Bölgesi'nin tarihi evleri bu kerestelerden yapılmıştır. (Sürmene'deki Kastelli Konağı) - Karıncaların yuvaları, genellikle 4-5 katlıdır. - Ormanlar, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı ve soğuğu dengeler. Yaz sıcağını 5-8 derece azaltırken, kış sıcaklığını da 1,5-2,8 derece artırır. - Ormanlar, biyolojik dengeyi korur. Yapraklı ağaçlardan oluşan bir bölgede 50 kuş türü yaşayabilir. - Ormanlar, ağaçsız bir alanın 8 katı fazla humus oluşturur ve toprak canlılarının yaşamasını sağlar. - Ormanlar, egzoz ve benzeri zehirli gazları, kirli suları filtre ederek temizler. - Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su şebekesidir. - 100 yaşındaki bir kayın ağacı, saatte 40 kişinin çıkardığı 2,35 kilogram karbondioksidi yok eder. - 1 hektar iğne yapraklı orman yılda 30 ton, geniş yapraklı orman ise yılda 16 ton oksijen üretir. - Ormanlar gürültüyü azaltır. Ormanların kıyısından geçen 50 metre genişliğindeki bir otobanın trafik gürültüsünü 20-30 desibel azaltır. - Ormanlar aynı iklim koşullarına sahip çıplak toprağa kıyasla yüzeysel akışı 15-20 kat, erozyonu da 350 kat azaltır. - Ormanlar içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş imkanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır. 20 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Kredi ve Marka Kartları için Dijital Cüzdan geliyor |
||||||||||
Tüm banka, kredi ve marka kartları dijital cüzdana giriyor. Bankalar arası Kart Merkezi (BKM) Genel Müdürü Soner Canko, 2012’nin ilk çeyreğinde dijital cüzdanı tanıtacaklarını söyledi. Ödeme sistemleri alanında tüm dünyadan katılımcıların bir araya geldiği Cartes Fuarı, 15- 17 Kasım 2011 tarihleri arasında Fransa’da Paris Nord Villepinte Exhibition Center’da düzenlendi. Türkiye ilk defa Cartes’in onur konuğu ülkesi oldu. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) Genel Müdürü Soner Canko, Türkiye’nin ödeme sistemlerinin 2012-2023 yol haritasını Paris’te açıkladı. Türkiye’de "nakitsiz ödemeler dünyası" yaratma hedefleri olduğunu vurgulayan Canko, şöyle devam etti: “Dijital cüzdan beni en heyecanlandıran bölüm. 2012’nin ilk çeyreğinde dijital cüzdanla ilgili ilk tanıtımımızı yapacağız. Önce internet üzerinden bunu açacağız, zamanla yapı tüm bankalara açık olacak. Dijital cüzdan, ulusal ve operatör bağımsız bir uygulama olacak. Dünyada ilk defa bir ülke kendi ulusal cüzdanını duyurmuş olacak.” Tüm Kartlar Tek Cüzdanda Tüm ödeme kartlarının entegre edileceği tek bir cüzdan olacağını ifade eden Canko, “Cüzdanımızda sadece kredi kartları ve banka kartları yok, marka kartları da entegre olacak. Sadece ödemelerinizi değil tasarruflarınızı da bu cüzdanla yapacaksınız. Bu konuda çok detay vermek istemiyoruz ama Ocak-Şubat gibi açıklamayı yapacağız. Amacımız, internet üzerinden yapılan alışverişin süresini kısaltmak” değerlendirmesinde bulundu. Canko, dijital cüzdan hakkında konuşurken bir araştırmaya da atıfta bulundu. Canko, bireylerin ortalama cüzdan yoklama sıklığının 6-7 saat olduğunu, buna karşılık cep telefonunu ise 16 dakikada bir kontrol ettiğini aktardı. 19 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Teröristlerle görüştüğümüzü reddettik |
||||||||||
İngiltere'de Kuzey İrlanda barış süreci müzakerelerini yürüten Jonathan Powell, uzun süre teröristlerle görüştüğümüzü reddettik diyerek, "Demokratik hükümetler için terörist gruplarla konuşmayı kabul etmek, bu gruplar hala masum insanları öldürürken çok zordur" dedi. İngiltere'de Kuzey İrlanda barış süreci müzakerelerini yürüten Jonathan Powell, "Müzakerelerin başarılı olması için en önemli ön koşul tarafların askeri olarak kazanamayacağını, birbirini tamamen yenemeyeceğini anlamasıdır" dedi. Powell, İngiliz hükümeti İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) ile barış görüşmeleri için masaya oturduğunda sorunun çözümündeki kilit isimlerden biriydi. İngiltere'nin eski Başbakanı Tony Blair'in sağ kolu olan ve 10 yıl boyunca (1997-2007) Blair'in danışmanlığını yapan 55 yaşındaki Powell, Kuzey İrlanda sorununu çözerken edindikleri tecrübeleri anlattı. "Kuzey İrlanda, PKK sorunundan çok farklı" diyen Powell, Kuzey İrlanda'daki sorunun kendine özgü bir sorun olduğunu ve uyguladıkları çözümün de kendine özgü ve tek olduğunu ifade etti. Kuzey İrlanda çözüm modelinin başka bir sorun için uygulanamayacağını vurgulayan Powell, "Ancak hatalarımız ve başarılarımızdan öğrenilebilecek şeyler var" dedi. Powell, Tony Blair hükümeti 1997 yılında göreve gelmeden önce İngiltere'nin bir önceki Başbakanı John Major'ın Kuzey İrlanda barış sürecini başlattığını, ancak bu sürecin çöktüğünü ve IRA'nın şiddet olaylarına yeniden başladığını anlattı. SİYASİ ZAFER MÜZAKERELER İÇİN KULLANILMALI Tony Blair'in 1997 yılındaki siyasi zaferini, müzakerelere yeniden dönülmesi için hemen kullandığını ve müzakerelerden sonuç alınması gereken son tarihi belirlediğini kaydeden Powell, şöyle konuştu: "Böylece bir yıl sonra, 1998'de Hayırlı Cuma Anlaşmasını (Good Friday) imzaladık. Eğer bu son tarih belirlenmeseydi, müzakereler sonsuza kadar sürebilirdi. Dolayısıyla bu süreçten bizim öğrendiğimiz derslerden biri, seçim zaferini böyle bir ilerleme kaydetmek için kullanmak oldu. Bunu görev sürenizin sonunda yapmak daha zor olacaktır. Blair'in görev süresinin sonunda bunu yapsaydık çok daha zor olurdu. Bunu başta, siyasi gücünüz olduğunda yapmanız daha iyi." ŞAHİNLERİN MÜZAKERELERİ KONTROLÜNE İZİN VERİLMEMELİ Türk hükümetinin Kürt açılımına karşın, terör örgütü PKK'nın son dönemde artan saldırılarının hatırlatılması üzerine Powell, kimi zaman anlaşmaların ve görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanabildiğini kaydederek, "Bizim Kuzey İrlanda sorunundan öğrendiğimiz ders, başarısızlıklara karşın pes etmemek ve denemeye devam etmekti. Ayrıca aşırıcıların müzakereleri yürütmelerine izin verilmemeli. Kuzey İrlanda sorununda taraflar aşırıcıların yaptığı şiddet olaylarının müzakereleri sekteye uğratmasına ve kontrol etmesine izin verilmedi" diye konuştu. Powell, ancak Ortadoğu'da bunun tam tersinin görüldüğünü söyleyerek, ne zaman bir intihar bombacısı kendini havaya uçursa, barış müzakerelerinin raydan çıktığını kaydetti. Bunun olmasına göz yumulursa, aşırıcıların müzakereleri kontrol etmesine izin verilmiş olduğunu ifade eden Jonathan Powell, "Bu süreci barış isteyenlerin kontrol etmesi gerekir" dedi. ÜÇÜNCÜ TARAF BAZI KOŞULLARDA YARDIM EDEBİLİR Barış görüşmelerinde üçüncü bir tarafın ya da arabulucunun sorunun çözümüne katkısına ilişkin ise Powell, üçüncü bir tarafın her konuya uygulanabilecek genel bir kural olduğundan emin olmadığını, Kuzey İrlanda konusunda kendilerinin dışarıdan bir ülkenin müdahalesine uzun süre direndiklerini belirtti. Örneğin Birleşmiş Milletler'i yıllarca Kuzey İrlanda'nın dışında tuttuklarını söyleyen Powell, "John Major ilk olarak Kuzey İrlanda barış görüşmelerinin başına Avustralyalı Ninnian Stephen'ı getirdi, Bill Clinton daha sonra George Mitchell'i gönderdi. Bu katılımlar bizim bağımsızlığımızı etkilemedi ve çok başarılı oldu" diye konuştu. Bazı askeri konularda da hakemler ve üçüncü taraflar olduğunu söyleyen Powell, IRA'nın silahlarını hiçbir zaman İngiliz ordusuna teslim etmek istemediğini, ancak uluslararası denetim komisyonuna teslim etmeyi kabul ettiğini kaydetti. Powell, "Mutlaka üçüncü tarafın her zaman olması gerektiğini söylemiyorum, ama bazı koşullarda yardımcı olabilir" dedi. UZUN SÜRE TERÖRİSTLERLE KONUŞTUĞUMUZU REDDETTİK Kuzey İrlanda barış süreciyle ilgili kaleme aldığı 2008 tarihli "Great Hatred, Little Room- Making Peace in Northern Ireland" isimli kitabında Powell şu ifadeye yer veriyor: "Demokratik hükümetler için terörist gruplarla konuşmayı kabul etmek, bu gruplar hala masum insanları öldürürken çok zordur. Ancak kendi tecrübeme dayanarak, düşmanınızla konuşmak her zaman doğrudur." Powell kitabında yer alan bu ifade çerçevesinde, "Türkiye, PKK ile konuşmalı mı" sorusuna, "Bu konuda Türk hükümetine ne yapması gerektiğini söylemenin kendisine düşmediğini" kaydederek, şöyle konuştu: "Ancak Kuzey İrlanda konusunda, uzun süre teröristlerle konuştuğumuzu reddettik. John Major parlamentoda söz alarak, IRA ile konuşmanın midesini bulandırdığını söyledi, ama aynı zamanda IRA'nın lideri Martin McGuinness ile mektuplaşıyordu." ŞİDDETE SON VERİLMESİ ÖN KOŞUL OLMALI, SİLAH BIRAKMA DEĞİL Jonathan Powell, demokratik hükümetlerin terörist gruplarla müzakerelerde ortaya koyması gereken önemli ön koşullardan birinin, şiddet devam ederken müzakerelerin yapılamayacağı olduğunu belirtti. IRA ile 1973 yılından 1998 yılındaki barış anlaşmasına kadar irtibatlarının olduğunu söyleyen Powell, sözlerini şöyle sürdürdü: "Ancak ateşkes ilan edilmeden müzakerelere başlanmadı. John Major müzakerelerin başlaması için IRA'nın silahlarını bırakması ön koşulunu koydu. Ancak IRA bunun teslim olmak anlamına geleceği gerekçesiyle silahlarını bırakmayınca, müzakerelere başlanamadı. Dolayısıyla demokratik hükümetlerin ortaya koyması gereken tek ön koşul, şiddete son verilmesidir. Müzakerelere, ateşkes olmadan başlanamaz. Müzakerelerin başarılı olması için en önemli ön koşul tarafların askeri olarak kazanamayacağını, birbirini tamamen yenemeyeceğini anlamasıdır." Terörist grupların içinden başka grupların çıkmasına engel olmak için barış görüşmelerine herkesin dahil edilmesinin önemini vurgulayan Powell, yine de IRA içinden "Gerçek IRA" gibi bazı grupların Hayırlı Cuma Anlaşmasının ardından ayrıldığını, ancak bu grupların şu anda hiçbir siyasi gücünün bulunmadığını vurguladı. ELLERİNİ SIKMAYI REDDETTİM, AMA ŞU ANDA BUNDAN DOLAYI PİŞMANIM "Taraflar birbirine nasıl güvendi?" sorusuna ise Powell, güven konusunun zor bir konu olduğunu, IRA'nın siyasi kanadının liderleri Martin McGuinness ve Gerry Adams ile ilk kez tanıştığında onlara güvenmediğini söyleyerek yanıt verdi. Hava Mareşal Yardımcısı olan babası John Frederick Powell'ın Kuzey İrlanda'da savaştayken IRA tarafından pusuya düşürülüp, yaralandığını, İngiltere'nin ilk kadın Başbakanı Margaret Thatcher'ın danışmanı olan erkek kardeşi Charles Powell'ın isminin ise 8 yıl boyunca IRA'nın ölüm listesinde yer aldığını söyleyen Jonathan Powell, şöyle konuştu: "McGuinness ve Adams ile buluşmaya gittiğimde ellerini sıkmayı reddettim, şu anda bundan dolayı pişmanım. Onlar da insan, ellerini sıkmalıydım. Zamanla güven oluştu. Birçok defa Kuzey İrlanda'da farklı evlerde Adams ve McGuinness ile görüştüm. Bu, güven ilişkisinin oluşmasına yardımcı oldu. Hiçbir zaman yüzde yüz güveniniz olmayacaktır, ancak belli bir güven ilişkisi kurmak durumundasınız." ABD'DEKİ DİASPORA BARIŞ SÜRECİNİN DESTEKÇİSİ OLDU Diasporanın bu tip sorunların çözümüne etkisinin sorulması üzerine Powell, Kuzey İrlanda konusunda özellikle ABD'de ve Avustralya'da yaşayan geniş bir İrlanda diasporası olduğunu ve birçoğunun IRA'ya silah alımı için yıllar boyunca maddi destek sağladığını kaydetti. Barış müzakerelerine başlanmasıyla ABD'de bulunan diasporanın IRA'nın maddi destekçisi olmak yerine, barış sürecinin destekçisi olduğunu ifade eden Powell, "Şiddet ortamında diasporanın yıkıcı bir rolü varken, barış müzakerelerinin başlamasıyla yapıcı bir rolü oldu" dedi. DEMOKRATİK GELİŞİM ENSTİTÜSÜ POWELL'LA GÖRÜŞTÜ Geçen Temmuz ayında, Demokratik Gelişim Enstitüsü adlı düşünce kuruluşu üyelerinin Birleşik Krallık temaslarında görüştüğü kişiler arasında Jonathan Powell da vardı. AK Parti, CHP ve BDP'den milletvekilleri, gazeteciler ve akademisyenlerden oluşan grubun "çok iyi bir inisiyatif" olduğunu belirten Powell, dünyadaki başka sorunlu konulara da bakmanın ve incelemenin önemli olduğunu ifade etti. Jonathan Powell, "Örneğin biz Kuzey İrlanda konusunda Güney Afrika'dan bir şeyler öğrenmeye çalıştık" dedi. 14 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Tarihi Sirkeci Garı Yenileniyor |
||||||||||
Yıllarca İstanbul'dan Avrupa'ya gidenleri taşıyan 121 yıllık Sirkeci Garı restore edilecek. 1890 yılında hizmete giren Sirkeci Garı, tarihinin en büyük restorasyonu için hazırlanıyor. Uzun zamandır tadilat görmeyen garın çatısında meydana gelen çürümeler Devlet Demiryollarını harekete geçirdi. TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, Garların Türkiye'nin mimari ve kültürel varlığı olduğunu belirterek , her istasyonu kentin merkezi yerlerinden biri haline getirmek için çabaladıklarını söyledi. Bina, projeleri çizildikten sonra, koruma kurulunun onayının ardından ihaleye çıkılarak restore edilecek. Ayrıca tarihi dokunun zarar görmemesi için binanın üstü kapatılacak. Restorasyonun, 2-3 yıl içinde bitirilmesi planlanıyor. 11 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Atatürk'ün son fotoğrafları |
||||||||||
Atatürk’ün 10 Kasım 1938 sabahı, vefatından hemen sonra Dolmabahçe Sarayı’nda çekilen son fotoğrafları ilk kez yayımlandı. Milliyet gazetesi yazarı Can Dündar, Atatürk'ün son iki fotoğrafına köşesinde yer verdi. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nın denize bakan bir odasında vefat etti. 10 Kasım sabahı Atatürk sonsuzluğa uğurlanıp da Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı bayrağı yarıya indirildiğinde doktorları ve yakınları başucundaydı. O sırada Atatürk’ün fotoğrafları çekildi. Dudağının kenarında huzurlu bir tebessüm varken.
Atatürk’ü Son Fotoğraflarıyla ve bir kez daha saygıyla anıyoruz. 10 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Türkiye'de Bor Madeni Gerçeği |
||||||||||
Enerji Bakanı Yıldız: Bor ürünlerini yok satıyoruz Enerji Bakanı Yıldız, Eti Maden İşletmeleri'ne ait fabrikalarda önümüzdeki 3 yıl boyunca üretilecek bor ürünlerinin tamamının satıldığını belirtirken, ''Önümüzdeki 3 senenin bütün ürünü satıldı'' dedi. ANKARA - Bor madeniyle ilgili sorularını yanıtlayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, bor meselesine dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye'nin durumunu çok enteresan bir noktada gördüğünü belirterek, ''Bir taraf Türkiye'nin tüm borçlarını ödeyecek bor madenimizin olduğunu söyleyerek meseleyi abartıyor, bir taraf da önemsizleştirme noktasında duruyor. Biz ise terazinin tam orta noktasında, yani mutedil olma çizgisinde duruyoruz. Bor bir potansiyeldir, fakat asla hemen yarın kullanacağınız bir nakit para da değildir'' diye konuştu. Bazı çevrelerin söylemlerinin tersine bor madeninin bir kilogramının bile hammadde olarak satılmadığını da vurgulayan Yıldız, şöyle konuştu: ''Bunlar yanlış bilinen konulardır. Ham maddeden kasıt şudur; bor hiçbir ticarette, hiçbir üretimde başrolde değildir. Yani hammaddesi bor kimyasalı olan, bor cevheri olan dünyada hiçbir malzeme yoktur. Bor her zaman bir katkı maddesidir. Bor kimyasalı hiçbir zaman tek başına bir şey ifade etmez. Bu bir petrol değildir, bir bakır değildir, bir kömür değildir, bir altın değildir. Yani olmazsa olmaz bir şey değildir. Bir üründe ya yüzde, ya binde, ya milyonda mertebesinde katkısı olur. Bor kimyasalı genelde 4 sektöre satılır. Bunlar arasında deterjan sektöründe hemen hemen satış kalmadı. Burada bor kullanımının artırılması bizim ticari, teknik ve Ar-Ge marifetlerimize bağlıdır. Pazarın büyütülmesi için yeni kullanım alanları bulmak esastır.''
'SATACAK ÜRÜN KALMADI' Bakan Yıldız, bakanlığına bağlı Eti Maden İşletmeleri'nin ürettiği ürünün yüzde 97'inin ihraç edildiğini ve şirketin hiç ithalatı bulunmadığını belirterek, ''Yerli hammadde bor kimyasalına dönüştürülüyor ve satılıyor. Meşhur cari açığın aleyhine çalışan bir kurum'' diye konuştu. Bakan Yıldız, Eti Maden'in Türkiye'nin en fazla kar eden kuruluşlar listesinde bulunduğunu ve bu yılın ilk 9 ayında yaptığı 576 milyon lira kar ile, geçen senenin 440 milyon lira kar oranını şimdiden geçtiğini söyledi. AK Parti iktidarından önce, 2002 yılında 230 milyon lira olan karın bu yıl sonunda 800 milyon lira olacağını beklediklerini ifade etti. Şirketin dünyanın 84 ülkesinde 2 bine yakın müşterisi bulunduğunu anlatan Yıldız, ''Dünya bor pazarında 2005 yılından bu yana lideriz. Dünyanın her tarafına ürün satıyoruz. Son 7-8 yıldır kapasitemizi neredeyse 5 kat artırdık, buna rağmen yok satıyoruz'' dedi. Yıldız, bor işletmelerinde önümüzdeki 3 yılın tüm malının satıldığını belirterek, ''En az 3 sene satacak ürün yok'' dedi. 2000'lerin başında yüzde 60 seviyelerinde olan Eti Maden İşletmelerine ait tesislerin kapasite kullanımının bugün yüzde 100 seviyelerine çıkarıldığını anlatan Enerji Bakanı, bor kimyasalları ve eşdeğer ürün üretiminin 2002 yılında 436 bin ton iken, bu yıl bunun 4 kattan fazla artışla 1,9 milyon tona çıkmasını beklediklerini söyledi. Bakan Yıldız, 2015 yılında bor kimyasalları ve eşdeğeri ürün kapasitesinin 3,4 milyon tona, 2023 yılında ise 5,5 milyon tona çıkmayı hedeflediklerini bildirdi. Yıldız, şu anda dünyada 2 milyar dolar bor pazarı bulunduğunu ve pazarın yüzde 47'sinin Türkiye'ye ait olduğunu söyledi. İhracatta en önemli pazarın Çin olduğunu da belirten Yıldız, Türkiye'nin Çin'e yaptığı toplam ihracatın yüzde 40'ının tek başına bor olduğunu söyledi. Bu sene 500 bin tonluk penta fabrikası için ilk ihalenin yapıldığını, ikinci ihalenin ise bu ayın içerisinde yapılacağını ifade eden Bakan Yıldız, ''Gelecek sene de 500 bin tonluk daha borik asit fabrikası ihalesi yapılacak. Dolayısıyla 2014'te kapasitemiz 1 milyon ton artmış olacak, yani 2 milyon ton olan kapasitemiz 3 milyon tona çıkacak'' diye konuştu. TÜRKİYE'NİN BOR REZERVİ Dünyada bor rezervi ile tüketimi arasında çok büyük bir orantısızlık olduğunu kaydeden Enerji Bakanı, dünyada 4 milyar ton bor rezervi bulunduğunu, fakat yıllık tüketimin 4 milyon ton düzeyinde bulunduğunu söyledi. Türkiye'nin 1 milyar 679 milyon 408 bin 624 tonu Emet'te, 741 milyon 408 bin 624 tonu Kırka'da, 618 milyon 903 bin 710 tonu Bigadiç'te, 5 milyon 850 bin 228 tonu Kestelek'te olmak üzere toplam 3 milyar 43 milyon 751 bin 86 ton bor rezervi bulunuyor. 2010 itibariyle dünyada bor tüketimine bakıldığı zaman, borun yüzde 45'i cam elyaf sektöründe, yüzde 10'u seramik sektöründe, yüzde 9'u borosilikat cam sektöründe, yüzde 5'i tarım, yüzde 4'ü deterjan, yüzde 2'si ferro bor sektöründe kullanıldı. Cam elyaf sektöründe bor tüketimi Çin ve ABD'de yoğunlaşmış durumda. 09 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Bor madeniyle Karbondioksiti %70 azaltacak Türk buluşu |
||||||||||
Eti Maden, ‘bor’lu çözeltilerle baca gazından çıkan karbondioksitin yüzde 70’ini yok etmeyi başardı. Buluşun işletmelere milyarlarca dolar getirisinin yanında çevreye de büyük katkı sağlaması bekleniyor. Jet ve roket yakıtından, tank zırhına, deterjandan kağıt sanayiye kadar 500’ün üzerinde alanda yararlanılan bor minerallerinin kullanım alanına bir yenisi daha eklendi. Eti Maden İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Orhan Yılmaz, uzun süredir üzerinde çalıştıkları, baca gazındaki karbondioksiti bor bileşikleriyle azaltma projesinde çok büyük başarı elde ettiklerini söyledi. Laboratuar ortamındaki çalışmaların mükemmel sonuç verdiğini ifade eden Yılmaz, testlerde, borlu çözeltilerle baca gazının içerisindeki karbondioksitin yüzde 70’ini tutmayı başardıklarını bildirdi. Bu buluşun, milyarlarca dolar getirisinin yanı sıra çevre için büyük katkıları olacağını ifade eden Yılmaz, şöyle konuştu: “Bunu laboratuar çalışmalarında defalarca test ettik ve kanıtladık. Şimdi pilot çalışmaya geçeceğiz ve bununla ilgili bir tesis kuracağız. Bu çalışma da bittikten sonra çıkıp herkese ‘sizin baca gazlarınızı biz arıtırız’ diyeceğiz. Sadece arıtmak değil, bu arıtımı sağlayan ve satabileceğimiz yeni bir borlu ürün üreteceğiz. Bu ürünü sanayileştirebilirsek paraya para demeyeceğiz. Çünkü dünyanın en büyük sorunlarından biri çevreye verdiği zarar nedeniyle karbondioksit emisyonu.” Yılmaz ürünün patentini almak için de başvurduklarını söyledi. |
||||||||||
|
Karadeniz'de petrol bulmak için 4 milyar dolar harcandı |
||||||||||
Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için Karadeniz'de petrol arama çalışmaları devam ediyor. Bu bölgede şimdiye kadar 4 milyar dolar harcanırken, son olarak Sürmene 1 kuyusunda yapılan sondaj çalışmalarında sona gelindi. İSTANBUL - TPAO Genel Müdürü Mehmet Uysal, sonuçların bir ay içerisinde netleşeceğini söyledi.İthal ettiği petrole geçen yıl 21 milyar dolar harcayan Türkiye, petrol arama çalışmalarına ağırlık veriyor. Karadeniz'de yapılan sondajlarda da kritik sürece girildi. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Mehmet Uysal 'petrol emareleri' buldukları Sürmene 1 kuyusunda çalışmaların bir ay içinde sonuçlanacağını açıkladı. Uysal, "Son 1.000 metreyi kazıyoruz. Beklenen rezervi bulabilirsek yeni dönem başlayacak." dedi. Alınan bilgilere göre arama çalışmalarında 4 milyar dolar harcandı. 500 milyon dolarını TPAO, 3,5 milyar dolarını yabancı ortakları karşıladı. Zaman gazetesinin haberine göre; Uysal, Sürmene 1 kuyusunda 4 bin 800 metreye yakın sondaj yaptıklarını ifade etti. Uysal'ın verdiği bilgiye göre 4 bin 800 metrede alınan kayaç örneğinde petrole rastlandı. Bu petrol Azeri Çıraklı sahasında üretilen petrol ile aynı özelliklere sahip. Ancak basınç sebebiyle sondaj çalışmalarına devam edilemedi. Çalışmaların sürmesi halinde, BP'nin Meksika Körfezi'nde yaşadığı çevre felaketiyle karşı karşıya kalınabilirdi. Genel Müdür Uysal, basınç problemini aşabilecek yeni bir adaptör yaptırdıklarını belirterek, şu değerlendirmeyi yaptı: "Adaptörü kuyu başına robotlarla monte ettik. Şimdi Exxon'un getirdiği Deep Water Champion gemisiyle 4 bin 800 metreyi delmeye başlıyoruz. Kuyuyu genişletip içine boru indireceğiz. Yeni borular 4 bin 800 metreye inecek. 1.000 metre daha kazacağız. Türkiye'nin heyecanla bekleyeceği 1.000 metre olacak. Beklenen rezervi aşağıda bulabilirsek Türkiye için yeni dönem başlayacak." TPAO, Karadeniz'de arama çalışmaları çerçevesinde BP, Exxon-Mobil, Chevron ve Petrobras gibi dünya devi şirketlerle ortaklık yaptı. Arama çalışmalarında bugünkü değerle 4 milyar dolar harcama yapıldı. Bu rakamın 3,5 milyar dolarını yabancılar ödedi. Geri kalan kısım ise TPAO'ya ait. 01 Kasım 2011 |
||||||||||
|
Telefon 150 yaşında |
||||||||||
"At, hıyar salatası yemez." Tarihe geçen bu tuhaf cümle, 150 yıl önce telefonda söylenen ilk sözlerdi. İSTANBUL - İnsanlığın teknolojik ve kültürel macerasında derin izler bırakan telefon, ilk kez 26 Ekim 1861 günü Frankfurt'ta tanıtıldı. Bundan 150 yıl önce bilim insanlarından oluşan meraklı bir dinleyici kitlesi Frankfurt Fizik Cemiyeti'nde bir araya geldi. Toplananlar, Alman mucit Johann Philipp Reis’ın son icadını görmek için sabırsızlanıyordu. Henüz 27 yaşında olan genç öğretmenin verdiği konferansın adı hâlbuki oldukça sevimsizdi: Galvanik akım yoluyla seslerin istenilen mesafelerde yayılması hakkında. İNSANIN TELEFONLA TANIŞMASI Fizikçi Reis sunumunda “İşitme aletlerinin işlevlerini yerine getiren ve tüm seslerin galvanik akım yoluyla istenilen uzaklıklarda yeniden üretilmesini sağlayan bir cihaz geliştirdiğini” açıkladı. Ve geliştirdiği cihaza “telefon” adını verdiğini belirtti. İnsanın telefonla tanışması işte böyle başladı. Reis’ın geliştirdiği düzenekte taraflardan biri konuşuyor ve diğeri sadece dinliyordu. Dinleyen kişi sesini karşı tarafa duyuramıyordu. Düzeneğin test edilmesi için Reis arkadaşıyla bir bağlantı gerçekleştirdi. İzleyicilerin iki arkadaşın aralarında önceden anlaşmış olduğunu düşünmemesi için tuhaf bir cümle söyledi: “At hıyar salatası yemez.” Düzenek başarılı oldu ve bu sözler bir telefonda söylenmiş ilk cümle olarak tarihe geçti. DOMUZ BAĞIRSAĞI Reis’ın tasarımında tahtadan yontulmuş bir kulak vardı. Kulağın arka kısmına titreşimleri iletmesi için domuz bağırsağından bir zar gerilmişti. Adeta bir davul derisine benzeyen bu zara platin şeritler temas ediyordu. Platin şeritler, devreye bağlı olan bir batarya yardımıyla elektrik akımı sağlıyordu. Bu verici, uzatılmış bir tel ile uzun bir şişe, o şiş de boş bir keman gövdesine bağlanmıştı. Vericiye konuşulduğunda ses dalgaları yapay zarı titretiyor ve bunlar elektrik sinyallerine çevrilerek şişe iletiliyor, orada tekrar ses dalgalarına dönüşüyordu.
Alman mucit icadının mürüvvetini göremeden 40 yaşında veremden öldü. İki yıl sonra telefonun patentini almak Amerikalı mucit Alexander Graham Bell'e nasip oldu. 1870’li yıllarda telefonun pazara sürülmesiyle telefon kısa sürede yaygınlaştı. İlk telefonlarda tek bir bölmeye konuşuluyor ve karşı tarafın sözlerini duymak için bu bölme bu sefer kulağa götürülüyordu. SANTRALDEKİ KIZ 1881 yılında Berlin’de 48 kişiden oluşan dünyadaki ilk kamusal telefon ağlarından biri kuruldu. Konuşmak isteyen kişi bir manivela çevirerek santralle bağlantı kuruluyor ve santral görevlisi onu konuşmak istediği kişiye bağlıyordu. Kadınların sesleri erkeklerden daha yüksek olduğu ve daha iyi duyulabildiği için bu görevi genellikle kadınlar üstlendi. “Santraldeki kız” kavramı böylece toplumsal hayata girdi. 1899 yılında Berlin’de bozuk parayla çalışan ilk telefon kulübeleri dikildi. 1910 yılında Almanya’da bir milyon kullanıcı kaydolmuştu bile. Bugün Almanya’da 39 milyon sabit hat ve bunun üç katı kadar cep telefonu kullanılıyor. Telefon kullanımı yaygınlaştıkça sinema, tiyatro ve müzik gibi sanat dalları üzerinden giderek daha fazla gündelik kültürün bir parçası haline geldi. Deutsche Telekom’a göre telefon kullanmayı seven Alman şarkıcı Marlene Dietrich’in faturaları 15 bin markı geçiyordu. Rock müziğin efsanelerinden Bob Dylan “Long Distance Operator” adlı şarkısını telefondan ilham alarak bestelemişti. Sinema dünyasının unutulmaz yönetmenlerinden Alfred Hitchcock’un “Cinayet telefonu” adlı eseri telefonun sanatta yer aldığı bir başka eser.
90’lı yıllara kadar telefon pahalı bir hizmetti. Bu yüzden Deutsche Telekom kulübelere “Konuşmanı kısa tut” etiketleri bile yapıştırmıştı. Dijitalleşmeyle birlikte telefon çok daha geniş bir alana yayıldı ve 1998 yılında görüşme ücretlerinde belirgin bir düşüş yaşandı. Cep telefonları gittikçe yaygınlık kazandı. 1,5 TRİLYON EUROLUK PAZAR Alman Bilişim Teknolojileri Birliği BITKOM'un verdiği rakamlara göre cihaz üreticilerinden ağ sağlayıcılarına bugün dünya çapında 1,5 trilyon euroluk bir telekomünikasyon pazarı bulunuyor. Teknoloji endüstrileri alanında araştırma şirketi Gartner’a göre sırf geçen yıl 1,6 milyar cep telefonu satıldı. Her cep telefonundan biri internet bağlantılı akıllı telefon. Tüm bu gelişmeleri başlatan bilim insanı Johann Philipp Reis’ın ismi hâlâ hatırlanıyor. Frankfurt kentinde yıllardır onun anısına bir heykel yükseliyor. İki yılda bir, teknolojik buluşlarda kullanılmak üzere 10 bin euroluk bir Johann Philipp Reis Ödülü veriliyor. 26 Ekim 2011 |
||||||||||
|
11 Eylül saldırıları ve 5 komplo teorisi |
||||||||||
11 Eylül saldırılarının üzerinden 10 yıl geçti, ama saldırıların kaynağına dair tartışmalar bitmedi. Bu süre içinde dile getirilen komplo teorilerini boşa çıkarmak için çok sayıda resmi soruşturma yapıldı, raporlar açıklandı. Ama ne zaman bir teori yalanlansa, gözler bir başka "yanıtlanamayan soru"ya çevrildi. İşte internette dolaşan komplo teorilerinden birkaçı ve yetkililerin verdiği yanıtlar: 1. Kaçırılan uçaklar niye durdurulamadı? Soru: Dünyanın en güçlü hava kuvvetleri, kaçırılan dört uçaktan hiçbirini neden durduramadı ya da düşüremedi? Komplo teorisyenleri: ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney uçaklara dokunmamaları için orduya talimat verdi. Resmi raporlar: Benzeri görülmedik bir şekilde birden fazla uçak kaçırılmıştı; uçaklarda kavgalar çıkmıştı ve uçağın tam yerini bildiren radyo vericileri kapatılmış ya da değiştirilmişti. Ayrıca o gün Amerikan hava kuvvetleri merkezinde olağan bir tatbikat yapılıyordu. Sivil hava trafik denetimi ile ordu arasında iletişim bozukluğu ve karmaşa vardı. Ordunun teçhizatı eskiydi; hala Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi okyanustan gelecek tehditleri belirlemeye programlanmıştı.
2. İkiz Kuleler'in Çökmesi Soru: İkiz Kuleler neden bu kadar çabuk (yani birkaç katta çıkan yangın 1-2 saattir sürüyorken) ve kendi içine doğru çöktü? Komplo teorisyenleri: İkiz Kuleler kontrollü patlamalarla yıkıldı. Binaların yaklaşık 10 saniyede yıkılması, yangınların nispeten kısa sürmesi (2. kulede 56 dakika, 1. kulede 102 dakika), çöküşten kısa süre önce patlamalar duyanların olması, çöküşün başladığı katlardan çok altlardaki bazı pencerelerde şiddetli enkaz püskürmeleri görülmesi buna işaret ediyor. Resmi raporlar: Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nün yaptığı kapsamlı araştırmada, uçakların binadaki ana kolonları yıktığı ve yangın kontrol aygıtlarını devreden çıkardığı belirlendi. Yaklaşık 10 bin ton uçak yakıtı, pek çok kata yayıldı ve farklı noktalarda şiddetli yangınlar çıktı. Bin dereceye varan sıcaklıklar yüzünden katlar çöktü, çeper kolonlar büküldü; "patlama" sesleri de bundan kaynaklandı. Çöken katların muazzam yükü, kolonların taşıyabileceğinin çok üzerindeydi. Üst katlar çökerken enkaz parçaları aşağıdaki pencerelerden fırladı. Kontrollü patlama olsaydı önce alt katlar çökerdi, üsttekiler değil. Ayrıca kulelerin enkazında karış karış yapılan aramalara rağmen patlayıcı maddeye veya kontrollü patlamadan önce muhakkak yapıldığı gibi kolon ya da duvarların kesildiğine dair bulguya rastlanmadı.
3. Pentagon Saldırısı Soru: Amatör bir pilot, ticari bir uçağı çok zor bir manevrayla dünyanın en güçlü ordusunun komuta merkezine nasıl çarpabilir? Üstelik bunu olası bir uçak kaçırma uyarısından 78 dakika sonra nasıl yapabilir? Komplo teorisyenleri: Binaya ticari Boeing 757 çarpmadı; bir füze, küçük bir uçak ya da insansız uçak çarptı. Ancak American Havayolları'nın 77 sefer sayılı uçağının binaya çarptığına dair kanıtlar arttıktan sonra, komplocular binaya yaklaşırkenki manevranın güçlüğüne yoğunlaşmaya başladı. Uçağı el Kaidecilerin değil de Pentagon'un yönettiği öne sürüldü. Resmi raporlar: Olay yerinde uçağın kalıntıları ve kara kutuları bulundu; bunlar FBI'ın resmi kayıtlarına yansıdı. Pentagon'dan gelen ilk görüntüler fazla enkaz göstermese de, sonradan uçağın enkazını ve (kırık lambalar gibi) binaya uçuş güzergahını gösteren pek çok video ve fotoğraf yayınlandı. Yolcu ve mürettebatın cesetleri bulundu; DNA testleriyle kimlikleri ortaya kondu. Ayrıca uçağın Pentagon'a çarptığını gören görgü tanıkları da var.
4. Dördüncü Uçak: United Havayolları'nın 93 sefer sayılı uçağı Soru: Pensilvanya'nın Shanksville bölgesindeki enkaz alanı neden o kadar küçüktü ve uçağın parçaları görülmedi? Komplo teorisyenleri: Uçağı füzeyle vurdular; havada infilak ettiği için de enkazı geniş bir alana yayıldı. Resmi raporlar: Uçağın enkazını gösteren çok sayıda fotoğraf var. Yolcuların isyan ettiğini ve korsanların da uçağı kasten yere çaktığını kanıtlayan kokpit ses kayıtları da bulundu. Uçağın kalıntılarının geniş bir alana yayıldığı teorileri doğru çıkmadı. Rüzgar, enkazın kağıt ve kumaş gibi hafif parçalarını yaklaşık 2 kilometre çapında bir alana yaymıştı. Ordu da jetlerine, ticari uçağı vurma emri vermemişti. 5. Dünya Ticaret Merkezi'nde 7 numaralı binanın yıkılması
Soru: Bugüne dek hiçbir çelik kafesli gökdelen yangın yüzünden yıkılmamışken, uçağın çarpmadığı bir bina nasıl bu kadar çabuk ve simetrik bir şekilde yıkılabilir? Komplo teorisyenleri: Acil durumlar, CIA ve istihbarat servislerinin bulunduğu 7 numaralı bina, patlayıcı ve yanıcı maddeler kullanılarak kontrollü bir şekilde yıkıldı. Dikkatler önce binanın sahibi Larry Silverstein'ın bir TV söyleşisinde sarf ettiği "Çekin" sözleri üzerinde yoğunlaştı. Ancak Silverstein, itfaiyecileri geri çekmekten söz ediyordu. (Bina yıkma uzmanlarının da "pimi çekmek" manasında "çekin" gibi bir meslek argosu kullanmadığı belirtiliyor.) Şimdi daha çok 2,25 saniyede serbest düşüşe geçen binanın çöküş hızı üzerinde duruluyor. Bu kadar hızlı ve simetrik bir çöküşe ancak patlayıcıların yol açabileceği söyleniyor. Resmi söyleme güvenmeyen bazı bilim adamları, olay yerinden aldıkları dört ayrı toz örneğini incelediklerini ve ısıtıldığında şiddetli patlamaya yol açan alaşımlar bulduklarını öne sürüyor. Bu çevreler yalnızca 7 numaralı binada değil İkiz Kuleler'in içinde de tonlarca alüminyum-demir oksit karışımının ve başka patlayıcıların bulunduğunu savunuyor. Resmi raporlar: Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nün üç yıllık soruşturması, binanın yanıbaşındaki Kuzey Kulesi'nin çöküşüyle başlayıp denetim altına alınamayan ve yedi saat süren yangınlar yüzünden çöktüğü sonucuna vardı. Yangın söndürücü fıskiyelere su veren ana su borusu tahrip olmuştu. Patlayıcı madde izine asla rastlanmadı ve kontrollü patlama sırasında duyulması gereken güçlü infilak sesleri de duyulmadı. Tozda bulunduğu söylenen şiddetli patlamaya yol açan alaşımlar ise astar boyadan ibaret. Dünya Ticaret Merkezi'nde 1,2 milyon ton inşaat malzemesinin tuzla buz olduğu tahmin ediliyor. 29 Ağustos 2011 BBC türkçe |
||||||||||
|
Avrupa’nın dev bankaları bir Apple ediyor |
||||||||||
AB'deki en büyük 32 bankanın toplam borsa değeri Apple'ınkine eşitlendi. Yenilikçi ürünleriyle küresel elektronik pazarının en büyük firması haline gelen Apple’ın piyasa değeri artmayı sürdürüyor. Hisse fiyatlarından yola çıkarak yapılan hesaplamaya göre Apple’ın şu anki değeri, krizle boğuşan Avrupa Birliği’ndeki en büyük 32 bankanın toplam değerine eşitlendi. Mali kriz içindeki AB’de borsalar, ABD kaynaklı son sarsıntıdan etkilenerek son iki hafta içinde çok önemli değer kaybı yaşadı. Firma bazında bankaların yaşadığı değer kaybı da neredeyse yüzde 40-50’leri buldu. Mayıs 2007 değerlerine göre AB’deki tüm bankaların toplam değeri, dörtte üç oranında azalmış durumda. Thomson Reuters verilerine göre aralarında İspanyol Santander, Fransız BNP Bank Paribas, Alman Dutsche Bank ve İtalyan Unicredit’in de bulunduğu AB’nin en büyük 32 bankasının toplam piyasa değeri, hafta kapanış rakamları itibarıyla 340 milyar dolar civarında. Öte yandan Amerikalı teknoloji devi Apple, iPhone, iPad, MacBook ve iTunes gibi ürün ve servisleriyle küresel çapta başarıdan başarıya koşuyor. ABD ekonomisin,n içinde bulunduğu sarsıntıya karşın firmanın hisse değeri son bir yılda yüzde 40 civarında artmış görünüyor. Bugün itibarıyla firmanın dünya borsalarına oluşan hisse fiyatı bazındaki değeri 340 milyar dolar. 20 Ağustos. 2011 |
||||||||||
|
İngiltere'nin dev rüzgâr türbinleri |
||||||||||
Bugüne dek inşa edilen, dünyanın en büyük rüzgâr türbinlerinden bazıları İngiltere sahillerinde kurulan 'rüzgâr çiftliklerinde' yerlerini almaya başlıyor. İstatistikler, projenin devasa boyutunu ortaya koyuyor. Rüzgâr türbinlerinin pervanesinin her kanadı 60 metre uzunluğunda. Bu, bir Boeing 747 uçağının kanat uzunluğundan daha fazla. Pervanenin tamamı yere yatırıldığında yaklaşık iki futbol sahasını kaplıyor. Pervaneleri taşıyan kuleler, 100 metreyi bulan boylarıyla Big Ben'den daha yüksek Pervaneleri taşıyan kuleler Big Ben'den daha yüksek. Kulelerin boyu 100 metreyi buluyor. Alman şirketi RE power tarafından inşa edilen yeni türbinlerin her biri, daha önceki modellerin yaklaşık iki katı, 5MW elektrik üretebilecek kapasitede. Ancak açık denizde bu türbinleri inşa etmek ve bakımını yapmak oldukça masraflı. Her bir rüzgar çiftliğinin maliyeti 500 milyon £ (yaklaşık 816 milyon $). Bir termik santral yaklaşık 1000 MW elektrik üretirken, bu rüzgâr çiftlikleri 150 MW üretim yapacak. Rüzgâr enerjisinin kullanımı önündeki en büyük engel, inşaat maliyetleri. Bu yöntem şu anda nükleer enerji üretiminden bile daha masraflı. Ancak İngiliz hükümeti, teknolojinin ilerlemesiyle birlikte maliyetlerinde düşeceğini umuyor. Hükümetin planları, rüzgâr enerjisi kullanılarak, 2020 yılına dek 18 bin MW elektrik üretimine ulaşabilmek. Bu İngiltere'nin elektrik ihtiyacının dörtte birine karşılık geliyor. 16 Ağustos 2011 |
||||||||||
|
Hızlı tren tünelinde dünya rekoruna doğru |
||||||||||
Ankara-İstanbul hızlı tren hattının Bilecik Karaköy mevkiinde açılacak 26,6 kilometrelik tünelin yapımı planlandığı gibi biterse dünya rekoru kırılacak. Eskişehir-İstanbul arasını 1,5 saate indirecek hat 2013 sonuna yetiştirmek için 2 bin 95 kişi durmaksızın çalışıyor. Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren hattının ikinci etabı olan Eskişehir-İstanbul arasında ikinci etabın tünel kazma çalışmalarında da sona yaklaşıldı. Zaman Gazetesi'nin haberine göre, Köroğlu ve Türkmen Dağları'nın eteklerinde onlarca kilometrelik dev tüneller açılıyor. Bir yıl içinde bu tünellerin tamamı bitirilerek ray döşeme ve elektrifikasyon aşamalarına geçilecek. Tünel kazma işlerini tamamen Türk şirketleri üstlenmiş durumda. İkinci aşamada ise Çin-Türk ortaklı konsorsiyumda yabancı şirketler de devreye girecek. Hattın en uzun tüneli olan 26,6 kilometrelik Bilecik Karaköy mevkiindeki tünel için Almanya'dan özel olarak imal edilen 'Tunnel Boring Machine' (TBM) adlı bir cihaz getirtilmiş. 2 bin ton ağırlığındaki dev köstebek, dünyanın en büyük tünel delme makinelerinden biri. TBM Şantiye Şefi Sertaç Tokcan, makineyle günde 20 metre kazı yapılacağını dile getiriyor. Halen tünellerde aylık dünya kazı rekoru 380 metre. Sertaç Tokcan, ayda 540 metreye ulaşarak dünya rekoru kıracaklarını belirtiyor. Kazı yapıldıkça tünelin içi de özel olarak hazırlanan beton bloklarla döşenecek. TBM, yarından itibaren kazmaya başlayacak. 135 kişi çift vardiya çalışacak. Tünelin 14 ayda bitirilmesi planlanıyor. Ankara-İstanbul hızlı tren hattı tamamlandığında Gebze'de Marmaray ile entegre olarak Avrupa ile kesintisiz yolcu ve yük taşımacılığı yapılacak. Eskişehir ile Sakarya arasındaki İnönü-Köseköy mevkilerindeki tünel ve viyadüklerin yüzde 70'inden fazlası da tamamlanmış durumda. 154 kilometre uzunluğundaki güzergâhta bazı tüneller özel yöntemlerle açılacak. İkinci etaptaki çalışmalar Köseköy-Vezirhan ve Vezirhan-İnönü olarak iki aşamada yürütülüyor. Hızlı trenin ikinci etabı için toplamda 1,7 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirilecek. Köseköy-Vezirhan arasındaki 11 bin 342 metrelik bölümde 8 delme tünelin 10 bin 960 metrelik kısmı açıldı. Vezirhan-İnönü arasındaki 29 bin 147 metrelik bölümdeki 20 delme tünelin ise 15 bin 804 metresi tamamlandı. Toplamda 40 bin 489 metre uzunluğundaki 28 delme tünelin bugüne kadar 26 bin 764 metresi bitirilmiş oldu. Köseköy-Vezirhan arasındaki toplam uzunlukları 4 bin 395 metre olan 11 viyadüğün yüzde 79'luk kısmı tamamlanırken Vezirhan-İnönü arasında toplam uzunluğu 5 bin 843 metre olan 13 viyadüğün yüzde 68'i tamamlandı. Toplamda 10 bin 238 metre uzunluğundaki 24 adet viyadüğün yüzde 74'ü bitti. YHT 2013 SONUNDA İSTANBUL'DA TCDD 2. Demiryolu Yapım Grup Müdürü Aşkın Gıcır, İnönü-Köseköy arasındaki projenin birçok kez rehabilite edildiğini söylüyor. Karayolları'nın aynı alanda yaptığı duble yol çalışmaları sebebiyle güzergâh değişikliklerine gidildiğini ifade eden Gıcır, "Demiryolu karayolu gibi değil, güzergâh değişince köprü ve tünel sayıları da arttı." diyor. İnönü-Köseköy arasında birçok ovada zemin güçlendirme çalışmalarının da yapıldığını aktaran Gıcır, hattın 2013 sonuna kadar tamamlanacağını belirtiyor. Hattın tamamında 40,5 kilometrelik tünel bulunacak. Bunlardan 26,7 kilometresinin kazma işlemleri bitti. Hattaki viyadük uzunluğu ise 10,2 kilometre civarında. Bunun da yüzde 74'ü tamamlandı. 14 Ağustos. 2011 |
||||||||||
|
ABD bitti, Çin yüzyılı mı başlıyor? |
||||||||||
Yaşanan son kizin ardından ABD'nin ekonomik gücünü kaybettiği yorumları yapılıyor. Peki onun yerini kim dolduracak? Bazı uzmanlara göre en önemli aday Çin. İşte Deutsche Welle'den Frank Hollmann'ın yeni süper güç analizi... Çin, Batı ile arasındaki farkın kapanmakta olduğunu göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor: Olimpiyat Oyunları’nı düzenliyor, Expo 2010’a ev sahipliği yapıyor, taykonotlarını uzaya, araştırma denizaltılarını denizin derinliklerine gönderiyor, beş yıl zarfında dünyanın en büyük hızlı tren ağını inşa ediyor. Pekin Halk Üniversitesi’nden Profesör Jin Canrong, Çin’in uslu bir öğrenci gibi Washington’daki büyük ustasının sözünü dinlediği günlerin geride kaldığını söylüyor. "Durum beş yıl öncekinden çok farklı." diyen Canrong "Çin ve ABD ilişkilerini artık eşit düzeyde sürdürüyorlar. Geçmişte ABD taleplerini dile getirir, Çin de öğretmeninin sorularını cevaplandıran bir öğrenci gibi cevap verirdi, yani çok pasif bir roldeydi.” şeklinde konuşuyor.
GÜÇLENEN ÇİN, ÇIKARLARINI SAVUNUYOR Günümüzde ise Çin, başta toprak bütünlüğü olmak üzere, tüm konularda kendi çıkarlarını dile getiriyor ve savunuyor. Hong Kong Üniversitesi’nden siyaset bilimci David Zweig, Tibet ile Pekin tarafından kendi parçası olarak görülen Tayvan’ın bu çıkarların başında geldiğini belirtiyor. Zweig „Şimdi kendini daha güçlü hisseden Çin’e kalsa, ABD’nin Tayvan’a silah satmasını da engelleyecek. Öte yandan ABD Çin’in silahlanmasını kaygıyla izliyor. Bu nedenle de Çin ordusunu yakından takip ediyor, bu ise Çin tarafından iç meselelerine müdahale olarak değerlendiriliyor.” tespitini yapıyor. ‘ABD BÖLGESEL ANLAŞMAZLIKLARA KARIŞMASIN’ Komünist Parti yetkilileri bu konuda gayet açık bir tavır sergiliyor. ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın Vietnam ve Filipinler gibi Çin’in güneydeki komşularına, Pekin ile aralarında Güney Çin Denizi'ndeki egemenlik hakları konusunda süren anlaşmazlıkta destek vermeye hakkı olmadığını belirten parti yetkilileri, bunun bölgesel bir anlaşmazlık olduğunu kaydediyor. Çin, Japonya ile de küçük adalar ve buna bağlı olarak denizin dibinde petrol yatağı arama hakkı konusunda çekişiyor. Pekin kısa bir süre önce de ilk uçak gemisini tamamladı. Ancak Pekin Halk Üniversitesi’nden Profesör Jin Canrong, Çin’in askerî alanda süper güç olma yolunda ilerlediği yönündeki iddiaların yersiz olduğunu kaydediyor. „Hiçbir Çinli kalkıp ülkesini küresel oyuncu olarak adlandırmıyor." diyen Canrong "Çin kendini dünyada belli bir nüfuza sahip ve Doğu Asya’da etkili, ancak ulusal birliğini henüz tamamlayamamış bölgesel bir güç olarak görüyor. Tayvan sorunu hâlâ gündemde.” ifadelerini kullanıyor. KARŞILIKLI GÜVENSİZLİK Çinli Profesör Jin ve Amerikan meslektaşı Zweig’ın görüş birliği içinde olduğu bir nokta var. İkisi de tarafların birbirine güven duymadığını vurguluyor. ABD ile Avrupa arasında da sorunların olduğunu, ama ilişkilerin temelinde güvenin bulunduğunu belirten Zweig "Bu ABD ile Çin arasında böyle değil. İklim konferanslarında verilip tutulmayan sözler, Dalay Lama yapılan görüşmeler, silah sevkiyatları – tüm bunlar karşılıklı güvensizliği güçlendiriyor. İki taraf da diğerinin kendisine hükmetmek istediği şüphesini taşıyor.” diyor. ARTAN GÜÇ İLE GELEN SORUMLULUK Profesör Jin geleceğe yönelik şu öngörüde bulunuyor: “Çin, yeni kazandığı gücün aynı zamanda da sorumluluk anlamına geldiğinin farkında. Çin bu sorumluluğu üstlenmeye hazır ve afet yardımından bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye ve teröristler ile korsanlara karşı verilen savaşa kadar ABD ile işbirliği içinde. Kanımca Çin gelecekte daha da fazla sorumluluk üstlenecek.” Çin sürekli kendi çıkarlarını kolluyor. Afrika’da gösterilen angajmanın arkasında da yeraltı kaynakları ve uzun vadede zirai alan konusunda kendini güvenceye alma düşüncesi yatıyor. Batı’nın verdiği kalkınma yardımı çoğunlukla reformlara bağlı tutulurken, Çin ticareti tercih ediyor ve petrol karşılığı silah satıyor, ya da bakır karşılığında yol inşa ediyor.
‘MERKEZ KOMİTE DÜNYAYI TANIMIYOR’ Ancak David Zweig, dünya çapında artan nüfuzuna rağmen, Çin yönetiminin en önemli hedefinin ülke içinde istikrar olduğunu belirtiyor. Eski Devlet Başkanı Jiang Zemin döneminin sona ermesinin ardından, en üst düzey yöneticiler arasında uluslararası tecrübesi olan bir isim kalmadığına dikkat çeken Zweig, bunun 1940’lı yıllardan beri olmayan bir durum olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: "Merkez Komitesi üyelerinin belki sadece yüzde üç veya dördü uzunca bir süre yurtdışında kalmıştır. Belki de dünyayı bizim sandığımız kadar iyi tanımıyorlardır.” 12 Ağustos. 2011 |
||||||||||
|
Almanya'nın katı vize uygulamalarına eleştiri |
||||||||||
Federal Alman Meclisi’nde hazırlanıp tartışılan rapora göre Türk vatandaşlarına yönelik katı vize uygulamaları AB hukukuna ters düşüyor. Rapora önayak olan milletvekili Sevim Dağdelen sorularımızı yanıtladı. Sevim DağdelenÜnlü yazar Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin, geçen sonbaharda babasının anısına düzenlenen bir törene katılmak üzere Almanya’nın Essen kentine gelmeyi planlıyordu. Ancak İstanbul’daki Alman Başkonsolosluğu, tüm belgeleri hazır olmasına rağmen matematik profesörü Nesin’i bir de sabahın altı buçuğunda konsolosluk binasına çağırınca, Nesin uygulamanın aşagılayıcı olduğunu belirterek vize için kuyruğa girmekten vazgeçti. Almanya'ya gelmek isteyenler gerçekten de deyim yerindeyse “vize çilesi” çekmek zorunda. Zira vize başvurusu için bir yığın belge gerekiyor. Federal Meclis çatısı altındaki bir komisyonun Türklere yönelik vize uygulaması hakkındaki raporuna göre, Almanya’nın tutumu Avrupa Birliği hukukuna ters düşüyor. Bu raporun hazırlanmasına önayak olan Sol Parti Meclis Grubu Uyum ve Göç Politikası sözcüsü Sevim Dağdelen, Deutsche Welle Türkçe'den Aydın Üstünel'in sorularını yanıtladı. Dağdelen'e yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle: - Sayın Dağdelen, Almanya’nın tutumu Avrupa Birliği hukuku ile hangi noktada çelişiyor? Avrupa Adalet Divanı bir karar almıştı. 2009 Şubatında alınan bu karar özellikle hukuk çevrelerince “Soysal Kararı” olarak tanınıyor. Bu “Soysal Kararı”nda Türk bir vatandaş vizesiz Almanya’ya girebilmesi için Avrupa Adalet Divanı’na başvuruyor ve Avrupa Adalet Divanı buna ‘evet’ diyor. Yani vizesiz Almanya’ya girilmesine yeşil ışık yakıyor. Almanya ve Türkiye’nin yapmış oldukları iş sözleşmesinin bu yıl 50. yıldönümü kutlanıyor. Bunun çerçevesinde çeşitli anlaşmalar yapıldı, örneğin 1980’de imzalanan Serbest Dolaşım Anlaşması ile vize muafiyeti tanındı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına. Alman hükümeti ise şimdi Avrupa Adalet Divanı’nın bu konudaki kararını gözardı ediyor ve hukuku çiğneyen tavrını bugüne kadar sürdürmekte.
- Almanya, aile birleşimi konusunda dört yıldır, yurtdışından gelen eşlere Almanca testini geçme şartı uyguluyor. Federal Meclis’teki komisyon tarafından hazırlanan rapora göre, bu uygulama da Avrupa hukukuna uygun değil. Federal Hükümet’in bu konudaki ısrarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Almanya Hükümetinin bunda ısrar etmesi ilk olarak şöyle bir ikiyüzlülük içeriyor: Her fırsatta, Almanya’da yaşayan göçmen kökenli insanlardan hukuka ve yasalara uyum sağlamalarını talep etmesi, ama aynı zamanda hem Alman hukukunu hem de Avrupa Birliği hukukunu çiğnemesi, Alman hükümetinin bir ikiyüzlülüğü. Ayrıca Almanya’ya yerleşmek isteyen insanların Almanca testine tabi tutulması, tüm ülkelerin vatandaşları için geçerli değil, ama test Türkiye vatandaşları için şart. Burada Türkiye kökenli insanlara karşı alınmış bir tavır, ayrımcı bir uygulama söz konusu. - O zaman Federal Hükümet'ten ne gibi bir adım atmasını talep ediyorsunuz? Özellikle bu yıl, 2011’de Almanya ile Türkiye arasındaki İş Sözleşmesi’nin 50. yıldönümü. En azından, bunun için de olsa, gerçekten bu hukuksuzluk, bu yasadışı uygulamaların, bu haksızlıkların kaldırılmasını talep ediyoruz Sol Parti olarak, ve bunun üzerinde zaten yıllardır çalışıyoruz. Biz bunun değişmesini, hukuka uygun bir şekilde hareket edilmesini ve Türk vatandaşlarına vizesiz Almanya’ya gelme fırsatı tanınmasını talep ediyoruz. Fakat burada eşitlik istiyoruz. Sadece Türk Hükümetinden ya da işveren birliklerinden işverenler hakkında gelen talepler doğrultusunda değil, biz Sol Parti olarak herkesin hukuka göre Almanya’ya vizesiz girebilmesini, akrabasını, ailesini ziyaret edebilmesini, turist olarak gelebilmesini veya üniversite öğrencisi olarak burada serbest dolaşabilmesini istiyoruz. 12.07.2011 |
||||||||||
|
Karadeniz'e açılan ABD Su Altı Tarayıcısı Nautilus Gemisi tartışma yarattı |
||||||||||
Su altı araştırmaları konusunda dünyada en son teknolojinin kullanıldığı Nautilus adı gemi, Bodrum Yalıkavak merkezli olarak yürüttüğü Türkiye çalışmaları kapsamında bu yıl Karadeniz kıyılarını da araştırma takvimine aldı. Titanik batığını bularak üne kavuşan ve 6 bin metre derinliğe kadar araştırma yapabilen Amerikan Deniz Araştırmaları Vakfı'na ait Nautilus gemisinin Karadeniz seferi tartışmalara neden oldu. Türkiye Sualtı Araştırmalar Vakfı Başkanı Oğuz Aydemir, geminin su altından toplayacağı, Türkiye'nin dahi bilmediği verileri uyduyla ABD'ye geçeceğini ileri sürerek, gemiye izin verilmemesi gerektiğini savundu. Nautilus'un Türkiye'deki faaliyetlerini organize eden Bodrum ve Karya Bölgesi Kültür Sanat ve Tanıtma Vakfı (BOSAV) Tufan Turanlı ise iddiaların bilgisizlikten kaynaklandığını, şüphe duyan herkesi gemiye davet ettiklerini söyledi. Su altı araştırmaları konusunda dünyada en son teknolojinin kullanıldığı Nautilus, Bodrum Yalıkavak merkezli olarak yürüttüğü Türkiye çalışmaları kapsamında bu yıl Karadeniz kıyılarını da araştırma takvimine aldı. Halen Tuzla Tersanesi'nde bakım çalışmaları devam eden geminin, Temmuz ayında Karadeniz kıyılarına açılması bekleniyor. 65 metre uzunluğunda ve 10.5 metre genişliğindeki gemi üzerinde bulunan iki araştırma denizaltısı, 6 bin metreden görüntüleme ve bulgu toplama yeteneğine sahip bulunuyor. 16 teknik personel ve çeşitli bilim dallarından 25 bilim insanının görev yaptığı belirtilen gemide ayrıca bir belgesel kanalı için de çekim yapılıyor. Türkiye Sualtı Araştırmalar Vakfı Başkanı Oğuz Aydemir, bu yeteneklere sahip bir geminin Türkiye kıyılarında yapacağı araştırmada, Türkiye'nin dahi bilmediği verilere ulaşılacağını, bunların doğrudan ABD'ye gönderilebileceğini savundu. Geminin valiliklerden alınan ''film çekme'' izniyle faaliyet gösterdiğini, bu faaliyetlerin denetlenemeyeceğini ileri süren Aydemir, şöyle konuştu: ''Diyelim ki bizim Piri Reis gemisi, ABD karasularında su altı araştırması için izin istesin. Bu izni verirler mi? 'Film çekeceğiz' diyerek izin alıyorlar. 65 metrelik, her tür derinliğe inebilen bir gemiyle sadece film çekileceğine bir vatandaş olarak inanıyor musunuz? Daha fazla soru sormanın gereği yok. Bu konuda Vakıf olarak çekincelerimizi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Sahil Güvenlik ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ilettik. Kimse bir şey yapmadı. Bizim vatandaş olarak vazifemiz buraya kadar.'' Aydemir, dalış kulüplerine batıklara dalma izninin verilmediği bir ülkede, ''gemisiyle gelene izin verilmesinin'' büyük bir çelişki olduğunu belirterek, bu tip araştırmalara izin verilirken ülke çıkarlarının gözönünde tutulması gerektiğini ifade etti. Uluslararası yasalara göre, karasuları dışında çıkarılan eserler üzerinde Türkiye'nin hak talep edemediğini hatırlatan Aydemir, ''Diyelim gemidekiler, Türkiye'nin 12.1 mil açığında bir amfora bulduklarını açıkladı. Ne yapacağız, 'Hayır o amfora 11 milden çıkarıldı, bizimdir' diyebilecek miyiz? 'Ben bu eserleri senin karasuların dışından topladım' derse ne diyeceğiz? Bu gemi, üzerindeki donanımla su altındaki madenlerin tespitini yapabilir, jeolojik ve morfolojik yapıyı ortaya koyabilir, petrol, gaz var mı yok mu bunu belirleyebilir ve uydu vasıtasıyla anında ABD'ye gönderebilir. Bu basit bir şey değil. Bu geminin elde ettiği verileri Türkiye ile paylaşacağı yönünde bir anlaşması var mı?'' Türkiye'nin su altı faaliyetlerle ilgili izin mevzuatını da eleştiren Aydemir, izinlerin valilik tarafından değil, Ankara'dan verilmesi gerektiğini, bu gemilerin üzerinde hükümet komiserinin çalışması gerektiğini, verilerin paylaşımı konusunda net hükümler getirilmesinin şart olduğunu ifade etti. ''ONLARI DEĞİL KENDİMİZİ SUÇLAMALIYIZ'' Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk ise Türkiye'de araştırmaların çoğunun yabancı gemilerle yapıldığını, bunun nedeninin Nautilus'takine benzer cihazlarla donatılmış bir geminin olmamasından kaynaklandığını söyledi. Vakıf olarak bu araştırmaların Türk gemileri ve personeli tarafından yapılması gerektiğini dile getirdiklerini, üç tarafı denizlerle çevrili, dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye'nin artık bu konudaki eksiğini gidermesi gerektiğini söyleyen Öztürk, ''Sizin geminiz yoksa Fransız, İngiliz, Amerikan gelip sizin denizlerinizin altını inceler. Türkiye'de su altı araştırmalarına ayrılan kaynak bir marinadaki yatların değeri kadar bile değil. Maalesef Türkiye denizleri, yabancı gemiler tarafından delik deşik ediliyor. Bunun için onları değil, kendimizi suçlamalıyız'' dedi. Öztürk, sualtı araştırması yapan yabancı gemilerin çıkan bilgi ve bulguları saklayabileceği ihtimalinin her zaman için gündemde olabileceğini de sözlerine ekledi. ŞÜPHECİLİK VE DEDİKODU Nautilus gemisinin Türkiye faaliyetlerini organize eden Bodrum ve Karya Bölgesi Kültür Sanat ve Tanıtma Vakfı (BOSAV) Tufan Turanlı ise ortaya atılan iddiaların bilgisizlikten kaynaklandığını belirterek, şüphe duyan herkesi gemiye davet etti. Nautilus'un Türkiye'nin yanı sıra Yunanistan, İsrail, Güney Kıbrıs, İtalya ve İspanya'da da araştırmalar yaptığını, Nautilus'un bu konuda hiçbir ülkeyle sorun yaşamadığını kaydeden Turanlı, ''Benzeri bir Türk araştırma gemisi de izin istemesi halinde ABD'de rahatlıkla böyle bir araştırmayı yapabilir'' dedi. ''Şüpheciliğe saygı duyduğunu, ancak bunu araştırarak sınamak yerine dedikodu yapmayı anlayamadığını'' ifade eden Turanlı, geminin özellikle şüphe duyulan yüksek teknolojisiyle gurur duyduklarını, gemiyi Türkiye için daha iyi nasıl kullanabileceklerini düşündüklerini söyledi. Geminin gençlere ve çocuklara eğitim vermek, su altında araştırma teknolojilerini geliştirmek ve bulgularıyla insanlığa hizmet etme amacı güttüğünü söyleyen Tufanlı, şu bilgileri verdi: ''Gemi, çalışması sırasında internet üzerinden 'www.nautiluslive.org' adresinden 24 saat yayın yapıyor. İsteyen, istediği zaman ne yaptığımızı görebiliyor. ABD'de bin 400 okulda bu veriler üzerinden eğitim veriliyor. Yakında Türkiye'deki okullarda da yayına başlanacak. Nautilus'un tüm faaliyetleri ilgili bakanlıkların ve kurumların izinleri dahilinde yapılıyor. Bu geminin teknolojisi sorun olarak görülüyorsa ileri teknolojiden korkup bunu afaroz etmeye çalışma anlayışı tarihte kaldı. Modern Türkiye'de bilimadamları bu teknolojiyi nasıl paylaşacaklarının derdinde. Geminin petrol araştırması yapabilme kapasitesiyle ilgili söylenenler bilgisizlikten kaynaklanıyor. Bu geminin yaptığı her şey açık, her anı canlı yayında. Gemimizin kapıları inceleme yapmak isteyen herkese açık. Kimin şüphesi varsa, bu gemiyi Türkiye için en iyi nasıl değerlendiririz derdindeyse, önüne kırmızı halı sereriz.'' ÖĞRENCİLERİ BEKLİYORUZ Nautilus gemisindeki araştırma ekibine dahil edilmek üzere Türkiye'deki üniversitelerden öğrenciler ve akademisyenleri beklediklerini, ayrıca su altı meraklılarına da kapılarının açık olduğunu ifade eden Turanlı, Türk öğrencileri bu gemiye çekmekte şu ana kadar başarısız olduklarını söyledi. Bu konuda bazı üniversitelerin su ürünleri fakülteleriyle iletişime geçtiklerini kaydeden Turanlı, ''Hedefimiz Kaptan Cousteau'nun yolunda giderek denizleri genç nesillere sevdirmek'' dedi. Turanlı, geminin bu yıl Karadeniz kıyıları ve Datça açıklarında görüntüleme ve örnek numune toplama işlemi gerçekleştireceğini, 1 Kasım'da Bodrum'a demirleyeceğini, bu tarihten sonra gemiyi halkın gezebilmesi için açacaklarını, ayrıca sahilde de Nautilus Sergi Salonu açarak ilginç bulguları halkla paylaşacaklarını ifade etti. 12/07/2011 |
||||||||||
|
Yunanistan borçlarını ödemezse ne olur? |
||||||||||
Açıklanan son verilere göre, uluslararası bankaların Yunan kamu sektörüne
verdiği borcun toplam tutarı 54 milyar dolar, Çoğu uzmana göre, Yunanistan'ın borcunu ödeyemeyeceğini ilan etmesi halinde, bankalar bu paraların yarısı civarında bir meblağı zarar hanesine yazmak durumunda kalacak. Çünkü o durumda, Yunanistan borcunun ancak yarısını uzun vadede ödeyebilir halde olacak, muhtemelen bir çok Yunan bankası da batacak. Uzun lafın kısası Yunanistan'ın borçlarını ödeyemeyeceğin, ilan etmesi halinde uluslararası bankalar 33 milyar dolar civarında bir kayba uğrayacak. Ancak bunun da ötesinde, euro bölgesi hükümetleri arasında bankacılık sisteminin kayıplarının, kredi türevi ödemelerindeki sorunlar nedeniyle, katlanarak büyümesi olasılığına ilişkin yaygın kaygı var. En kötü senaryo uluslararası bankaların toplam kaybının 100 milyar dolara varabileceğine işaret ediyor. Bu da, 2007-8'deki büyük çöküşten sonra sağlığına yeniden kavuşmaktan uzak olan bankalar için, hiç de azımsanamayacak bir kayıp olur. Domino etkisi Almanya ve Fransa'nın bu süreçte başrole soyunmuş gibi görünmelerinin nedeni de, euro bölgesinin en büyük ekonomileri olmalarından ziyade, Yunanistan'ın borçlarını ödeyememesinden en çok bu ülkelerin bankalarının etkilenecek olması.
Dahası, Yunanistan'ın borcunu ödeyememesi, Portekiz ve İrlanda'nın mali sorunlarını derinleştirecek gelişmeleri tetikleyecek olursa, bahsettiğim 100 milyar dolarlık potansiyel zarar katbekat artabilir. Sallanmaya başlayan İspanya'nın devrilmesi halinde olabilecekleri ise insan hayal etmek bile istemiyor. İşte tüm bu nedenlerden dolayı, euro bölgesi ülkeleri Yunanistan'ın plansız bir halde ve kargaşa içinde, borçlarını ödeyemez duruma düşmesini önlemek istiyor. Peki, ya Yunanistan? Eğer Yunanistan, zamanı gelmiş bir borç geri ödemesini yapamazsa, bunun Yunan kamu maliyesinde yaratacağı travma, uluslarası bankalara etkisinden çok daha hafif olur. Bir çok uzmana göre, Yunan hükümetinin aldığı toplam 340 milyar dolarlık borcu sağlayan bankalar ve yatırımcılar havayı alabilir. Çünkü bir ülkenin borçlanmasıyla bir şirketin borçlanması aynı şey değil. Bir şirket borçlarını ödeyemez hale düştüğünde, inisiyatif otomatik olarak alacaklılara geçer. Genelde de, tüm alacaklarının tahsilini talep edebilirler. Yunanistan'ın alacaklılarının ise hukuksal olarak, böyle bir şey talep edebilecek gücü yok. Eğer Yunanistan zamanı gelmiş ödemelerinden birini yapamazsa, alacaklılar mahkemeye gidebilir. Ancak böyle bir durumda Yunanistan'ı hızlandırılmış bir geri ödemeye zorlayabilecek bir hüküm yok. Yani alacaklılar, Yunanistan'ın neyi ne kadar ödeyebileceğini görmek için, ellerinin üzerine oturup yıllarca beklemek zorunda kalabilir.
Böyle bir durumda da inisiyatif Yunanistan'ın eline geçmiş olur. Yunanistan'ın seçenekleri Peki, Yunanistan başbakanı borçlar ödeyememez hale düşmemede niye o kadar ısrarlı? Bunun tek nedeni euro bölgesindeki kardeşleriyle dayanışma ruhu mu? Muhtemelen tek neden bu değil... Yunan hükümetinin bütçe açığı, temel bütçe açığı denen türden. Yani, vergi gelirleri borçlanma maliyetleri bir yana, devletin temel giderlerini bile karşılamaya yetmiyor. Bu yüzden de Yunanistan Almanya ve Fransa başta olmak üzere euro bölgesine avucunuzu yalayın diyemez durumda. Çünkü bunu yapması tüm Yunan devletini durma noktasına getirebilir. Bu yüzden de, Yunan hükümeti kemer sıkma yöntemleriyle temel bütçe açığını sıfırladığı an, artık borç geri ödemelerini yapamayacağını ilan edebilir. 29 Haziran 2011 Robert Peston-BBC Ekonomi Editörü |