|
|
Son Güncelleme:16/05/12 |
|||
| Dünya Kurum Haber ve Genel Bilgileri | Aktüel Haber, Video, Resim ve Özel Dosyalar |
|
İnsan Hakları Haberleri |
|||||
|
|
|||||
|
'NATO öldürdü ama görmezden geliyor' |
||||||
İnsan Hakları İzleme Örgütü, NATO’yu Libya'daki sivil ölümleri görmezden gelmek ve önemsememekle suçladı. Örgüte göre, geçtiğimiz yıl NATO saldırılarında 72 Libyalı sivil hayatını kaybetti ancak NATO hiç olmamış gibi davrandı. Ecdebiye kentinde 11 Nisan 2011'de NATO saldırısında ölenler, Libyalı isyancılar tarafından böyle taşınmıştı. New York merkezli uluslararası insan hakları kuruluşu İnsan Hakları İzleme Örgütü, NATO'nun geçtiğimiz yıl Libya'ya sivilleri korumak için hava operasyonları düzenlediğini ancak, söz konusu operasyonlarda 72 sivilin öldürüldüğünü açıkladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün hazırladığı son raporda, Libya lideri Mummer Kaddafi'yi devirmek için düzenlenen hava operasyonlarının birinde NATO'nun 14 sivili öldürdüğünü, onların yardımına giden gruba yine NATO saldırısında 18 kişinin öldürüldüğünü açıkladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, NATO'dan sivil ölümlerle sonuçlanan tüm vakaları kapsamlı soruşturmasını talep etti. 'AİLELERE TAZMİNAT ÖDENMEDİ' İnsan Hakları İzleme Örgütü adına açıklama yapan Fred Abrahams, "BM, Libya'da NATO'ya sadece askeri hedefleri bombalaması izni vermişti. Ancak NATO'nun vurduğu bazı hedeflerde cevap verilmesi gereken ciddi kuşkular mevcut" dedi. Abrahams, ölümlere NATO'nun neden olduğu kanıtlanamadığından, zarar gören ailelere tazminat ödenmediğini belirtti. NATO: LİBYA'YLA İŞBİRLİĞİNE HAZIRIZ NATO ise, sivillerin korunması için büyük bir özen gösterildiğinin altını çizerek, o dönemde sahada personeli bulunmadığı için sivil ölümlerle ilgili sayıları teyit edemeyeceğini açıkladı. NATO, Libya'daki mevcut yönetimin herhangi bir soruşturma açması halinde işbirliği sağlama sözü verdi. 26 BİN SORTİ YAPTI Geçtiğimiz yıl, Muammer Kaddafi'ye bağlı Libya kuvvetlerine karşı NATO operasyonu sırasında 26 bini aşkın sorti yapıldı. Bunlardan saldırı amaçlı olan 9 bin 658'sinin büyük bölümünü ABD, İngiltere ve Fransa'ya ait savaş uçakları gerçekleştirdi. NATO bu hava operasyonlarında 5 bin 900 hedefi imha etti. Geçtiğimiz mart ayında da Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) kimliklerini vererek 55 sivilin öldüğünü açıklamış, bunlardan 16'sının çocuk, 14'ünün kadın olduğunu belirtmişti. 14 Mayıs 2012 |
||||||
|
Eğitim bir insan hakkı |
||||||
|
Ekonomik şartlar ya da yaşadığı ülke fark etmeksizin her insanın eğitim alma hakkı bulunuyor. 2000 yılında küresel hedefler belirleyen UNESCO da aynı tanımlamaya dikkat çekiyor.
Yılın ilk aylarında, yüksek okulların özelleştirilmesini protesto eden İspanyol üniversite öğrencileri, “Biz beşerî kaynak değiliz, eğitim istiyoruz”, pankartları açmış, devlete eğitimin bir insan hakkı olduğu çağrısı yapmıştı. Alman İnsan Hakları Enstitüsü uzmanlarından Claudia Lohrenscheidt, bir devletin eğitim hakkını ekonomik durumu ölçü almadan herkese eşit şartlarda sunmakla yükümlü olduğunu ve ancak bu yolla insan hakları beyannamesindeki eğitim hakkını güvence altına alabileceğine dikkat çekiyor. Bir insan hakkı olan eğitimin hayata geçirilmesinde sadece yoksul ülkeler değil, Batılı sanayi ülkeleri de sorun yaşıyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) kısa süre önce yayınladığı bir rapora göre, küreselleşme dünyada birçok değişikliğe yol açtı. Raporda, devletin eğitimdeki rolünün azaldığı ülkelerde, özel şirket ya da kilisenin finanse ettiği eğitim kurumlarının giderek yaygınlaştığı tespiti yer alıyor. Birleşmiş Milletler’in bilim, eğitim ve kültür teşkilatı UNESCO’nun Almanya komisyonundan Lutz Möller de bu gözlemi doğruluyor. Möller’e göre, özel kurumlarda ‘elitlerin desteklendiği’, yoksulların ise dışlanma ve ayrımcılığa maruz kaldığı bir sistem oluşmaması için devletin eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacak şekilde yapılanmış olması gerektiğine dikkat çekiyor. "Öğrenilenler kullanılmadıkça unutuluyor" Uzmanlara göre eğitim-istihdam ilişkisi de sorgulanmalı. Alman İnsan Hakları Enstitüsü uzmanlarından Claudia Lohrenscheidt, eğitim alan kişilerin günün birinde istihdam piyasasına kazandırılması amacı ön plana geçtiğinde, eğitim hakkının gereklerinin yerine getirilmemiş olduğunu savunuyor. Lohrenscheidt, “Böyle olduğu zaman eğitim teknik bir araç olarak algılanıyor. İnsanları istihdam piyasasına uygun hale getirmesi gerektiği düşünülüyor değerlendirmesinde bulunuyor. Bunun insanların kişiliklerinin gelişimini dikkate almayan bir eğitim anlayışı olduğunu savunan Lohrenscheidt; iş piyasasında daha nitelikli hale gelmeye faydası olmadığı düşünülen bilgilerin, çabucak unutulma riski ile karşı karşıya olduğuna dikkat çekiyor. Benzer bir durumu 70’li yıllarda Brezilyalı pedagog Paulo Freire bir okuma yazma kampanyası sırasında tespit etmişti. Freier, okuryazarlıklarını yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla kullanmayan insanların, öğrendiklerini unuttuğunu gözlemlemişti. Öğrenilenlerin kullanılması gerektiğine atıfta bulunan Claudia Lohrenscheidt da, “Eğitim her zaman yaşam koşullarımızı iyileştirecek bir araç görevi görmeli, aksi halde, insanlar eğitimden kendileri vazgeçiyor” çıkarımını yapıyor. "Eğitim şartları medeniyet ölçüsü" Bu tür bir eğitim anlayışı geliştirmek, uluslararası toplumun görevi. Ancak Uzman Lohrenscheidt, bu hedefe ulaşabilmek için öncelikle yoksulluk içinde, ya da savaş ve çatışma bölgelerinde yaşayan insanların eğitime erişim imkânlarının iyileştirilmesi gerektiğine vurguluyor. Claudia Lohrenscheidt, bir toplumun medeniyet seviyesi ve insani gelişiminin toplumun daha zayıf kesimlerine sunulan eğitim imkânları ile ölçüldüğüne dikkat çekiyor. Birleşmiş Milletler, eğitim imkânlarını iyileştirmek için 2000 yılında Senegal'in başkenti Dakar'da, Dünya Eğitim Forumu düzenledi. 164 ülkenin katıldığı Forum'da, küresel hedefler belirlendi. Hedefler arasında 2015 yılına kadar, dünya genelinde tüm çocuklara ilkokulda temel eğitim alma imkânı sunulması da bulunuyor. Halihazırda, ilkokul çağında olup da eğitim alamayan yaklaşık 70 milyon çocuk bulunuyor. Güneydoğu Asya, Güney Asya ve Afrika'da Sahra Bölgesi'nin güneyi, çocukların eğitim sorunu yaşadığı bölgelerde başı çekiyor. "Eğitim kalitesi artırılmalı" UNESCO'ya göre, atılım yapılması gereken bir diğer önemli nokta da eğitimin kalitesi. 2011 Eğitim raporunda, dünya genelinde yaklaşık 2 milyon uzmanlaşmış öğretmen ihtiyacı bulunduğu, sınıfların hâlâ çok kalabalık ve ders araç gereç eksikliklerinin giderilmesi gerektiğine dikkat çekildi. Raporda mali yardım sözü veren ülkelerin taahhütlerini yerine getirmeleri de isteniyor. Lutz Möller, ulusal eğitim sistemlerinde artık sürdürülebilir kalkınma ve giderek tükenen doğal kaynaklar gibi çevre sorunlarına da ağırlık verilmesi gerektiğini vurguluyor. Uzmanlara göre, nüfusun giderek arttığı dünyada, barışçıl ve ayrımcılıktan arınmış bir birlikte yaşam kültürü oluşturulabilmesi için uluslar, temel bir insan hakkı olan eğitim hakkını sağlamakla yükümlü. 11 Mayıs 2012 |
||||||
|
İngiltere: AİHM'nin yetkileri kısıtlanmalı |
||||||
|
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yetkilerinin kısıtlanmasını isteyen İngiltere, bugün 47 ülke bakanlarının katıldığı bir toplantıya ev sahipliği yapıyor. AİHM'nin geleceği son olarak geçen yıl Türkiye'de tartışılmıştı. İzmir'deki konferansın sonunda mahkemede biriken 150 bini aşkın dosya yükünün azaltılması için mükerrer davalar ile kabul edilemez nitelikteki davaların sayısının düşürülmesinin önemi vurgulanmıştı. Ancak İngiltere, Brighton'da yapılan iki günlük konferansta daha da ileri gidilmesini ve mahkemenin bazı yetkilerinin elinden alınmasını istiyor. Üst düzey bir İngiliz yetkili bu konuda anlaşmaya varmanın "kedileri gütmek kadar zor olduğunu" ancak mümkün olduğuna inandığını söyledi.
İngiltere hükümeti mahkemenin son zamanlarda aldığı, mahkumlara oy hakkı verilmesi ve radikal imam Ebu Katada'nın sınır dışı edilmesinin engellenmesi gibi kararları şiddetle eleştirmişti. Ulusal egemenliği baltaladığını, hatta güvenlik zaafı yarattığını söylemişti. Ulusal mahkemelere dönüş Başbakan David Cameron mahkemenin, ulusal mahkemelerde alınmış kararları bozma yetkisinin sınırlanmasını istiyor. Cameron bu amaçla "yetki ikamesi" ilkesinin bu konferansta üyelerce kabul edilmesini istiyor. Ancak bunun sınırlarının nasıl çizileceği tartışma konusu. İngiltere'nin istediği diğer ana değişiklik ise hükümetlere "takdir payı" bırakılması, yani mahkemenin kararlarını uygulamada daha fazla serbestlik tanınması. Strasbourg merkezli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde 2011 sonunda 152 bin dava birikmişti. Bunlardan 90 bin kadarının kabul edilemez nitelikte olduğu sanılıyor. İngiltere hükümeti bu iş yükünün azaltılması gerektiğini savunuyor. Ancak buna karşı çıkan çevreler bazı üye ülkelerde, örneğin Rusya ve Ukrayna'da adalete erişimi zorlaştıracağını söylüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin işleyişinde yapılacak herhangi bir değişiklik, 47 üye ülkenin meclislerinin onayını gerektiriyor. İngiltere'nin Brighton kentindeki konferansta Türkiye'yi Adalet Bakanı Sadullah Ergin temsil ediyor. 19 Nisan 2012 |
||||||
|
32 milyar dolarlık 'insan pazarı' |
||||||
BM, dünya çapında yaklaşık 2 milyon 400 bin kişinin insan ticareti kurbanı olduğunu açıkladı. Bu kişilerin yüzde 80'inin fuhuşa zorlandığı, geri kalanının ise fabrikalarda köle işçi olarak çalıştırıldığı belirtildi. Hükümetlerin ise insan ticaretini engellemek için hiçbir çalışmada bulunmadığı vurgulandı. Dünya çapında insan ticareti önlenemiyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Dairesi'nin açıkladığı son veriler, dünyada 2 milyon 400 bin kişinin insan tacirlerinin kurbanı olduğunu ortaya koydu. Bu kişilerin yüzde 80'i seks kölesi olarak kullanılırken, her 3 insan ticareti kurbanından, 2 'sinin kadın olduğu belirtildi. Açıklamaya göre, hükümetler tacirleri engellemek için hiçbir girişimde bulunmuyor. YILDA 32 MİLYAR DOLAR RANT Aralarında çocukların da bulunduğu tüm kurbanların sadece yüze biri kurtarılabiliyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yapılan toplantıda insan tacirliği yapanların bu suçtan her yıl 32 milyar dolar rant sağladığı vurgulandı. Toplantıya katılan, Birleşmiş Milletler insan ticaretine karşı iyi niyet elçisi oyuncu Mira Sorvino da durumun ciddiyetine dikkat çekti. Sorvino, insan ticaretiyle mücadele için yerel, bölgesel ve uluslararası çabaların koordineli olarak ortaya koyulması gerektiğini söyledi. 4 Nisan 2012 |
||||||
|
2011’de En Fazla Sığınmacı Afganistan’dan |
||||||
Daire geçen yıl en çok siyasi mültecinin Afganistan’dan çıktığını ve bu ülkeyi Çin ve Irak'in izlediğini açıkladı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, zengin ülkelere sığınma başvurusunda bulunanların sayısı, 2011’de, bir önceki yıla kıyasla yüzde 20 artarak 450 bine çıktı. Aynı dönemde, Afgan sığınmacıların sayısı ise yüzde 30 oranında arttı. Kurum uzmanlarından Tarık Ebu Çabake, yeni raporun Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve kuzeydoğu Asya’dan 44 sanayi ülkesini kapsadığını söyledi. Rapora göre 2010’da bu ülkelere 370,000 kişi sığınırken bu rakam geçen yıl 441,300'e yükseldi. BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, 35,700 Afgan, 25,000 Çinli ve 23,500 Iraklının geçen yıl başka ülkelere sığınma başvurusu yaptığını ve sığınmacı sayısının 2003'den bu yana en yüksek düzeye ulaştığını açıkladı. Guterres, toplumsal karışıklardan ötürü Libya, Tunus, Suriye ve Fildişi Kıyısı’ndan rekor sayıda sığınmacı çıktığını; Pakistan ve Suriye'den kaçanların sayısının da arttığını belirtti. Irak, Suriye, Afgan ve Pakistanlı sığınmacıların çoğu Türkiye üzerinden Avrupa’ya; Tunus, Fildişi Kıyısı ve Libyalılar ise deniz yoluyla Malta’ya gidiyor. Her 6 siyasi sığınmacıdan biri Amerika’ya gelmek isterken,, yıllardır ilk İskandinavya ülkeleri ve Avustralya’ya başvuranların sayısında azalma oldu. 2011’de en fazla siyasi sığınma başvurusu ise Güney Afrika’ya yapıldı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin bir görevi de sığınmacıları istismara karşı korumak ve başvuruları incelenirken çalışabilmelerin sağlamak. 28 Mart 2012 |
||||||
|
BM: Suriyeli askerler çocukları hedef alıyor |
||||||
BM'nin İnsan Hakları Temsilcisi Navi Pillay, Suriyeli yetkilileri kasten ve sistematik olarak çocukları hedef almakla suçladı. Pillay, BBC'ye verdiği mülakatta gözaltında tutulan yüzlerce çocuğun akıbetinden endişe duyduğunu belirtti. BM yetkilisi bu çocukların işkence gördüğünü, insanlık dışı koşullarda yaşadığını söyledi. Pillay "Çocuklar dizlerinden vuruluyor, yetişkinlerle birlikte gerçekten insanlık dışı ortamlarda tutuluyor, yaralandıklarında tedavileri yapılmıyor, ya rehine olarak ya da bilgi edinmek için tutuluyor." dedi. Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ın bu durumdan bizzat sorumlu tutulup tutulamayacağı konusundaki bir soru üzerine Pillay şunları söyledi: "Hukuki durum bu yönde. Bu suçların güvenlik kuvvetleri tarafından işlendiğini ve en üst düzeyden onay ya da katılım olması gerektiğini gösteren yeterince somut kanıt var. "Çünkü Cumhurbaşkanı Esad tek bir emirle adam öldürmelerin durmasını isteyebilir ve bunlar dururdu." Pillay, Esad'ın bu yüzden bir gün adalete hesap vereceği görüşünü de sözlerine ekledi. Esad yönetimi bu hafta, BM ve Arap Birliği temsilcisi Kofi Annan'ın hazırladığı barış planını kabul etmişti. Ancak Batılı devletler, bu onaya şüpheyle yaklaşıyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Cumhurbaşkanı Esad'ın geçmişte verdiği sözleri tutmadığını belirterek, somut adımlar görmek istediklerini söyledi. Diğer Batılı devletlerden de bu yönde açıklamalar geldi. Ancak BM'deki BBC muhabiri Barbara Plett, başarıya ulaşıp ulaşmayacağı konusundaki şüphelere rağmen, Annan planının şu ana dek tüm Güvenlik Konseyi üyelerinin katıldığı ilk uluslararası karar olduğuna dikkat çekiyor. Rusya ve Çin'in de desteğini alan plan, şiddete son verilmesini ve siyasi süreç başlatılmasını öngörüyor, ancak Esad'ın çekilmesi yolunda çağrı yapmıyor. Dün İstanbul'da bir araya gelen Suriyeli muhalifler ise Esad'ın iktidarda kalmaya devam etmesine izin veren hiçbir anlaşmayı kabul etmeyeceklerini söylüyor. İstanbul toplantısına katılan farklı grupların büyük çoğunluğunun, Suriye Ulusal Konseyi adı altında bir araya gelmeyi kabul ettikleri de belirtiliyor. Ancak toplantıyı izleyen BBC muhabiri, tartışmaların düzeyinin grupların bölünmüşlüğünü ortaya serdiğini söylüyor. Bu arada Hem BM hem de Arap Birliği'ni temsil eden Kofi Annan halen şiddete son verilmesi için hazırladığı plana destek almak üzere Çin'de temaslarını sürdürüyor. Gerek Çin, gerekse Annan'ın bir önceki durağı olan Rusya'nın plana olumlu yaklaşmasının, Şam yönetimini ikna etmiş olabileceği düşünülüyor. Bu iki ülke daha önce Şam yönetimini kınayan BM karar tasarılarını veto etmişti. Her iki ülkenin yönetimleri de metinlerde 'Yönetim Değişikliği'ne kapıyı aralayacak herhangi bir ifade bulunmamasını istiyordu. Annan, Pekin'e yola çıkarken yaptığı açıklamada krizin uzamasına izin verilemeyeceğini, esmekte olan dönüşüm rüzgarlarının dinmeyeceğini söyledi, ancak bir takvim oluşturmak için tüm tarafların rızasının gerektiğini vurguladı. Annan'ın temasları sonrasında Rusya Cumhurbaşkanı Dimitri Medvedev de girişimi bütünüyle desteklediğini çünkü bunun 'Suriye'de uzun ve kanlı bir iç savaşın önüne geçmek için son fırsat' olduğunu söyledi. Suriye'de Beşar Esad yönetiminin siyasi baskıları aleyhinde bir yıl önce başlayan gösteriler ve bunu izleyen şiddet, BM rakamlarına göre dokuz bin kişinin ölümüne yol açtı. 28 Mart 2012 |
||||||
|
Afganistan'da bir can kaç para? |
||||||
Afganistan'daki NATO operasyonlarında hayatını kaybeden sivillerin yakınlarına ödenen tazminat, ülkeden ülkeye değişiyor. En düşük tazminat ABD ve İngiltere, en fazla tazminat Almanya ve İtalya'dan. Afganistan’da eğer bir aile ferdiniz NATO birlikleri tarafından öldürülürse – kulağa ters gelse de – sizin için tetiği çekenin Alman veya İtalyan olması, en azından para açısından, Amerikalı ya da İngiliz olmasından daha iyi. CIVIC yani "Masum Çatışma Kurbanları Kampanyası" adlı sivil toplum örgütünün yaptığı bir araştırmaya göre, 10 yıldır süren savaşta İngiliz ordusunun, kurbanların yakınlarına verdiği tazminat 210 dolara kadar düşebilirken, Alman birliklerin 25 bin dolara varan tazminatlar ödediği kayıtlara geçmiş. Gerilimin ana nedenlerinden biri NATO birliklerinin neden olduğu sivil ölümler, Afgan hükümeti ile Batılı müttefikleri arasındaki gerilimin ana nedenlerinden biri. Özellikle de geçen hafta sonunda bir ABD askerinin 16 Afgan sivili öldürmesinin ardından, gerilim iyice arttı. Taliban’ın güçlü olduğu Kandahar vilayetine bağlı bir köydeki katliamından ötürü ABD’nin kurban yakınlarına tazminat ödeyip ödemeyeceği henüz bilinmiyor. Kurbanların 11’inin aynı aileden olduğu söyleniyor. CIVIC tarafından yapılan bir incelemeye göre, ABD hava saldırıları gibi hukuki çerçevede gerçekleştirilen operasyonlarda öldürülen siviller için, kişi başına 2 bin 500 dolara varan tazminatlar ödüyor. İlk olarak iki yıl önce hazırlanan raporun düzenli olarak güncellendiği bildiriliyor. Hem hukuk, hem de ordu yönetmeliği çiğnendi CIVIC için incelemeler yapan insan hakları araştırmacısı Trevor Keck, Afganistan’ı sarsan son katliamda Amerikan askerinin gayet açık bir şekilde savaş hukukunu, insan hakları hukukunu ve ABD ordusunda askerî adalet kodu olarak bilinen yönetmeliği ihlal ettiğini belirtiyor. Keck, benzeri durumlarda, hem adaletin yerini bulması için sorumluluğun üstlenilmesini, hem de tazminat ödenmesini talep ettiklerini kaydediyor. İngiliz birliklerinin bir kurbanın yakınlarına 210 dolar ile 7 bin dolar arasında değişen miktarlarda tazminat verdiği biliniyor. CIVIC’in raporuna göre, Alman birlikleri 2008 yılında bir kontrol noktasında üç kişinin öldürülmesinden sonra tazminat olarak maktüllerin ailelerine 20 bin dolar nakit ve 5 bin dolar değerinde de bir otomobil verirken, İtalya da 2009 yılında öldürülen 14 yaşındaki bir kız çocuğunun ailesine 13 bin 500 dolar tazminat ödedi. CIVIC, NATO yetkilileri ve Afgan siviller ile yapılan söyleşilere dayanarak, kurban yakınlarından özür dilenmesinin ve tazminat verilmesinin, kısa bir süre önce Kur’an-ı Kerim yakılmasından ve Kandahar’daki katliamın ardından ülkedeki yabancı birliklere beslenen düşmanlığın azaltılması açısından çok önemli olduğunu belirtiyor. Kurban yakınlarının işi zor Afganların sivil kurbanları bildirebilmeleri ve tazminat talep edebilmelerinin standart bir prosedürü bulunmuyor. Bu da adaletin yerini bulmadığı hissini güçlendiriyor. Mevcut kurallar, çoğu zaman, okuma yazması olmayan köylülerin, hangi birliğin kendi evlerine geldiğini bulmasını ve kimi zaman yüzlerce kilometre uzaklıktaki üsse gitmesini talep ediyor. Çoğu köylünün farklı ülkelerden yabancı askerleri birbirlerinden ayırt edememesi de, zorlaştırıcı bir diğer etken. 3 binden fazla sivil ölü Afganistan'daki savaş 11'inci yılına girdi. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, ülkedeki yabancı birliklerin operasyonları sırasında 2011 yılında 410 sivil hayatını kaybetti. Bu da 2010 yılına oranla yüzde 4'lük bir düşüş anlamına geliyor. Savaş başladığından bu yana hayatını kaybeden sivillerin toplam sayısı 3 bini geçiyor. 15 Mart 2012 |
||||||
|
AİHM'den İtalya'ya mahkûmiyet kararı |
||||||
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, insan hakları örgütlerini sevindiren bir karara imza attı. Mahkeme, İtalya'yı Afrikalı mültecileri yasadışı yollarla sınır dışı etmekten binlerce euro tazminata mahkûm etti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Eritre ve Somalili kaçak göçmenleri 2009 yılında zorla Libya'ya gönderen İtalya'yı mahkûm etti. Mahkeme İtalya’nın şikayetçi her bir mülteciye 15 bin euro tazminat ödemesini kararlaştırdı. Somali ve Eritre’den İtalya’ya botlarla geçmeye çalışan yaklaşık 200 mülteci, İtalyan sahil güvenliği tarafından yakalanmış ve Libya’nın başkenti Trablus’a gönderilmişti. İtalya o dönem Libya’nın, uluslararası mülteci standartlarını yerine getiren güvenli bir ülke olduğunu öne sürmüştü. AİHM, İtalya’nın bu tezini kabul etmedi. Kararda Libya’ya gönderilen mültecilerin, ülkelerine iade edildikten sonra işkence ve kötü muameleye maruz kaldıkları belirtildi. Mahkeme, İtalya’nın, Avrupa İnsan Hakları Sözlemesi’ni ihlâl ettiğine hükmetti. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve insan hakları örgütleri karardan memnuniyet duyduklarını açıkladı. Kararın ardından açıklama yapan İtalya Başbakanı Mario Monti, ülkesinin AİHM kararına bağlı kalacağını ve gelecekteki mülteci politikalarının belirlenmesinde de etkili olacağını söyledi. Somali ve Eritreli mülteciler Silvio Berlusconu hükümeti döneminde sınırdışı edilmişti. Berlusconi'nin Başbakanlığı döneminde Libya ile imzalanan bir dostluk anlaşması çerçevesinde, İtalya kara sularında yakalanan mülteciler Libya’ya gönderiliyordu. 24 Şubat 2012 |
||||||
|
Çin Nankin Katliamını Reddeden Japon Belediye Başkanını Protesto Etti |
||||||
Çin Nankin Katliamını Reddeden Japon Belediye Başkanını Protesto Etti Çin'in Nankin kenti Japon Nagoya’nın Belediye Başkanını Tokyo hükümetine şikâyet etti Nedeni, Takaşi Kawamura'nın 1937 yılında Japon ordusunun Nankin’de yaptığı katliamları inkâr etmesi. Japon ordusunun 1937 yılında Çin’i işgali sırasında, Nankin’de, on binlerce Çinli eşi görülmemiş bir vahşetle öldürülmüştü. Belgelenmiş olaylar arasında insanları diri diri gömmek, süngü talimi için kullanmak, zevk için yakmak, baş kesmek, tecavüz ve kadınları ordu için fahişe yapmak da bulunuyor. Her ne kadar Japonlar katliamın boyutunu reddetse de Batılı tarihçiler işkenceyle öldürülen sivil ve asker sayısının 200 ile 300 bin arasında olduğunu tahmin ediyor. Nagoya Belediye Başkanı Kawamura’nın, üç yıl önce katliamı reddetmesi ve Nankin’deki ölü sayısının abartıldığını iddia etmesi o zaman da Çinlilerin tepkisine yol açmıştı. Tokyo hükümeti, 2005 yılında, Japon ordusunun İkinci Dünya Savaşı sırasında işlediği savaş suçlarının okul kitaplarından çıkarılmasına karar verdi. Ancak Çin, Kore ve diğer komşu ülkelerin şiddetli tepkisi üzerine ders kitapları değiştirilmekten vazgeçildi. Japon ordusunun Nankin ve diğer ülkelerde sergilediği vahşeti unutmayan ülkeler yıllardır Japonya’nın BM Güvenlik Konseyi’ne daimi üye olmasını önlüyor. Japon hükümeti Nankin’de 1937 Aralığında başlayan ve yaklaşık 6 ay süren katliamlardan ötürü hala Çin’den özür dilemeyi reddediyor. “Nankin Tecavüzü” (Rape Of Nanking) olarak tarihe geçen katliamın unutulmayan unsurlarından biri Çinlilerin Japon askeri doktorlar tarafından canlı denek olarak kullanılması. Ne kadar yaşayacaklarını anlamak için tek tek hayati organlarının çıkarılması gibi. Hiç unutulmayacak başka bir olay ise iki Japon subayın sivilleri bir alanda sıraya dizip kılıçlarıyla kim daha fazla baş kesecek diye yarışmaları. Yüz Çinlinin öldürülmesinden sonuç çıkmayınca rakamı 150’e çıkarmışlar. Tokyo’da yayınlanan Nichi Nichi Shimbun gazetesi, yarışa ve kahraman olarak görülen iki subayın başarılarına geniş yer vermiş. Haber savaştan sonra kurulan Uzakdoğu Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin de gözünden kaçmamış. Pekin hükümetinin talebi üzerine Çin’e iade edilen iki Japon subay yargılanıp 28 Ocak 1948’de idam edilmiş. Çinlilerin Japon Belediye Başkanının katliamı inkar etmesine tepkilerini anlamak zor olmasa gerek. 22 Şubat 2012 |
||||||
|
|
||||||
|
Anne, Velayetindeki çocuğuna kendi soyadını verebilecek |
||||||
Anayasa Mahkemesi'nden Önemli Karar Yüksek Mahkeme, kocasından boşanan kadına, velayetindeki çocuğuna kendi soyadını verme hakkı tanıdı. Kocayı “ailenin reisi” olarak tanımlayan Soyadı Yasası, ad ve soyad verme hakkını da babaya veriyordu. 1934 tarihli yasaya göre, kadın kocasından boşansa dahi, velayetine aldığı çocuğun soyadı yine kocasının soyadı oluyordu. Mahkemelerin, boşanma davalarında küçük çocukların velayetini yüzde 95 oranında anneye verdiği Türkiye’de, çocuklar bu düzenleme nedeniyle beraber yaşadıkları anneleriyle farklı soyadlarını taşımak zorunda kalıyorlardı. Yüksek Mahkeme’nin kararıyla bundan böyle, eşlerinden boşanarak çocuklarının velayetini alan kadınlar çocuklarına kendi soyadlarını verebilecek. Anayasa Mahkemesi, bu kararını, “BM Uluslararası Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”ne atıfta bulunarak aldı. |
||||||
|
Apple'e İnsanlık dışı çalışma koşulları iddiası |
||||||
Apple iddiaları araştırıyor Çin'de Apple için üretim yapılan fabrikalarda çalışma koşullarının insanlık dışı olduğu öne sürülüyor. Apple, bu iddiaları araştırmaya başladı. Ancak sivil toplum örgütlerine göre Apple'ın esas amacı reklam yapmak. Amerikan elektronik şirketi Apple, bu alandaki en başarılı kuruluşlardan biri. Şirket, 2011 yılının son üç ayında 13 milyar dolar kâr ettiğini duyurdu. Apple, şık tasarımları ve kullanışlı ürünleriyle geniş bir hayran kitlesine sahip. Ancak Apple'a eleştirel bir gözle bakanlara göre madalyonun bir de arka yüzü var. İnsanlık dışı çalışma koşulları iddiası Apple ürünlerinin Çin’de çoğu zaman insanlık dışı koşullarda üretildiği öne sürülüyor. Apple için taşeron üretim yapan en büyük şirketlerden biri olan Tayvan merkezli Foxconn, geçmişte de eleştirilere maruz kalmıştı. Bir milyondan fazla işçi çalıştıran Foxconn, dünyanın en büyük elektronik cihaz ve bilgisayar üreticileri arasında bulunuyor. Çin’deki Foxconn fabrikalarında en az 14 işçinin intihar ettiği, fabrikalarda çok sayıda kaza ve patlama meydana geldiği biliniyor. Apple iddiaları araştıracak Apple bu hafta başında, Adil İşgücü Derneği (Fair Labor Association) aracılığıyla tedarikçi fabrikalarda araştırmalar yaptıracağını bildirdi. Apple'in yöneticisi Tim Cook yaptığı yazılı açıklamada "işçilerin her yerde güvenli ve adil çalışma koşullarına sahip olması gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle Adil İşgücü Derneği’nden en büyük tedarikçi şirketin koşullarına ilişkin bağımsız bir araştırma yapmasını rica ettik" dedi. Apple 2007 yılından bu yana, üretimin yapıldığı fabrikalardaki denetimlere ilişkin raporlar yayınlıyor. Ancak bu raporların şeffaf olduğu söylenemez. İncelemenin hangi fabrikalarda yapıldığına, çalışma koşullarındaki değişikliklere ilişkin bilgiler yer almıyor. Apple araştırma yapılması için ilk kez şirket dışından bir kuruluşu görevlendiriyor. Apple'a göre, tedarikçi şirketler denetimlere gönüllü olarak katılıyor. Ancak bu kez inceleme ve araştırma sonuçları ile şirketlerin isimlerinin açıklanacağı tahmin ediliyor.
Sivil toplum örgütleri kuşkulu Çin Emek Bülteni adlı örgütten Geoffrey Crothall, Apple'in girişimini göz boyama olarak nitelendiriyor. "Bu bir reklam. Apple'in incelemeyi kendisinin yapması veya başka bir kuruluşa yaptırması arasında hiç bir fark yok. Bu tür incelemeler, Çin'de bulunan fabrikalardaki çalışma koşullarının iyileştirilmesi için etkin bir yöntem değil. Denetimlerin yapılacağı firmalar, denetçilerin geleceğinden haberdar oluyor. Ve denetçiler geldiği zaman da kendilerini en iyi nasıl göstereceklerini biliyorlar." Apple’ın Adil İşgücü Derneği ile birlikte çalışması da eleştirilere neden oluyor, zira insan hakları savunucuları, örgütün bağımsız olmadığını öne sürüyor. Adil İşgücü Derneği'nin yönetim kurulunda, akademisyen ve sivil toplum örgüt temsilcilerinin yanı sıra Nike veya Hanes gibi büyük şirketlerin yöneticileri de yer alıyor. Özellikle kalkınmanın eşiğindeki ülkelerde üretim yaptıran bu şirketler de kötü çalışma koşulları nedeniyle eleştirilere hedef olmuştu.
İşçilerin hakları için mücadele eden Kötü Muameleye Karşı Öğrenciler ve Akademisyenler (SECOM) adlı örgütten Debby Chan, Apple'in kamuoyunun baskılarına dayanamadığı için inceleme ve araştırma başlatacağı görüşünde. "İki yıl önce Apple ürünlerinin hangi koşullarda imâl edildiğini kimse sorgulamıyordu. Ama artık tüketicilerin çoğu Apple için taşeron firmalardaki kötü çalışma koşullarının farkında." Sorunlar biliniyor Hongkong merkezli örgüt, Apple'in en büyük tedarikçilerinden biri olan Foxconn fabrikalarında çok sayıda araştırma yaptı. Bu incelemeler sonucunda, işçilerin çoğunun günde 12 saat ayakta çalışmak zorunda kaldığı, fazla mesailer için ödeme yapılmadığı, iş başında koruyucu önlemlerin alınmadığı ortaya çıktı. Debby Chan, Apple tarafından yaptırılacak araştırmaya aslında gerek olmadığını belirtiyor: "Bu sorunlar uzun süreden beri biliniyor, Apple da bunlardan haberdar. Apple bu sorunları çözmekle yükümlü. Bu incelemenin sonucunda ne olacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Bu girişimin çok şey vaadettiği konusunda şüphelerim var doğrusu." Adil İşgücü Derneği çalışanları Apple için üretim yapan fabrikalarda araştırma ve incelemelerine geçtiğimiz günlerde başladı. Apple, fabrikalardaki binlerce işçiye çalışma ve yaşam koşulları ile sağlık durumları gibi konularda sorular yöneltileceğini bildirdi. Ancak bu araştırmaların sonucunda nasıl bir tutum izleneceği konusunda ise Apple herhangi bir açıklama yapmadı. 15 Şubat 2012 |
||||||
|
Caroline ile eşi "Özel yaşama saygı" davasını kaybetti |
||||||
AİHM, Monako prensesi Caroline ile eşi tarafından Almanya’ya açılan “özel yaşama saygı” davasında Alman hükümetini haklı buldu. Mahkeme, Axel Springer medya grubu tarafından açılan “ifade özgürlüğü” davasında ise Alman hükümetini tazminat cezasına mahkûm etti. AİHM, tanınmış şahsiyetlerin özel yaşamlarına saygı ile ifade özgürlüğü arasındaki çelişkiyi içerdiği ve aynı ülkeyi ilgilendirdiği için bu iki davayı birleştirmiş ve en yüksek karar organı olan 17 yargıçlı Büyük Daire’de görülmesini kararlaştırmıştı. Prenses Caroline, 1990’lı yılların başlarından bu yana fotoğraflarını izinsiz yayımlayan gazete ve dergilere karşı yürüttüğü mücadeleyle tanınıyor. Alman basınında çıkan fotoğraflar nedeniyle Almanya’ya karşı AİHM gündemine taşıdığı ilk davayı 2004 yılında kazanmıştı. AİHM’nin gerekçeli kararında Alman adaletinin prensesin özel yaşamını korumakta yeterince itinalı davranmadığı vurgulanmıştı. Bu kararı temel alan Prenses Caroline ve eşi Ernst de Hanovre, “Frau im Spiegel” ve “Frau Aktuell” dergileri tarafından 2002 ve 2004 yılları arasında izinsiz yayımlanan fotoğrafları da Alman mahkemeleri gündemine taşımışlardı. Alman mahkemeleri bu fotoğraflardan bazılarının yasaklanması talebine olumlu yanıt vermekle birlikte, bazı klişeler için “kamuyu bilgilendirme amaçlı olduğu gerekçesiyle yayımlanabilir” yorumunda bulunmuştu. Prenses ve eşi Alman Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanan bu hükmü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “özel yaşama saygı” ilkesini ihlâl ettiği gerekçesiyle 2008 yılında Strasbourg Mahkemesi gündemine taşımıştı. İsviçre'de çekilen fotoğraf neden oldu AİHM, dava hakkında bugün açıkladığı kararında, kamu tarafından tanınan şahsiyetler hakkında medyada yer alan haberlerinin “toplumsal çıkarla uyumlu ve özel yaşama saygı hakkı ile makul bir denge içerdiği takdirde kabul edilebilir olduğu” hükmünde bulundu. Alman mahkemelerinin “dengeli” davrandığına vurgu yapılan kararda, “Alman yargı organları, fotoğrafların, beraberlerindeki yazılı haberlerle birlikte ele alındığında toplumsal tartışmaya katkı sağlayıp sağlamadığı sorusuna çok önem vermiş, fotoğrafların hangi şartlarda çekildiğini dikkate almıştır” değerlendirmesinde bulunuldu. Konunun AİHM gündemine taşınmasına neden olan fotoğraf, 2002 yılında Monako prensesi eşiyle birlikte İsviçre’deki ünlü kayak merkezi Saint-Moritz’de tatildeyken çekilmişti. O tarihlerde Caroline’in babası Monako prensi Rainier de hastalığıyla gündemdeydi. “Frau im Spiegel” dergisinin Şubat 2002 sayısında yayımlanan fotoğrafın altına “Prenses Stephanie (Caroline’in kız kardeşi), hasta prensle sadece o uğraşıyor” ibaresi eklenmişti. AİHM yargıçları, bu fotoğrafın yasaklanmasına izin vermeyen Alman yargısının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadıyla uyumlu davrandığına ve Sözleşmesi’nin özel yaşama saygıyla ilgili maddesini ihlâl etmediğine hükmederek, Monako prensesi ve kocasının tezlerini oy birliğiyle geri çevirdi. AİHM Springer'i haklı buldu AİHM’nin açıkladığı bir diğer kararda ise Alman hükümetinin ülkenin en önemli medya gruplarından Axel Springer AG’nin ifade özgürlüğünü ihlâl ettiği hükmünde bulunuldu. Davanın temelinde, bir polisiye dizideki rolüyle ün yapan Alman aktör Bruno Eyron hakkında Axel Springer grubunun sahibi olduğu yüksek tirajlı “Bild” gazetesi tarafından yayımlanan bir habere getirilen yasak yatıyor. Gazetenin aktörün uyuşturucu kullanmak suçundan tecilli hapis cezasına mahkûm edilmiş olmasını ortaya çıkarması sonrasında aktör gazeteden davacı olmuş, Alman yargısı da “haber ne kadar doğru olursa olsun, aktörün özel yaşamının korunmasının kamunun bilgilendirilmesinden daha önemli” olduğuna kanaat getirmişti. Alman federal mahkemeleri ve Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanan bu kararın gerekçeleri AİHM tarafından yeterli bulunmadı. Gazetenin haber kaynağının resmî makamlar olduğunun kanıtlandığına işaret eden AİHM, bu haberlerin davayı inceleyen savcı tarafından başka medya organlarına teyit edildiğini belirtti. Bild tarafından yayımlanan haberde aktörün özel yaşamı değil, uyuşturucu kullanmış olması nedeniyle yakalanışı ve davasının sonucunun işlendiğini hatırlatan AİHM, haberde aktöre yönelik hiçbir hakaret veya temelsiz iddianın yer almadığını da not etti. Bu saptamalardan yolan çıkan Strasbourg yargıçları, gazeteye getirilen yayın yasağını aktörün özel yaşamını koruma hedefiyle “orantısız” buldu ve Almanya’nın davacının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı. Karar 5’e karşı 12 oyla alındı. Almanya karar gereği Axel Springer grubuna 17 bin 734 Euro maddi tazminat, 32 bin 522 Euro da mahkeme masrafı ödeyecek. 7 Şubat 2012 |
||||||
|
İnsansız katliam: 585 sivil öldü |
||||||
Pakistan, Afganistan, Irak ve Yemen’deki operasyonlarda kullanılan insansız hava araçları (İHA) 3 yılda yaklaşık 585 sivilin yaşamını yitirmesine neden oldu. Başkent Londra’daki Araştırmacı Gazetecilik Bürosu’nun raporuna göre; Obama’nın başkanlık koltuğuna oturduğu günden sonra geçen 3 yılda yaklaşık 585 ‘masum sivil’ insansız hava araçlarından atılan bombalar nedeniyle hayatını kaybetti. Araştırmaya göre, ölen sivillerden en az 60’ı da çocuklardan oluşuyor. Habertürk gazetesinin haberine göre, Obama yönetimine karşı İHA saldırılarında hayatını kaybeden siviller için hukuki mücadele başlatan Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği, kayıp sayısının çok daha yüksek olabileceğini söylüyor. Obama’nın başkan olmasının ardından İHA’larla Pakistan topraklarına yönelik 260 saldırı yapılmış. Birçoğu Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) tarafından düzenlenen saldırılarda sivil kayıpların sayısı bir çok kez gizli tutuluyor. 6 Şubat 2012 |
||||||
|
Bedava ilaç 116 can aldı |
||||||
Pakistan'ın Pencap eyaletinde kalp hastalarına ücretsiz dağıtılan ilaçtan ölenlerin sayısı 116'ya yükseldi. Olay, "Kobay mı yaptılar?" Sorusunu oluşturuyor. Bölgesel yönetimin sağlık bakanlığı yetkilileri, bazı ilaçlardaki hatalı etken maddenin kemik iliği ve kandaki beyaz hücrelerin azalmasına sebep olması nedeniyle 116 kişinin öldüğünü açıkladı. Pencap sağlık bakanlığından yapılan açıklamada ise, skandalda sorumluluğu bulunan üst düzey bütün yöneticilerin görevlerinden alarak soruşturmanın genişletilmesi için ilgili makamlara talimat verildiği duyuruldu. 300 KİŞİ TEDAVİ ALTINDA Eyaletteki yanlış ilaç uygulaması nedeniyle bazılarının durumu ağır 300 kadar kişi tedavi altında bulunduruluyor. Pakistan'da son yılların en büyük sağlık skandalı gecen hafta ortaya çıkmıştı. Polis bugüne kadar doktor ve firma sahiplerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişiyi tutukladı. 29 Ocak 2012 |
||||||
|
Af Örgütü'nden Libya'ya 'işkencede ölüm' suçlaması |
||||||
Uluslararası Af Örgütü, Libya'daki gözaltı merkezlerinde çok sayıda kişinin milislerin işkence uygulamalarına hedef olduktan sonra öldürüldüklerini duyurdu. Örgüt, Trablus, Misrata ve Geryan kentlerinde başlarında, sırtlarında ve kollarında açık yara bulunan çok sayıda hasta tespit ettiğini açıkladı. Öte yandan, Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü de, 115 kişiyi işkenceye bağlı yaralanmalar nedeniyle tedavi ettiği Misrata kentindeki faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Örgüt, ülkede bulunmalarının istismar edildiğini belirterek, ''Bizim görevimiz savaş mağdurlarına ve hasta tutuklulara sağlık hizmeti sağlamak, aynı hastaları işkence seanslarının ardından tedavi etmek değil dedi. Birleşmiş Milletler yetkilileri de, Libya'da denetim altına alınamayan milislerin binlerce kişiyi gizli gözetim merkezlerinde tuttuğunu söyledi. BM'nin Libya temsilcisi Ian Martin, dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni Libya'daki son durum konusunda bilgilendirdi. Martin, Pazartesi günü eski lider Kaddafi'ni kalelerinden kabul edilen Beni Velid kentindeki çatışmalarda dört kişinin öldüğünü ve Bingazi'de gerginlik yaşandığını hatırlatarak bunun hükümetin milisleri kontrol altına almaktaki çaresizliğini gösterdiğini belirtti. Ian Martin geçici hükümetin milis gruplarının dağıtılması konusunda bazı adımlar atmasına karşın silahların ve silahlı grupların yayılması nedeniyle otorite kuramadığını kaydetti. BM temsilcisi Beni Velid'deki çatışmaların Kaddafi yanlılarının kenti ele geçirdiği şeklinde yanlış yansıtıldığını belirterek milislerin Kaddafi yanlılarını yenilgiye uğrattığını vurguladı. Temsilci ancak bu durumun tarafların uzlaşmasının zorluğunu ortaya koyduğunu söyledi. Birleşmiş Milletler'in insan hakları sorumlusu Navi Pillay da, milis gruplarının Kaddafi yanlısı sekiz binden fazla kişiyi yasa dışı olarak gözetim merkezlerinde tutmaya devam ettiğini belirtti. Pillay, otorite boşluğu nedeniyle bu kamplarda işkence ve kötü muameleye uygun bir ortamın oluştuğuna dikkat çekti. BM yetkilisi Libya hükümetinin bu kampları milislerden devralmasını isteyerek, tutsaklara yasalara uygun olarak muamele edilmesi gerektiğini vurguladı. 26 Ocak 2012 |
||||||
|
Freedom House: "2012'de Dünyada Özgürlük" Dereceleri |
||||||
Özgürlükler Arap Baharı'na rağmen gerilemede Demokrasinin geliştirilmesi çağrısıyla kampanyalar düzenleyen düşünce kuruluşu Freedom House, Arap Baharı eylemlerinin Komünizm'in yıkılmasından bu yana despot yönetimleri sıkıntıya sokan en ciddi gelişme olarak niteledi. "2012'de Dünyada Özgürlük" adlı yıllık raporunu yayınlayan Freedom House, Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali rejimine son veren devrimi son 40 yılda, demokrasi adına en büyük atılımlardan biri olarak niteledi. Ancak Washington merkezli örgüt, dünyanın genel olarak otoriter yönetimlere kaydığı uyarısında bulunuyor. Çin'in Arap Baharı eylemleri karşısındaki tutumu ise kuruluş tarafından isteri noktasına yaklaşan bir gözaltı ve sansür kampanyası olarak niteleniyor.
Freedom House 1972 yılından bu yana birey hakları ve özgürlüklerinin dünyadaki durumu konusunda düzenli raporlar hazırlıyor. Orta Doğu'da ilerleme ve gerileme iç içe Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, Tunus, Mısır ve Libya'nın ilerleme yaşayan ülkeler olduğu belirtilirken bölgenin bazı kesimlerininse yıl içinde dünya geneline göre en büyük gerilemeleri yaşadığı vurgulandı. Özgürlüklerin kötüye gittiği ülkelerin başında Bahreyn, İran, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen gösteriliyor. Notları zaten düşük olan Suriye ve Suudi Arabistan, muhaliflerine yönelik baskılar dolayısıyla kuruluşun notlama sisteminde en alt kademeye indi. Freedom House Başkanı David J. Kramer, dünyada despot (otoriter) yönetimlerin ilerleme, demokrasilerin gerileme eğiliminde olduğu bir yıl geçirdik" dedi. Ancak verilerin yine de umut verdiğini, Arap Baharı eylemlerinin gözlemcilerin demokratik değişimi olası görmediği noktalarda filizlendiğini vurguladı. Freedom House raporuna göre geçen yıl 26 ülkede demokratik hak ve özgürlükler daha da sınırlanırken, sadece 12 ülkede özgürlükler genişledi. Kuruluşun değerlendirmelerinde, olumsuz yönde ilerleyen ülkelerin sayısı altı yıldır olumlu eğilimlerin baskın çıktığı yerlerden daha fazla. Kuruluş, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini temel alarak siyasi hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaları 1'den 7'ye notluyor. 1 notu özgürlükler açısından en iyi , 7 en kötü durumu ifade ediyor. Türkiye 'kısmen özgür'
Raporda Türkiye 'kısmen özgür' ülkeler kategorisinde yer almaya devam etti. Gerek siyasi haklar, gerekse bireysel özgürlükler açısından Türkiye'nin notu 3. Türkiye en son 1979'da özgür bir ülke olarak nitelenmişti. Kuruluş, ülkede 2002'ye kadar siyasi haklar için 4, bireysel özgürlükler için 5 seviyesinde baskı tespit etmiş, notlar daha sonra iyileşme eğilimine girmişti. 2005'ten bu yana ise değişiklik olmadı. Freedom House son raporunda ise geçen yıl Türkiye'de siyasi tutuklamalar ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların da endişe verici unsurlar olduğunu kaydetti. Rapor, "özgür" ülkelerin ön saflarında yer alan ABD'de de korumacı, dışa kapalı eğilimlerin güç kazandığına dikkat çekiyor. 2011'de olumsuz yönde ilerleyen ülkeler arasında Macaristan, Güney Afrika ve Ukrayna da sayılıyor. Azerbaycan ve Kazakistan da gerileyen ülkeler arasında sayılırken; durumu 'beterin beteri' olarak ifade edilen ülke ve bölgeler şöyle sıralanıyor: Ekvator Ginesi, Eritre, Kuzey Kore, Özbekistan, Somali, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Türkmenistan ve Çin'in Tibet bölgesi. 19 Ocak 2012 |
||||||
|
'İnsan hakkı, sağlıklı yaşam hakkı demektir’ |
||||||
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü nedeniyle Türk Eczacılar Birliği’nden yapılan açıklamada, ''İnsan hakkı demek, aynı zamanda herkes tarafından ulaşılabilir, eşit ve ücretsiz sağlık hizmeti sunumunu da içermektedir. Sağlıklı yaşam hakkı demek, en temel insan hakkı demektir'' ifadesi kullanıldı. ANKARA - Türk Eczacılar Birliği merkez heyetince, insan hakkının aynı zamanda herkes tarafından ulaşılabilir, eşit ve ücretsiz sağlık hizmeti sunumunu da içerdiği belirtilerek, sağlıklı yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğu kaydedildi. Heyetin yaptığı yazılı açıklamada, 10 Aralık'ın 1948'de BM Genel Kurulunca kabul edilen ve insanların eşit şekilde sahip oldukları hak ve özgürlükleri ifade eden ''İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi''nin kabul edilişinin yıl dönümü olduğu belirtildi. 09 Aralık 2011 |
||||||
|
Johansson: ABD’nin Afrika'dan farkı yok |
||||||
ABD’li ünlü oyuncu Scarlett Johansson, ülkesindeki gelir durumunun düşüklüğüne dikkat çekerek, “Ülkemdeki insanların durumu Kenya’da gördüğüm işçi ve çiftçilerden farklı değil” dedi. İSTANBUL - Barack Obama’nın başkanlık kampanyasına destek veren ABD’li ünlü oyuncu Scarlett Johansson, ülkesinin durumuyla ilgili ilginç değerlendirmelerde bulundu. Oxfam’ın temsilciliğini de yapan Scarlett Johansson, dünyadaki açlık tehlikesi ve “Wall Street’i İşgal Et” eylemleriyle ilgili Arianna Huffington’a konuştu. Johansson, şunları söyledi: “ABD’de ailelerini geçindirmek için hiçbir şansı olmayan pek çok umutsuz insan var. Bu insanlar Kenya’ya gittiğimde gördüğüm çiftçilerden ya da işçi sınıfından o kadar da farklı değiller.” 29 Kasım 2011 |
||||||
|
Global Protesto |
||||||
|
|
||||||
|
Zevkine Afgan Sivil öldüren Çavuşa ömür boyu hapis |
||||||
ABD'de bir askeri mahkeme, Afganistan'da ''ölüm timi''ne liderlik eden bir askeri tasarlayarak cinayet işlemek iddiasından suçlu buldu. Çavuş Calvin Gibbs ve ekibindeki beş asker Afganistan'da görev yaptığı sırada üç sivili öldürmekle suçlanıyorlardı. Sanık beş askerden üçü suçlarını kabul ederken, diğer iki sanık da Gibbs aleyhine tanıklık yapmayı kabul etti. Davada cinayetle suçlanan askerlerin de en rütbelisi olan Gibbs, ölenlerin cesetlerinden anı olarak saklamak üzere parmak kestiğini itiraf etmişti. Hedef olduğu 16 suçlamadan 15'inden suçlu bulunan Gibbs ömür boyu hapis cezasına çarptırılırken, yargıç dokuz yıl hapiste kaldıktan sonra şartlı tahliye için başvurma hakkına sahip olduğuna hükmetti. Amerikan ordusundan beş askerin Afganistan'da sivilleri 'eğlence için' öldürmekle suçlandığı dava, orduda Ebu Gureyb skandalından bu yana en ciddi skandal olarak nitelenen cinayetlerin ayrıntılarını ortaya çıkarmıştı. Mart ayında, bir grup askerin Afgan sivillerin cesetleriyle poz verdiği fotoğraflar ortaya çıkmış; bu kişileri öldürür öldürmez kamera karşısına geçtikleri öne sürülmüştü. Alman Der Spiegel dergisinde yayınlanan fotoğraflarda, askerlerin bir cesedin başını ellerinde tutup gülümsediği görülüyordu. Bu fotoğraflar mahkemeye delil olarak sunuldu. Seattle yakınlarında yapılan duruşmada, avukatı, Gibbs'in üç kurbanının parmaklarını kesip bunları savaş anısı olarak sakladığını ve başkalarına hediye ettiğini kabul etti. Ancak avukat Phil Stackhouse, Gibbs'in bu üç kişinin çatışma sırasında meşru gerekçelerle öldürüldüğünü düşündüğünü, davadaki diğer sanıkların onu bir komplonun içine sürüklediğini öne sürdü. 'Ölüm timi' suçlamaları Askeri savcı Yüzbaşı Dan Mazzone ise Gibbs'in sırf öldürme isteğini tatmin için cinayet işlediğini savundu. Buna göre, Gibbs Kandahar yakınında görevli takımın liderliğini, 2009'da liderlerinin çatışmada yaralanması ardından üstlendi ve saldırılar 'intikam' adı altında başladı. İddialara göre, askerler iki ayrı vakada karşılaştıkları sivilleri yanlarına çağırıp üzerlerine el bombası atarak sonucu izledi. Mazzone, Gibbs'in ayrıca birlikte uyuşturucu kullanıldığını ihbar eden bir askere saldırılmasına da öncülük ettiğini, bu askeri tehdit ettiğini anlattı. Soruşturmalar da 18 ay önce uyuşturucu suçlamaları üzerine başlamıştı. Basında ''ölüm timi'' diye nitelenen takımın üç mensubu suçlamaları kabul etti ve ifadelerinde sivilleri öldürme fikrinin Gibbs'ten çıktığını; daha sonra olay yerini çatışma sırasında öldürülmüşler görünümü vermek üzere düzenlediklerini söyledi. Buna göre, askerler çalıntı silahları sivillerin yanına bırakıp onlara saldırgan görünümü veriyorlardı. Amerikan Savunma Bakanlığı, suçlamaların ve fotoğrafların utanç verici olduğunu kaydediyor; ancak 'sapkınlık' diye nitelenen bu gibi davranışların ülkede görev yapan 100 bin askere mal edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Ancak suçlamalar Irak'taki Ebu Gureyb cezaevinde ortaya çıkan kötü muamele skandalından bu yana askerler arasında disiplin bozukluğuna ilişkin en ciddi skandal olarak niteleniyor. 11 Kasım 2011 |
||||||
|
Avrupa İnsan Haklarında 1930’lara dönebilir |
||||||
AİHM Başkanı Jean-Paul Costa’nın görev süresi bu ay sona eriyor. 1998 yılından bu yana AİHM’de görev yapan Fransız yargıç, 13 yılın bilançosunu ntvmsnbc’ye değerlendirdi. Costa’ya göre, ekonomik kriz insan haklarını tehdit ediyor ve Avrupa’nın 1930’lu yılları yeniden yaşama riski var. 1998 yılından bu yana AİHM’de yargıçlık yapıyorsunuz. Bunun yaklaşık 5 yılı mahkemenin başkanlığını yaparak geçti. AİHM 13 yıl önce neredeydi, bugün nerede? Costa: 1998’de AİHM’ye geldiğimde bir nevi heyecan ve coşku vardı. 11’inci Protokol adını verdiğimiz belge yürürlüğe giriyor ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ortadan kalkıyordu. Önceden daimi olmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi daimi bir mahkeme haline geliyordu. Heyecan vardı, hatta mahkemenin sahip olabileceği etkinlik konusunda kuruntu sahibiydik bile diyebilirim. Elbette çok hoştu, harika şeyler yapabileceğimiz izlenimine sahiptik, yaptık da. Fakat hemen ardından üye ülke sayısı ve bununla birlikte dava sayısının artmasıyla zorluklar yaşamaya başladık. Şimdi 13 yıl sonra mahkeme bu zorlukları hazmetti ama başka zorluklarla karşılaştık, mahkemede reform sürecini başlatmak 14’üncü Protokol’ün yürürlüğe girmesinin 3 yıl boyunca bloke edilmesi nedeniyle gecikti. Bunları da Interlaken süreci adını verdiğimiz reform süreci, bu yılki İzmir konferansı ve 14’üncü protokolün yürürlüğe girmesiyle aşmaya çalışıyoruz. AİHM’nin reform sürecinde olduğunu söylediniz. Yıllardır devam eden bu süreç ne zaman tamamlanacak? Costa: Süreç uzun zaman alacak. Interlaken deklarasyonunun eylem planında 2019 yılına kadar bir takvim belirlendi. Bu da çok sayıda reform yapılacak anlamına geliyor. Bunlardan bazıları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dokunulmadan yapılacak reformlar olacak, bazıları ise sözleşmeyi değiştirerek. İstatistiklerimiz ilk defa yeni başvurusu sayısı ile verilen karar sayısı arasında denge oluşmaya başladığını gösteriyor. Yani, mahkemeye yapılan yeni başvuru sayısının mahkemenin aldığı karar sayısının altında çıkmaya başladığına dair göstergeler mevcut. Tabii tam olarak dengelenmesi daha zaman alacak. AİHM reformu nasıl sonuçlanabilir? Karşımıza nasıl bir tablo çıkacak? Costa: Kimsenin bu mahkemeyi ortadan kaldırmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Zaten öyle bir şey olursa çok yazık olur, zira AİHM Avrupa’da hak ve özgürlükler davasına büyük katkıda bulundu. Hatta kararları Avrupa sınırları dışında, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarında da yankı buluyor. O halde radikal bir deyişle “reforme” etmek ne demek? Mahkemeye daha az sayıda bireysel başvuru gelmesini sağlamak anlamına gelebilir. Bu güç bir iş zira devletler yargı masrafları, mecburi yasal temsiliyet, davacıların kullandıkları diller gibi konularda bölünmüş durumdalar. Aynı zamanda, mevcut tek yargıçlı filtre sisteminden daha etkin bir sistem hazırlamak anlamına da gelebilir. Tek yargıçlı filtreleme sistemine geçeli yaklaşık 15 ay oldu ve sonuçlar oldukça cesaret verici diyebilirim. Bunun gibi masada olan çok sayıda fikir var. Fakat iki temel zorlukla karşı karşıyayız. Birincisi maddi: bildiğiniz gibi birçok Avrupa ülkesinde ekonomik kriz dönemindeyiz. Mahkemenin kaynaklarını, yargıç ve hukukçu sayısını kolaylıkla artıramayız. İkincisi ise politik: güvenlik sorunlarının yaşandığı çalkantılı dönemlerde veya ekonomik kriz dönemlerinde devletler önceliği özgürlükler yerine başka şeylere veriyorlar. Bugün belli başlı kaygılarımız bu yönde. Bugüne kadar AİHM kendi başarısının kurbanı diyorduk, şimdi ekonomik krizin kurbanı mı diyeceğiz? Costa: Jeopolitik planda önümüzde iki olası senaryo var: birincisi “felaket senaryosu”. 1930’lu yıllarda yaşananlar yeniden yaşanabilir. Çok ciddi ekonomik ve sosyal kriz, aşırı işsizlik, iktidarı ele geçiren otoriter rejimler ve sonuç olarak da savaş. Milletler cemiyetinin çöküşü, barıştan savaşa, uluslar arası organizasyondan silahlı çatışmaya geçiş. Bu felaket senaryosu. Yeniden gerçekleşebileceğini düşünebiliriz, malzemesi hazır. Yine de her şeye rağmen uluslar arası toplumun direneceğini, barışın savaşa direneceğini düşünüyorum. Ama şu da bir gerçek ki zor dönemlerden geçeceğiz. Üç yıl önce başlayan bu krizden çıkmak daha şüphesiz uzun yıllar alacak. Fakat felaket senaryosunun kaçınılmaz olduğunu sanmıyorum. Tam da bu ortamda Avrupa Birliği’nin AİHM üyeliği için müzakereler sürdürülüyor. Bu müzakereler ne durumda? Üyelik gerçekleşirse AİHM ve Avrupa açısından neler değişecek? Costa: Bu konuda Avrupa Konseyi ile AB arasındaki ilk müzakereler sonuçlandı. AİHM de bu müzakerelerde gözlemci statüsüne sahipti. Şu an elimizde bir taslak üyelik belgesi var. Bu belge yakında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne, ardından da AB’ye sunulacak. AB’nin üyeliği konusu ilerliyor ama beklenenden daha yavaş gerçekleşiyor. Bu da ya bazı devletlerin çekincelerinden ya da teknik nedenlerden kaynaklanıyor. Hangi devletler örneğin? Costa: Somut bir örnek verelim: AB için AİHM’de bir yargıç gerekiyor. Bu yargıcın Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından seçilmesi, Avrupa Parlamentosu’nun da bu sürece dahil edilmesi gerekiyor. Bu konuda çözüm aşamasına gelindi sayılır. Ancak iki zorluk var: AB’yi mahkum eden kararlar aldığımızda bu kararın uygulanmasıyla ilgili süreç Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde nasıl gerçekleşecek? Gördüğünüz gibi ciddi teknik sorularla karşı karşıyayız. Sorun, Avrupa Konseyi içinde AB üyesi olmayan ülkeler bulunmasından mı kaynaklanıyor? Costa: Evet, çoğunluk sorunu var. AB ülkeleri Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi içinde kendileri mi karar vermeliler? Avrupa Konseyi üyesi 47 devlet beraber mi karar vermeli? Tüm bu teknik konular çözümlenemez değil ama üyelik sürecini yavaşlatıyor. Her halükarda zamanımız var çünkü tüm devletlerin üyelik anlaşmasını onaylaması gerekiyor. Şahsen üyeliğin 2-3 yıldan önce gerçekleşeceğini sanmıyorum. Ne değiştirecek diye soracak olursanız, bana göre her anlamda Avrupa hukukunu sağlamlaştıracak. İki nedenle: ilk olarak, çünkü AB; Rusya ve Türkiye gibi AB üyesi olmayıp Avrupa Konseyi üyesi olan önemli ülkelerin mevcudiyetine rağmen, olanak, siyasi ağırlık ve kaynak açısından Avrupa Konseyi’nin ana çekirdeğini oluşturuyor. Temel hakların korunmasında ahenk sağlanması açısından da Lüksemburg Mahkemesi ile Strasbourg Mahkemesi’nin birbirleriyle yakınlaşması yararlı olacaktır. 1998’de AİHM’nin durumu nasıldı diye sormuştum. Aynı soruyu Türkiye için tekrarlayacağım. AİHM önünde 1998’in Türkiye’si ile bugünün Türkiye’sini kıyaslayabilir misiniz? Costa: 1998 yılında Türkiye’ye karşı başvurular gelmeye başlamıştı. Kıbrıs sorunu ve diplomatik terminolojiyle Güneydoğu ama aslen Kürt sorunu olmak üzere iki büyük sorun vardı. Kıbrıs sorununda fazla bir ilerleme kaydedilmedi ama hâlâ barışçıl çözüm bulunacağını ümit ediyoruz. Buna karşılık Türkiye içinde durum daha sakin, Güneydoğu sorunu eskisi kadar vahim değil. Elbette 1998’den bu yana çok başvuru geldi Türkiye’den. Türkiye’nin nüfusu da kalabalık, 75 milyon. Birçok alanda, adli planda, siyasi özgürlükler alanında, basın ve örgütlenme özgürlükleri alanında ilerlemeler kaydedildi. Türkiye’nin, özellikle AİHM’nin etkisiyle ilerlemeler kaydettiğini düşünüyorum - ya da Türkiye AB üyesi olmak istediğinden ötürü, dolaylı yoldan AİHM’nin etkisiyle de denilebilir. AB bildiğiniz gibi Türkiye’de bireysel özgürlükler konusuna büyük önem veriyor. Daha kaydedilecek birçok ilerleme de var elbette. Nedir bugün Türkiye’nin AİHM önündeki belli başlı sorunları? Costa: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkı ve işkence ve kötü muamelenin önlenmesiyle ilgili maddelerini kapsayan geçmişten kalma davalar var örneğin. Daha hukuksal planda, basın özgürlüğü konusunda ilerleme var dedim ama burada inişli çıkışlı bir ilerlemeden söz ediyoruz. Bu konudaki başvurularda önemli artış var. Yasal reform gerektiren mülkiyet davaları devam ediyor. Fakat 13 yıl öncesi ile bugünü karşılaştıracak olursam önemli ilerleme kaydedildiğini söyleyebilirim. Bunda da Türkiye’nin dışa açılma kaygısının rol oynadığını düşünüyorum. Türkiye’nin yakın bir gelecekte vatandaşlarına Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanıyacak olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Costa: Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurular bildiğim kadarıyla sonbahar 2012’de başlayacak. Adalet Bakanlığı ve Anayasa Mahkemesi bu tarih öncesi AİHM’ye yargıçlar ve hukukçular göndererek bizlerin kararları nasıl aldığımızı, bireysel başvuru konusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin iç hukuka yansıtılması gereken ayrıntılarını görmek istediler. Bireysel başvuru hakkıyla ilgili gelişmeden şahsen çok memnunum. Fransa gibi birçok ülke bireysel başvuru hakkını iç hukuka yerleştirmeye başladı. Bu durum uzun vadede hem söz konusu ülkelerin bireyleri için faydalı olacak, hem de bir ön filtreleme işlevi görerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iş yükünü azaltacak. Tunus doğumlu olduğunuzu biliyorum. Arap Baharı’nın başladığı bu ülkeyle duygusal bağlarınız var. AİHM Başkanı Arap Baharı hakkında neler düşünüyor? Costa: İyi şeyler düşünüyorum. İnsan hakları ile demokrasi arasında kaçınılmaz bağlar var. Demokrasi olmadığında bireysel haklar da ayaklar altında çiğnenir, keyfi uygulamalar olur, kötü muamele ve işkence görürsünüz, basın boğazlanır, vs… Dolayısıyla Arap Baharı Tunus, Mısır, Libya ve belki de yarın Suriye gibi birçok ülkenin rahat nefes almasını sağlayacaktır. İnşallah ! Ben şahsen Tunus ile bağlarımı korudum. Son olarak 1999’da gitmiştim oraya. Bin Ali iktidarda kaldığı sürece bir daha gitmeyeceğim konusunda kendi kendime söz de vermiştim. Gördüklerim beni şoke etmişti. Şimdi doğduğum ülkeye Arap Baharı sayesinde geri dönebileceğim. 02 Kasım 2011 - ntvmsnbc |
||||||
|
ABD 'sil' dedi, YouTube reddetti |
||||||
ABD'de özellikle Wall Street eylemleri sırasında tırmanışa geçen polis şiddetine ilişkin videolar Washington'ı rahatsız etti. Görüntü paylaşım sitesi YouTube, Amerikan hükümetinin ABD’deki polis şiddeti uygulamalarını gözler önüne seren görüntüleri internetten tamamen silme talebini reddetti. YouTube, geçen hafta yapılan silme talebini, iletişim özgürlüğüne ve dolayısıyla insan haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle geri çevirdiğini bildirdi. Business Insider’ın haberine göre YouTube’un sahibi Google’den yapılan açıklamada, şirketin Amerikan hükümetinden polis şiddetini gösteren video görüntüleri kaldırma talebi geldiği belirtilerek, şirketin bu talebe uymayacağı kaydedildi. Şirket, Amerikan yargısının defalarca, görüntülerin kaldırılması yönünde karar aldığı hatırlatıldı. Ancak YouTube, bu tür kararların insan hakları evrensel beyannamesiyle ters düştüğünü savunarak bu kararlara uymadıklarını açıkladı. Söz konusu videolar, özellikle Wall Street'te başlayan ve tüm Amerika'ya yayılan protesto gösterilerine yönelik polis şiddetini gözler önüne seriyor. YouTube, pek çok görüntünün kaldırılmamasından dolayı Türkiye'de uzun süre yasaklanmıştı. 31 Ekim 2011 |
||||||
|
Af Örgütü’nden 17 ülkeye, Diktatörlere silah satışından ağır suçlama |
||||||
Af Örgütü, aralarında Almanya’nın da bulunduğu 17 ülkenin protesto gösterilerinin düzenlendiği Arap ülkelerine silah ticareti yaptığı ve eylemcilere karşı kullanılan şiddette pay sahibi oldukları suçlamasında bulundu. İnsan hakları organizasyonu Uluslararası Af Örgütü, kamuoyuna sunduğu yeni bir raporla, muhaliflerin iktidara karşı protesto gösterileri düzenlediği Arap ülkelerine Batı ülkeleri tarafından satılan silahlara dikkat çekti. Raporda Arap ülkelerinde eylemcilere karşı iktidara bağlı güvenlik güçlerinin kullandığı silahların aralarında Almanya, ABD ve Rusya'nın da bulunduğu 17 ülke tarafından ihraç edildiği bilgisine yer verildi. Belçika, Bulgaristan, İngiltere, İtalya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve Fransa'nın da adı silah ihracatçısı ülkeler arasında geçiyor. İnsan hakları ihlal ediliyor. Mısır, Bahreyn, Libya, Suriye ve Yemen gibi protesto gösterilerinin düzenlediği ülkelerle silah ticareti yapıldığı kaydedilen raporda, bu ülkelerdeki iktidar sahiplerinin satın aldıkları silahlarla insan haklarını ağır biçimde ihlal ettikleri belirtildi. Ayrıca bu ülkelere silah sevkiyatı yapılırken kontrol mekanizmalarının iyi işletilmediği eleştirisinde bulunan Af Örgütü, kontrol mekanizmalarındaki boşluklardan faydalanıldığını ve bu durumun yeni bir uluslararası silah ticareti anlaşmasına gereklilik duyulduğunu gösterdiğini vurguladı.
Raporda Rusya'nın, Suriye'nin en büyük silah tedarikçisi olduğu belirtilirken, aralarında İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve İspanya'nın da bulunduğu 10 ülkenin Libya'daki devrik Muammer Kaddafi rejimine silah satışı izni bulunduğu kaydedildi. 19.10.2011 |
||||||
|
"Wall Street'i İşgal Et" Ateşi Dünya'yı Sarıyor |
||||||
New York'un finans merkezi "Wall Street'i İşgal Et" hareketi, Latin Amerika'dan Avrupa'ya, Uzak Doğu'dan Avustralya'ya kadar her yerde yeni gösterileri ateşliyor. Binlerce gösterici New York'un ünlü Times Meydanı'na akın etti. İngiltere, Almanya ve İtalya'da da olaylar çıktı. İtalya'da maskeli gruplar başkent Roma'yı savaş alanına çevirdi. "Wall Street'i İşgal Et" sloganıyla başlayan ve "Amerikan Baharı" nitelemesi yapılan eylemler, hızla bütün dünyaya yayılıyor. Dünyanın farklı yerlerinde binlerce kişi gelir adaletsizliğini, işsizliği ve ekonomik politikaları protesto ediyor. Roma Yanıyor En şiddetli gösteriler İtalya'nın başkenti Roma'da yaşandı, kent adeta savaş alanına döndü. Onbinlerce kişi Roma sokaklarında yürüdü, maskeli gruplar banka ve mağazaların camlarını kırdı. Polisle maskeli eylemciler arasındaki şiddetli çatışmalar Ortadoğu'daki olayları aratmadı. Polis minibüsünün ateşe verildiği olaylarda 70'den fazla kişi yaralandı, kentin birçok bölgesi enkaz yığınına döndü.
Times Meydanı İşgal Altında Protestoların başladığı yer New York'ta ise binlerce protestocu ünlü Times Meydanı'nı adeta işgal etti. 5 bin eylemci Times Meydanı'na akın etti, "Satıldık" sloganlarıyla yürüdü. Zaman zaman çıkan arbedelerde polis 42 göstericiyi göz altına aldı. "Toronto'yu İşgal Et" Kanada'nın Toronto kenti de "Toronto'yu işgal et" eylemine sahne oldu. Binlerce kişilik gösteri Toronto'da trafiği felç etti. Latin Amerika'da "Öfkeliler" Sokaklara Döküldü Latin Amerika ülkeleri de Wall Street gösterilerine destek verdi. Arjantin, Şili ve Meksika'da kendilerine "Öfkeliler" adını veren binlerce gösterici sokakları doldurdu. İngiltere'nin başkenti Londra da ateşli gösterilere sahne oldu. 3 bin kadar gösterici kentin finans merkezi yakınlarındaki St Paul Katedrali önünde eylem yaptı. Julian Assange da Ön Saflarda Gündüz eylemlerinde Wikileaks internet sitesinde yayımladığı gizli belgelerle dünya gündemine oturan Julian Assange da ön saflarda yer aldı. Assange, "Daima hepimiz birer bireyiz demek istemişimdir" dedi. Gece de devam eden gösterilerde polis eylemcilere müdahale etti, bazı göstericileri göz altına aldı. Almanya, Belçika, İspanya, Portekiz ve Yunanistan'da da binlerce kişi kapitalizmi protesto etti. 15 Ekim 2011 |
||||||
|
15 Ekim küresel protesto günü |
||||||
Dünyanın dört bir yanında bugün, büyük şirketlerin aç gözlülüğü ve hükümetlerin kemer sıkma önlemlerini protesto eden gösteriler yapıldı. En büyük gösterinin yapıldığı Roma'da yer yer olaylar çıktı. Küresel Mali Kriz On binlerce kişinin barışçıl gösterisi sırasında, polis mülklere zarar veren maskeli bir gruba müdahale etti. Roma muhabirimiz David Willey, diğer protestocuların da maskeli gruba tepki gösterdiğini belirtiyor. Gösterileri örgütleyenlere göre, beş kıtadaki 82 ülkenin 951 kentinde protesto yürüyüşleri yapılıyor. Ancak katılımın yüksek olmadığı bildiriliyor. Londra'nın finans merkezinde yapılan gösteriye en az 1000 kişi katıldı. Polis göstericilerin borsa binasına yaklaşmasına izin vermedi. Günün erken saatlerinde Avustralya ve Yeni Zelanda'nın yanı sıra, Asya'nın bazı kentlerinde gösteriler yapıldı. Bir çok grup, ABD'deki Wall Street İşgalcileri'ni örnek alıyor. 15 Ekim küresel protesto gününü düzenleyenler, internet sitelerinde yaptıkları açıklamada, amaçlarının 'küresel düzeyde arzu ettikleri değişimi yaratmak' olduğunu belirtiyor. Sitede, 'politikacılar ve hizmet ettikleri finans elitlerine, kendi geleceğimizi kendimizin belirleyeceğini tek bir ses halinde duyuracağız' deniyor. Protestoların kısa geçmişi Bu yıl Batılı ülkelerde tanık olunan, "sıradan vatandaş"ın günümüzün yerleşik ekonomik düzenini kınamak için sokağa döküldüğü eylemlerin başlangıcı, geçen ilkbahar aylarına uzanıyor. İspanya'nın başkenti Madrid'de, Puerto del Sol meydanında düzenlenen ilk protesto eylemine, toplumsal anlamda her kesimden insanlar katılmış ve mevcut siyasi partilerle ilişki kurulmamıştı. 15 Mayıs'ta düzenlendiği için "15M" hareketi diye anılan İspanya protestolarının arkasında, işsiz ve genç meslek sahiplerinin internet ortamında oluşturduğu "Gerçek Demokrasi... Şimdi" adlı grup vardı. Puerto del Sol'da haftalarca kamp kuruldu; zamanla hareket İspanya'nın tümüne yayıldı, yerel gruplar oluşturuldu. İspanya'da ortaya çıkan "Indignados" (Öfkeliler) hareketi, tıpkı Tunus'ta başlayan "Arap Baharı" gibi ülkeden ülkeye yayıldı. İspanyolların kaygı ve protestolarıyla kendi sorunları arasında benzerlik gören tepkili gruplar, benzer kınama eylemlere giriştiler. Bu eylemlerin başını da, kamu alanlarının ve binalarının işgal edilmesi çekiyor. Ekonomik kriz yayıldıkça, protestolar da yayıldı. Yunanistan, Fransa, İsrail, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra "sınır tanımayan öfkeliler hareketi", şimdi İngiltere'de de sesini duyuruyor. Bütün bu ülkelerdeki yakınmalar benzer nitelikli. Örneğin İspanya'daki protestocular sermaye hareketlerinin daha sıkı kontrol edilmesini, bankalara ve varlıklı bireylere daha fazla vergiler getirilmesini, kamu hizmetlerinin korunmasını istiyor. Yunan protestocular ise hükümetin sorumlu olduğu ekonomik hataların faturasını ödemek istemediklerini söylüyor, kamu harcamalarındaki kesintileri kınıyor. İsrail'de hayat pahalılığı, konut fiyatları ve sosyal adaletsizlik kınanıyor. Belçika yalnızca Belçikalı değil, diğer Avrupa ülkelerinden de gelen protestocuların buluştuğu bir kavşak oldu. Fransız protestocular da, 2010 yılında yayımladığı kitabında, sosyal adaletsizliğin ve piyasaların gücünün barışçı şekilde protesto edilmesini, yeniden özgün demokratik değerlere dönülmesini isteyen 93 yaşındaki Alman asıllı Fransız yazarı Stéphane Hessel'in çağrıları etrafında toplandı. Kimi Fransızlar Madrid'de başlayan gösterilere katılırken, çeşitli Fransız kentlerinde de protesto eylemleri düzenlendi. 15 Ekim 2011 |
||||||
|
Zengin ve Yoksul uçurumu büyüyor |
||||||
BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre, dünya nüfusunun yüzde 25’i dünyadaki toplam servetin yüzde 80’inine sahip. Milyonlarca kişi açlık sınırının altında yaşarken zengin ve yoksul arasındaki makas giderek açılıyor. Kamerun’dan Almanya’ya, Hindistan’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her ülkesinde gelir dağılımındaki dengesizlik artıyor. BM Kalkınma Programı’nın hazırladığı bir rapor, bu olumsuz gelişmenin özellikle son 20 yılda giderek hızlandığını gösteriyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum, kalkınmakta olan ülkelerde daha fazla açılıyor. Ancak sanayi toplumlarında da durum bugüne kadar sanılandan daha vahim. ABD Başkanı Barack Obama’nın hazırladığı istihdam paketi bile, zengin ülkelerin dengeli bir gelir dağılımından ne kadar uzak olduğunun göstergesi. İnsanların gelirleri geçinmeye yetmiyor. Hem zengin hem de yoksul ülkelerde. Geçim masrafları tüm dünyada artarken, maaşlar yerinde sayıyor. Sağlık ve eğitime ayrılan para azalırken, sosyal güvenlik alanı da sürekli kısıntılara maruz kalıyor. Yoksullukla mücadelede öneriler Sağlık, eğitim ve sosyal amaçlı yardım için daha fazla mali kaynak ayrılması yoksullukla mücadeleye destek olabilir mi? Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın Cenevre temsilcisi Cécile Molinier, bu yöntemin bazı ülkelerde başarılı olduğunu söylüyor. Molinier, "Alınabilecek çeşitli önlemler var. Örneğin progresif vergi sistemi uygulanabilir. Bu sistemde yoksul insanlar, daha zenginlere kıyasla, gelirlerinin daha küçük bir yüzdesini vergi olarak veriyor. Ayrıca Brezilya ve Meksika’da hayata geçirilen ve yoksul ailelerin çocuklarını okula gönderebilmelerini, annelerin doğum öncesi ve sonrası sağlık kontrollerini yaptırabilmelerini sağlayan aile bursları var” şeklinde konuşuyor.
Eğitim çözümlerden biri Dünya nüfusunun neredeyse yüzde 40’ı sıhhi tesislerden yoksun, bir milyar insan açlık çekiyor. Ayrıca yoksulluk yüzünden kalkınmakta olan ülkelerde, özellikle de kırsal kesimlerde, çok sayıda çocuk okulu bitiremeden terk etmek zorunda kalıyor. Sanayi toplumunda da eğitim alanında fırsat eşitliği mevcut değil. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) raporuna göre, dünyada gelir dağılımında giderek artan dengesizliğe karşı temel ihtiyaçların giderilmesi ve eğitim aranan çözüm olabilir. Raporda, söz konusu alanlarda dağılım daha kolay ve daha adil olmadığı sürece zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek daha derinleşeceği vurgulanıyor. 08.10.2011 |
||||||
|
CIA'in gizli cezaevlerine soruşturma |
||||||
Uluslararası Af Örgütü, Litvanya'dan Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı'nın (CIA) gizli cezaevleriyle ilgili soruşturmanın yeniden açmasını talep etti. VİLNİUS - Af Örgütünün sözcüsü Julia Hall, terör zanlısı Ebu Zübeyde'nin bir Boeing 727 uçağıyla 17 Şubat 2005'te Fas'tan Litvanya'nın başkenti Vilnius'a indiğini iddia etti. Hall, bu bilginin, Litvanya'nın CIA'in ülkede gizli cezaevleri olup olmadığı ve terör zanlılarına buralarda işkence yapıldığı konusundaki iddiayla ilgili olarak yürüttüğü soruşturmanın eksik kaldığı anlamına geldiğini söyledi. Litvanyalı savcılar, kanıt yetersizliğinden soruşturmayı ocak ayında kapatmıştı. Litvanya parlamentosunun 2009 yılında yürüttüğü soruşturmada ise Litvanya'nın CIA'e iki tesis tahsis ettiği kanıtlanmış, ancak bu tesislerde zanlıların tutulduğuna dair delil bulunmadığı bildirilmişti. 29 Eylül. 2011 |
||||||
|
Göçmenlere: 'Ya ölürsünüz ya Türkiye'ye gidersiniz' |
||||||
Yasa dışı yollardan girdikleri Yunanistan'ın sınır köyünde gözetim altında tutulan 60 kaçak, bu sabah, sınırı geçerek Edirne'ye geldi. Yunan askerlerinin "Ya ölürsünüz ya Türkiye'ye gidersiniz" diyerek arkalarından ateş açıp, kovaladığı iddia edilen kaçaklardan 24'ü jandarma tarafından yakalandı. EDİRNE - Yunanistan'a bir hafta önce yasa dışı yollardan giren Filistin, Irak, Suriye ve Afgan uyruklu yaklaşık 60 kaçak, Yunan güvenlik güçleri tarafından yakalanarak Kornofolia Köyü'nde gözaltında tutulmaya başlandı. Kaçaklar, bugün saat 07.00 sıralarında da Yunan askerler tarafından iddiaya göre "Ya ölürsünüz ya Türkiye'ye gidersiniz" denilip arkalarından ateş açılarak Türkiye'ye doğru kovalandı. Kurşunlardan kurtulmak için koşarak tarlalardan Türkiye'ye geçen kaçaklar sınıra 1 kilometre uzaklıktaki Edirne'nin Üyüklütatar Köyü'ne geldi. Silah seslerini duyan Üyüklütatar Köyü sakinleri jandarmaya haber verdi. Üyüklütatar Köyü'ne gelen jandarma ekipleri, yaklaşık 60 kaçaktan 24'ünü yakaladı. Jandarma, çevreye dağılan diğer kaçakları aramaya başladı. DHA'nın haberine göre; kaçaklardan Afgan ilkokul öğretmeni 27 yaşındaki Alimutullah Kevseri, "Hollanda'ya gitmek için anlaştığımız insan tacirlerinin bizi getirdikleri Yunanistan'da yakalandık. Bir haftadır Kornofolia Köyü'nde gözetim altındaydık. Yunan askerileri Türkiye sınırına getirip, "Ya ölürsünüz ya Türkiye'ye gidersiniz" diyerek arkamızdan ateş etti. Biz de kaçarak Türkiye'ye girdik" dedi. Yakalanan ve tamamı erkek olan 24 kaçak sorgulanmak üzere Edirne İl Jandarma Komutanlığı'na götürüldü. 25 Eylül 2011 |
||||||
|
H&M'e "İnsan Hakları" suçlaması |
||||||
Türkiye pazarına girmesi geçen yıl büyük yankı uyandıran İsveçli Hennes&Mauritz firmasının Kamboçya’daki tedarikçisinin fabrikasında yüzlerce işçi hastanelik oldu. Kocaman bir salonda binlerce kişi dikiş makinelerinin başında harıl harıl çalışıyor. İçerisi havasız, dar ve sıcak. Çalışanların mola yapıp temiz havaya çıkma imkânı neredeyse hiç yok. Zira haftanın 6 günü, günde 10-12 saat çalışmak zorundalar. Böyle bir ortamda çalışan Kamboçyalı işçiler, Batılı moda zincirleri için seri bir biçimde tişört, elbise ve pantolon üretiyor. Bu işçilerin çalışma koşulları bazen daha da vahimleşebiliyor. Tıpkı 19 yaşındaki bu işçi kadının kısa bir süre önce yaşadıkları gibi. İşçi ‘'Bir anda el ve ayak parmaklarım buz gibi oldu, böyle kimyasal kötü bir koku geldi burnuma. Ama tam olarak ne olduğunu çıkaramadım. Daha sonra etrafta bazı arkadaşların nasıl birbiri ardına bayıldığını gördüm. Ben de el ve ayak parmaklarımı hareket ettiremiyordum’’ diye konuşuyor. "Kimse görmesin diye kapıları kapattılar" Ağustos ayının son haftasında Kamboçya'daki bu tekstil fabrikasında çalışan yaklaşık 300 kişi, aynı semptomlarla hastaneye kaldırıldı. İsveçli moda zinciri H&M’in tedarikçisi Çinli bir tekstil firması için çalışan 4 bin 600 işçiden bir başkası da yaşadıklarını şöyle anlatıyor: ‘’Ben bayılmadım ama arkadaşlarım bir anda güçten düşüp yere yığıldı. Sonra Çinliler kimse görmesin diye kapıları kapattı. Ama havasızlıktan daha da fazla kişi yere yığılmaya başladı.’’
Kamboçya'daki Bopha Poav tesislerinde H&M için üretim yapılıyor Bu kadınların saat ücreti yaklaşık 30 cent. Yani ayda toplam sadece 61 dolar kazanıyorlar. Akşamları bambu dallarından yapılmış kulübelerde 3’er ya da 4’er kişi konaklıyor ve yerde yatıyorlar. Yemeklere genelde bir porsiyon pilavdan başka bir şey dahil olmuyor. Asya’nın bir başka köşesi Singapur’da ise H&M firması Güneydoğu Asya’daki ilk mağazasını açıyor. Meraklı binlerce müşteri, mağazanın önünde sıraya girmiş bekliyor. Mağazada asılı olan tişört ve elbiselerin hepsi Kamboçya’daki fabrikadan geliyor. Alış veriş yapmayı başarmış olanlar ise markanın, hem moda tarzından hem de uygun fiyatlarından etkilenmiş biçimde dışarı çıkıyor. Bir kadın ‘’H&M'i seviyoruz. Her şey çok güzel ve çok ucuz’’ diye sevincini dile getirirken, genç bir erkek de ‘’Neden bu kadar ucuz olduğunu bilmiyorum ama bu fiyatlara arz ediyorlarsa benim için hiç sorun yok’’ diye konuşuyor. H&M'den savunma H&M firması, resmi olarak istismara, çocuk işçiliğine ve çevreyi kirletmeye karşı bir tutum sergiliyor. Ama markanın bu kadar ilgi görmesinin en önemli nedeni uygun fiyatları. Firmanın Asya Sorumlusu Leks Kayzer, Çinli yan sanayi firmasındaki işçilerin kötü çalışma koşullarına ilişkin yöneltilen soruyu şöyle yanıtlıyor: ‘'Birlikte çalıştığımız firmalar, üretim yaptıkları ülkenin kural ve yasalarına uyuyorlar. Ama orada bir aksilik olur, böyle sorunlar yaşanırsa, biz hemen peşine düşüp soruşturuyoruz." H&M, ağustos sonunda yaptığı son açıklamada Kamboçya’daki tekstil fabrikasında yaşananların nedenlerini esaslı bir şekilde araştıracağını duyurdu. Ancak şimdiye kadar çalışanların neden bayıldıklarına dair hiçbir bilgi açıklanmadı. Puma da benzer suçlamalara maruz kalmıştı Geçtiğimiz haziran ayında da yine Kamboçya'da Alman spor giyim markası Puma’nın tedarikçisinin yüzlerce çalışanı, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi şikayetler nedeniyle hastaneye başvurmuştu . Puma firması da uzun çalışma saatleri ve sağlık koşullarının ihlâliyle suçlanmıştı. Tekstil endüstrisi, Kamboçya’nın en önemli sektörlerden biri. Yaklaşık 15 milyon nüfuslu ülkede çoğu kadın olmak üzere 300 binden fazla insan bu sektörde çalışıyor. 07.09.2011-Voa News |
||||||
|
Suriye-Humus operasyonu sürerken Fransa'dan sert eleştiri |
||||||
Suriye'nin Humus kentinde hükümet aleyhtarı göstericilere karşı başlatılan kapsamlı operasyonu sürerken, Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppe, Şam yönetimini "insanlığa karşı suç işlemekle" suçladı. Fransız haber Ajansı AFP'nin bildirdiğine göre, Juppe, "Suriye'nin halk ayaklanmasını bu şekilde bastırması kabul edilebilecek birşey değil." dedi; bu şekilde davranmaya devam ederse yaptırımlarla karşılaşabileceğini belirtti. Humus'taki hükümet karşıtı eylemciler ve yöre halkı, gece boyunca devam eden ve sabah da süren saldırılarda, en az 14 kişinin öldüğünü, 20 kişinin yaralandığını bildiriyorlar. Kent merkezinde yaşayanlar makineli tüfek ateşi duyulduğunu aktarıyorlar. Kentteki operasyona tanklar ve askeri birliklerin katıldığı ve dün gece boyunca ağır makineli tüfek sesleri duyulduğu bildirildi. Suriye'de protestolara devam Hükümetin demokrasi yanlısı protestocuları çökertmeye yönelik operasyonlarına rağmen Suriye'nin Humus ve Kisve'de protestolar devam etti. Suriye'nin üçüncü büyük kenti olan Humus, son beş aydır Beşar Esad yönetiminin iktidardan uzaklaştırılması için yapılan gösterilerin odak noktalarından biri oldu ve çatışmalarda yüzlerce kayıp verildi. Son haberlerde kentin Sünni kesimlerinin saldırıya hedef olduğu belirtildi. Suriye'de yönetim kadrolarının çoğunluğu Alevi ve güvenlik güçleri de Alevilerin egemenliğinde. Suriye yönetimi yabancı gazetecilerin girişine izin vermediği için haberleri doğrulatmak mümkün olmuyor. Suriye'de Mart ayından beri süren hükümet karşıtı protestolar yüzünden binlerce kişi gözaltına alındı. Ölü sayısı da 2.200'ü aştı. Şam yönetimi protestoların terör hücreleri tarafından düzenlendiğini ve dış güçlerden mali destek aldığını söylüyor. Arabi'nin ziyareti hafta sonunda Öte yandan Suriye'ye bugün yapacağı ziyaret ertelenen Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi'nin, Cumartesi günü ülkeye gideceği açıklandı. Ziyaret Şam yönetiminin isteği üzerine ertelenmişti. Suriyeli liderler, Arap Birliği'nin krize reform yoluyla çözüm bulunması önerilerini öfkeyle karşılamıştı. 7 Eylül 2011 |
||||||
|
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi |
||||||
İnsanlık ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu, İnsan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması, konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu, Uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmenin önemli olduğunu, Birleşmiş Milletler halklarının, Birleşmiş Milletler Kuruluş Belgesinde, temel insan haklarına, kişinin onuruna ve değerine, erkekler ile kadınların hak eşitliğine olan inançlarını teyit ettiklerini ve daha geniş özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyini sağlamaya kararlı olduklarını, Üye Devletlerin, Birleşmiş Milletlerle işbirliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt ettiklerini, Bu hak ve özgürlüklerde ortak bir anlayışa sahip olmanın, bu taahhüdün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını göz önüne alarak, Genel Kurul, Bütün halklar ve uluslar için bir ortak başarı ölçüsü olarak bu insan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder; öyle ki, Her birey ve toplumun her organı bu Bildirgeyi daima gözönünde bulundurarak, bu hak ve özgürlüklere saygının yerleşmesini amaçlayan eğitim ve öğretim yoluyla; ve hem üye Devletlerin halklarında hem de egemenlikleri altındaki halklarda bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin olarak tanınmasını ve gözetilmesini amaçlayan ulusal ve uluslararası tedrici önlemler alarak çaba göstersinler. Madde 1 Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar. Madde 2 1. Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir. 2. Ayrıca, bağımsız, vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, bir kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz. Madde 3 Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır. Madde 4 Hiç kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; her türden kölelik ve köle ticareti yasaktır. Madde 5 Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz. Madde 6 Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır. Madde 7 Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir. Madde 8 Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.
Madde 9 Madde 10 Herkesin, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde ve kendisine herhangi bir suç isnadında bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından tam bir eşitlikle, hakça ve kamuya açık olarak yargılanmaya hakkı vardır. Madde11 1. Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır. 2. Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Madde 12 Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır. Madde 13 1. Herkesin, her Devletin sınırları içinde seyahat ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır. 2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahiptir. Madde 14 1. Herkesin, sürekli baskı altında tutulduğunda, başka ülkelere sığınma ve kabul edilme hakkı vardır. 2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan kaynaklanan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden kaynaklanan kovuşturma durumunda, bu hak ileri sürülemez. Madde 15 1. Herkesin bir ülkenin yurttaşı olmaya hakkı vardır. 2. Hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan yoksun bırakılamaz, kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz. Madde 16 1. Yetişkin erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir sınırlama yapılmaksızın, evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenmede, evlilikte ve evliliğin bozulmasında hakları eşittir. 2. Evlilik, ancak evlenmeye niyetlenen eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır. 3. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir; toplum ve Devlet tarafından korunur. Madde 17 1. Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla ortaklık içinde, mülkiyet hakkı vardır. 2. Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz. Madde 18 Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini de kapsar. Madde 19 Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar. Madde 20 1. Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. 2. Hiç kimse, bir örgüte üye olmaya zorlanamaz. Madde 21 1. Herkes, doğrudan ya da serbestçe seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir. 2. Herkesin, ülkesinde kamu hizmetlerinden eşit yararlanma hakkı vardır. 3. Halk iradesi, hükümet otoritesinin temelini oluşturmalıdır; bu irade, genel ve eşit oy hakkı ile gizli ve serbest oylama yoluyla, belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerle belirtilir. Madde 22 Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır; ulusal çabalarla, uluslararası işbirliği yoluyla ve her Devletin örgütlenme ve kaynaklarına göre herkes insan onuru ve kişiliğin özgür gelişmesi bakımından vazgeçilmez olan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir. Madde 23 1. Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır. 2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır. 3. Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır; bu, gerekirse, başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmelidir. 4. Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır. Madde 24 Herkesin, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır; bu, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli tatil yapma hakkını da kapsar. Madde 25 1. Herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve iyi yaşaması için yeterli yaşama standartlarına hakkı vardır; bu hak, beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım ile gerekli toplumsal hizmetleri ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ya da kendi denetiminin dışındaki koşullardan kaynaklanan başka geçimini sağlayamama durumlarında güvenlik hakkını da kapsar. 2. Anne ve çocukların özel bakım ve yardıma hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın, aynı toplumsal korumadan yararlanır. Madde 26 1. Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır. 2. Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. 3. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir. Madde 27 1. Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılarak onun yararlarını paylaşma hakkına sahiptir. 2. Herkesin kendi yaratısı olan bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır. Madde 28 Herkesin bu Bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşebileceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır. Madde 29 1. Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak sağlayan tek ortam olan topluluğuna karşı ödevleri vardır. 2. Herkes, hak ve özgürlüklerini kullanırken, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ile demokratik bir toplumdaki ahlak, kamu düzeni ve genel refahın adil gereklerinin karşılanması amacıyla, yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir. 3. Bu hak ve özgürlükler, hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz. Madde 30 Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye, burada belirtilen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkı verecek şekilde yorumlanamaz. 10 Aralık 1948 *Universal Declaration of Human Rights/Declaration Üniverselle des Droits de l'Homme. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarihli ve 217 A (III) sayılı kararıyla benimsendi ve ilan edildi. |