|
Yaşam |
|
Yaşam Haberleri-1 |
|
İşçi ailelerde doğdular, parlamentoya girdiler |
||||||
İki Türk kadını, Danimarka meclisinde milletvekili sırasına oturdu Danimarka'da Türk kökenli iki kadın aday, Türkiye doğumlu 31 yaşındaki Özlem Çekiç ve 34 yaşındaki Yıldız Akdoğan milletvekili seçildi. Seçilmesi halinde meclise başörtüsüyle gireceğini ilan eden Filistin kökenli Esma Abdülhamid ise yeterli oyu alamadı. Salı günü yapılan seçimlerin sonuçlarına göre, Türkiye doğumlu 31 yaşındaki Özlem Çekiç, muhalefetteki Sosyalist Halk Partisi'nden milletvekili seçildi. Bir başka muhalefet partisi olan Sosyal-Demokrat Parti'den adaylığını koyan 34 yaşındaki Yıldız Akdoğan da meclise girmeyi başardı. Seçilirse meclise başörtüsüyle gireceğini ilan eden Filistin kökenli 25 yaşındaki Esma Abdülhamid ise milletvekili seçilmek için yeterli oyu toplayamadı. 15/11/2007 |
||||||
Danimarka'daki erken genel seçim sonucunda ülke tarihinde ilk kez iki Türk kadın meclise girdi: Yıldız Akdoğan ve Özlem Çekiç. Salı günü parlamentonun açılışının ardından yeni görevlerine başlayacak olan politikacıların biri sosyal demokrat, diğeri sosyalist partinin adayıydı Danimarka'da 13 Kasım'da yapılan erken genel seçimlerde Danimarka Parlamentosu'na ilk kez Türk kökenli iki kadın milletvekili girdi: Yıldız Akdoğan ve Özlem Çekiç. Sol blokta bulunan ana muhalefet partisi Sosyal Demokrat Parti milletvekili Akdoğan ile Sosyalist Halk Partisi milletvekili Çekiç görüşleriyle yeni yasama döneminde Danimarka meclisine renk katacağa benziyor. İkisi de işçi ailelerinin kızı. Yıldız Akdoğan 34 yaşında. Annesi Hanım ve babası Halil Akdoğan Danimarka'nın batı ucundaki Esbjerg kentinde yaşarken, kendisi Kopenhag'da hayatını sürdürüyor. Siyasal bilimler okuyan Akdoğan, Bologna'da insan hakları, Strasbourg'da da AB politikası konularında eğitim gördü. Özellikle Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri konusunda yıllardır yürüttüğü politikayla tanınıyor. Kararlı ve ilkelerinden taviz vermeyen bir yapıya sahip. Aldığı tercihli oylarla Kopenhag gibi zor bir bölgeden dördüncü sırada seçilerek parlamentoya girmeyi başardı. Kendini yetiştirerek parti saflarında yükselen Özlem Çekiç 31 yaşında. Ankara, Polatlı doğumlu. Mesleği hemşirelik. Devrim Ülgü ile evli olan Çekiç'in Furkan adlı 8,5 yaşında bir oğlu ve Yasmin Aze adlı henüz beş haftalık bir kızı var. Mücadeleci bir kadın profili çizen Çekiç, özellikle yoksul Danimarkalılar için yaptığı çalışmalarla ön plana çıktı. 2 5/11/2007 |
||||||
|
YILDIZ AKDOĞAN |
||||||
Çok sevilen bir Danimarkalı vekili geride bırakıp seçildi Önümüzdeki günlerde parlamentodaki görevinize başlayacaksınız. Sizce hangi özelliklerinizden ötürü seçildiniz? Bunu halka sormak daha doğru olur ama prensiplerime çok inandığım, bildiğim doğru yoldan gittiğim, dirençli olduğum ve yapamayacağım şeylerin sözünü vermediğim için seçmenlerden saygınlık kazandığımı düşünüyorum. Bazı adayların yapamayacakları sözleri verdiklerini gördüm, ben bunu yapmamaya çok dikkat ettim. İnandığım konuları seçtim. Yani popülist konulara takılmadım. Gerçekten ben Türkiye-AB ilişkileri konusunda çok ilgi görüyorum ve senelerdir bu konu üzerinde çalışıyorum. Eşitlik, eğitim, kadın hakları ve çevre... Seçtiğim bu politik konular bugünden yarına olacak bir şey değil. Yıllardır bunların mücadelesini veriyorum. Siyasi hayatınızın dönüm noktası ne oldu?
Cumhuriyet Bayramı'nın benim için çok büyük
bir önemi var. 29 Ekim 2006 tarihinde, bulunduğum bölgede partimin
milletvekili adayının ben mi yoksa rakibim Danimarkalı milletvekili Lars
Kramer Mikkelsen mi olacağının oylaması vardı. Seçileceğinize dair ümit verici sinyaller var mıydı yoksa sizin için sürpriz mi oldu?
Böyle bir yola çıktığında hiçbir şeyin
garantisi yoktur. Yani ben illa kazanırım veya kesinlikle kazanamam diye
bir şey söylemek yanlış olur. Çünkü sonuçta her şey seçmenin elinde. O
bir işaretle senin geleceğini değiştirebiliyor. "CHP'nin kendini yenilemesi gerek, AKP herkesi olumlu yönde şaşırttı" Siz de sosyal demokrat bir parti mensubusunuz. Türkiye'deki sosyal demokrasinin durumu ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Türkiye'de CHP daha aktif muhalefet yapabilirdi. CHP'nin kendini yenilemesi lazım. Bunun vakti geldi. Avrupa'da bir parti iki defa seçim kaybederse başkanı yenileniyor. Bunun Türkiye'de de böyle olması gerek. AKP hükümeti sizce başarılı mı? AKP herkesi olumlu yönde şaşırttı. Ben buna bir Türkiye-AB ilişkileri uzmanı olarak bakıyorum. Çok sayıda reform gerçekleştirdiler. Reformlar AB'de olumlu karşılandı, umarım böyle devam ederler. Bir kadın siyasetçi olarak Türkiye'deki kadın hakları hareketini nasıl görüyorsunuz? Kadın hakları konusunda Türkiye çok önemli yerlere geldi. Danimarka sosyal demokratları olarak Uçan Süpürge temsilcilerini Kopenhag'a davet etmiştik. Onlardan edindiğim izlenimlerde ne kadar yol katedildiğini anladık. Ayrıca KAMER'le de görüştüm. Onlar da aynı şekilde etkiledi beni. Türkiye'deki sivil toplum örgütlerinin katettiği yolu görebildim. Töre cinayetleri ve kız çocuklarının eğitimi konusunda lobi çalışmaları olmalı. Hükümetin bu sivil toplum kuruluşlarını dinleyeceğini umuyorum. Kadınlarla ilgili en büyük tartışmalardan biri de türban... Bir kadının başörtüsü kullanma hakkı olduğu gibi, diğer bir kadının mini etek giyme hakkı da olmalı. Yani bir kadın özgür olarak dolaşmalı. Türkiye laiklik çerçevesinde bu sorunu kendisi halletmeli. "Bütün arkadaşlarımın çocuklarına 'süper teyzelik' yapıyorum" Yemek pişirmek çok büyük bir zevk. Yaprak dolma, börek ve imambayıldı favori yemeklerim arasında. En çok babamdan öğrendiğim türlüyü seviyorum. Pilav yapmayı da o öğretti. Klasik Türk yemeklerini yaptığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Giyimde markaya kesinlikle önem vermiyorum. Bence marka abartılmış bir şey. Genellikle pratik bayan giyimi satan Zara, Mango ve H&M gibi yerlerden kıyafetlerimi alıyorum. Modayı takip ediyor ve bana yakışanı giyiyorum. Mesela mini etek moda diye illa mini etek almak gibi bir hevesim yok. Kıyafet tercihim genelde klasik oluyor. En çok kırmızı rengi severim. Bu aynı zamanda partimin de rengi. Siyah ve kahverengi sevdiğim diğer renkler. Haftada iki kez koşuyorum. Fitness yapıyorum, yüzüyorum. İşime bisikletle gidip geliyorum. Ailemle zaman geçirmeyi çok seviyorum. Ailemle uzun uzun kahvaltı yapmaktan, birbirimize takılmaktan çok zevk alıyorum. Kız arkadaşlarımla dışarı çıkıp eğlenmek de çok çok hoşuma gidiyor. Onlarla konsere, operaya gidiyorum. İstanbul'a gidiyorsam ilk yaptığım iş bir çay içip Beyoğlu'nu gezmektir. İyi bir konser varsa ona giderim. Eğer memleketim Çorum'a gidiyorsam, ilk işim rahmetli babaannemin ve dedemin mezarlığını ziyaret etmektir. Çocukları çok seviyorum. Genelde bütün arkadaşlarımın çocuklarına süper teyzelik yapıyorum. Çocuklar saf varlıklar, insana hiç önyargılı bakmıyorlar. Onlarla beraber olunca bütün yorgunluğumu unutuyorum. Hayatıma istediğim bir insan girerse yuva kurmak, zaman bulursam iki çocuk sahibi olmak istiyorum. |
||||||
|
ÖZLEM ÇEKİÇ |
||||||
Alçakgönüllü olmasını bilirim. Çünkü her çıkışın bir inişi de vardır. Seçmen hangi özelliklerinizden ötürü size oy verdi? Bizim parti Sosyalist Halk Partisi. Yani solcu bir parti. Ben partinin solundayım. Partinin içinde sağ da, sol da var. Ben emekçiyim. İşte unutulmuşlar, sesi çıkmayanlar, fakirlerin hakları için çalıştığım için insanlar oyunu bana verdi. Partim de bunu takdir etti ve bana çok büyük bir görev olan sosyal işlerden sorumlu sözcülük görevini verdi. Seçilme umudunuzu ne artırdı? Kişisel olarak kavgadan hiç korkmam. Siyasi hayatımda çok kişiyle dövüştüm. Sendika başkanıyla, yabancılara ırkçı tavır gösteren işyerleriyle, parti içinde birileriyle bazı kavgalarım oldu. Balık genelde suya karşı yüzmez ama ben suya karşı yüzmeyi çok seviyorum. Ayrıca çok sosyal bir insanım. Alçakgönüllü olmasını bilirim. Çünkü her çıkışın bir inişi de vardır. Çıkarken etrafındaki insanları dinlemez, değer vermezsen inişin çok berbat olur. Bana inandıkları için 50 kişi seçim kampanyamda ücret almadan çalıştı. Diğer bir şey de ben doğru insanım. Doğru olduğum için de seçileceğimi biliyordum. Yani yüreğim doğru yerde. Solda... Milletvekili olmadan önce siyasi kariyerinizin en önemli anı neydi? 80 bin üyeli Hemşireler Sendikası'nın yönetim kurulu üyesiyim. Bizim sendikanın başkanı, Danimarka'nın başbakanı Rasmussen'den yıllık daha fazla maaş alıyordu (1,5 milyon kron). Kongrede tek başıma çıktım, başkana "Sen yılda bir hemşirenin beş senede kazandığı para kadar maaş alıyorsun. Bu sence hak mı? Ben bunu değiştireceğim, sen paranın yarım milyon kronunu vereceksin" diye kafa tuttum. Bunu hiç unutmuyorum, benim için çok önemli bir davaydı. Bu çıkışım partimde etki yaptığı gibi tüm Danimarka basınında tek kişi olarak verdiğim mücadele manşetlere oturdu. Türkiye'deki siyaseti izliyor musunuz? Türkiye'deki partiler hakkında konuşmak istemiyorum. Çünkü bu benim görevim değil. Danimarkalı bir milletvekili olarak Türkiye'nin içişlerine karışmak bana yakışmaz. Türkiye'deki partileri fazla bilmediğim için yorum yapmak istemiyorum. Kadın hakları hareketini yeterli buluyor musunuz? Türkiye'de kadın hakları konusunun hızlanması lazım. Şiddete maruz kalan çok kadın var. Ayrıca Türkiye'de kızlar, erkeklere bakıldığında daha az eğitim alıyor. Bir de Türkiye'de en büyük sorun kadının istediği kıyafeti giyememesi. Özellikle altını çizmek istiyorum, kızlarımız okusun diyoruz ama önlerine engeller çıkarıyoruz. Başörtüsü yasağı insanın kişisel özgürlüğünü kısıtlıyor. Danimarka'da ister başörtü ister kasket taksın her insan istediği derecede eğitimini alabiliyor. Türkiye de umarım bu konuda adım atar ve gençlerimiz eğitime daha çok yönelir. "10 kişiyi davet eder, 1,5 saatte yemeği yaparım"
Bitpazarlarını çok severim. Gidip bakmayı, 2 kuruş-5 kuruş gibi pazarlık yapmayı da.... Yalnızken yağlıboya ve suluboya resim yapıyorum. Resim yapınca dinlendiğimi hissediyorum. Bir de gazete okumayı çok severim. Özellikle pazarları kahvaltıda birçok gazeteyi yayıp hepsini tek tek okumak büyük bir zevk. Değişik Türk gazetelerini okumak hoşuma gidiyor. Bunları sürekli internetten okuyorum. Sosyalist olmayan insanlara karşı fazla bir sıcak tavrım yok. Mesela, oturup tartışıyorsak, fakirlikten bahsediyorsak, kendisinin güzel bir evi, çok süper bir arabası olan bir adamın "Bana ne?" demesi canımı sıkar. Yalnız daha diplomatik olmayı öğrenmeliyim. Çok güzel yemek yaparım. Her türlü Türk yemeği; özellikle kısır, balık ve mezeler en çok yapmayı sevdiğim yemeklerin başında geliyor. Ayrıca, Çin ve Tayland yemeklerini yapma becerim yüksek. Çok hızlı yemek yaparım. Mesela, genelde bize 10 kişi misafir olarak yemeğe gelir, yemekler 1,5 saatte masada hazır olur. Vejetaryen değilim. Eti sevmem ama balığı özlerim. Türk gazozunu çok özlüyorum. Türkiye'ye tatile gittiğimde ilk yaptığım iş hemen bir bakkaldan bir Uludağ gazozu bulup içmek. Lahmacun burada yapılmadığı için Türkiye'de lahmacun yemeyi, çay bahçesine gidip nargileyle birlikte bir çay yudumlamayı çok severim. Modayı takip etmiyorum. Renkli şeyleri severim. Kavuniçi, yeşil ve kırmızı hoşuma gider. Şimdiye kadar kalkıp da herhangi bir kıyafet için çok para vermiş değilim. Marka merakım yoktur. Spor yapmayı çok istiyorum ama hiç vaktim yok. Küçükken çok basketbol oynuyordum. Vaktim olduğu zamanlar oğlumu okuluna bisikletle bırakıyorum. |
||||||
|
110 yaşında baba olacak |
||||||
Asırlık kaplumbağa Billy sonunda muradına erdi. DailyMail gazetesinin haberine göre, İngiltere'nin Norfolk kentinde yıllardır yalnız yaşayan 110 yaşındaki Billy adlı kaplumbağa gönlünü 47 yaşındaki Tammy adlı kaplumbağaya kaptırdı. Tammy bahçede nereye giderse takip eden yanından hiç ayrılmayan Billy, yakında baba olmayı bekliyor.Hayvanat bahçesi yetkilileri Billy'nin yumurtalara da özenler baktığını belirtirken, onun yakında dünyanın en yaşlı babası olacağını da eklediler. 1899 yılında doğan Billy'nin son sahibi Peter Crane Billy'i 15 yıl önce 80 yaşındaki komşusundan aldığını ve Billy'nin çok uzun yıllardır yalnız kaldığını fakat Tammy', görür görmez peşinden gittiğini belirtti. 13/08/2009 |
||||||
|
Fast food küçük kızı sakat bıraktı |
||||||
Ünlü fast food restoranlar zincirinde yemek yedi ertesi gün iki kolunu ve iki bacağı felç oldu. ÜNLÜ fast food restoranlar zinciri Kentucky Fried Chicken’ın Sydney şubesinde bozuk ürün yiyen 11 yaşındaki Avustralyalı küçük kız sakat kaldı. Beyni hasar gören Monica Sumaan’ın ailesi, KFC’ye 10 milyon Avustralya dolarlık (yaklaşık 12 milyon TL) dava açtı. 7 yaşındayken KFC restoranında pita ekmeği ve tavuktan oluşan bir mönüyü tüketen Monica’da, ertesi gün kusma ve ishal baş gösterdi. Küçük kızın ailesi de aynı anda rahatsızlandı, ancak durumun Monica üzerindeki etkisi kalıcı oldu. Monica’nın beynine yerleşen salmonella bakterisi, iki kolunu ve iki bacağını felç ederek talihsiz kızı tekerlekli sandalyeye mahkûm etti. Ailenin avukatı, olayın yaşandığı ay restorandan yemek yiyen 10 kişide daha gıda zehirlenmesi görüldüğünü belirtti. Milliyet-04/08/2009 |
||||||
|
Ev kadınlarına 1500 TL ek gelir imkanı - www.molstores.com |
||||||
Yapmanız gereken internete girip başvuruda bulunmak MOL Mağazaları İcra Kurulu Başkanı Oktay Özdemir, yeni açılacak mağazalarında katma değer oluşturan her türlü el ürününü değerlendirecekleri ev hanımlarının ayda 1000-1500 lira kazanabileceğini söyledi.
EV KADINLARI ÖRGÜ YAPARAK 1000-1500 LİRA KAZANABİLECEK
09 Temmuz 2009 |
||||||
|
Kayıp hazineler geri dönüyor. |
||||||
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Anadolu'nun kayıp hazinelerini tekrar kazanmak için 1 milyon 125 bin TL kaynak ayırdı Ocak-Haziran döneminde satın alma yoluyla, Roma Dönemi altın yüzükten M.Ö. iki bin yılına ait pişmiş toprak kaplara birçok eser, müzelerin sergi salonlarında yerini aldı. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, geçmişin kültürel izlerini taşıyan ve tarihe ışık tutan paha biçilmez eserleri gün yüzüne çıkartıp sergileyebilmek için tarihi eser alımı yapıyor. Bu kapsamda her yıl bütçe doğrultusunda yapılan eser alım çalışmasına, bu yıl da ilk 6 ay için 1 milyon 125 bin TL ödenek ayrıldı. Bu bütçe, tarihi ''hazinelerin'' müze koleksiyonlarında yer alması için kullanıldı. Bu sayede, yılın yarısına kadar dönemde satın alma yoluyla, Roma Dönemi Karneol ve altından yapılmış yüzük, Çankırı bölgesinden Milattan Önce (M.Ö.) iki bin yılına ait pişmiş toprak kaplar, çeşitli dönemlere ait madeni, pişmiş toprak ve taş eserler ile M.Ö. 2. ve M.Ö. 1. bin yılına ait pişmiş toprak ve madeni eserler Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne kazandırıldı. Ayrıca, kaçak yollarla Almanya'nın Bremen kentine götürülen bronz ve gümüş sikkeler, 1. bin yılına ait mahmuzlu bronz ok ucu ve geç Bizans dönemine ait bronz kadın figürü de yapılan girişimler sonucu geri getirildi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alındı.
Genel Müdürlük, geçen yıl
da tarihi eser alımı için bütçesinden 2 milyon TL
ayırmıştı. Bu kapsamda 2003-2005 yılları arasında 800 civarında olan kaçakçılık sayısı 2006 yılında 512'ye, 2007'de 206'ya ve 2008'de de 194'e düştü. 2007-2009 Haziran ayı itibariyle de toplam bin 669 adet eserin Türkiye'ye iadesi gerçekleştirildi. 15/06/2009 habertürk |
||||||
|
Analog televizyon yayınına veda, 2 milyonu aşkın aile hazırlıksız yakalandı |
||||||
Amerika Birleşik Devletleri bugünden itibaren analog sistemde televizyona veda ediyor. Bütün ülke tek seferde tamamen dijital yayına geçecek. Karasal dijital yayına geçiş ülkede son dakikada dijital alıcısı cihazların satışında patlamaya yol açtı. ABD hükümeti televizyon sistemi değişikliğinin rahat olması için 2 milyar dolar harcadı. Amerikalı televizyon izleyicileri geçtiğimiz haftalarda analog sisteme yakında son verileceğini ilan eden uyarı ve reklam bombardımanı altındaydı. Bugünden itibaren ABD'de televizyon seyretmek isteyenlerin ya dijital bir televizyonu, ya da dijital yayını eski televizyonların ekranına aktaran alıcı cihazı olması lazım. Geçiş maliyetinin çoğunu, her biri 40 dolar değerinde kuponlar dağıtan ABD hükümeti karşıladı. Amerikalı yetkililer, geçişin rahat olması için ellerinden geleni yaptıklarını söylüyorlar. Fakat Federal İletişim Komisyonu'na göre, yaklaşık 2 milyon 2 yüz bin aile dijital yayına gene de hazırlıksız yakalanacak. Dijital televizyona geçiş konusunda farklı ülkelerde farklı stratejiler izleniyor. İngiltere, analog sistemden bölge bölge uzun erimli bir takvim uygulayarak ayrılıyor. ABD ise analog sisteme tek bir seferde ülke çapında son vermeyi yeğledi. ABD'deki uygulamayı eleştiren çevreler, özellikle yaşlıların ve düşük gelirli ailelerin dijital sisteme geçiş telaşına ayak uyduramadıklarını söylüyor. 12/06/2009 |
||||||
|
İnternete fotoğraf koymanın sakıncaları |
||||||
Çektirdikleri aile
fotoğrafının Çek Cumhuriyeti'nde bir reklam panosunda
kullanıldığını öğrenen
Danielle ve Jeff Smith, çocuklarıyla birlikte çektirdikleri aile fotoğrafını eşe dosta Noel kartı olarak göndermiş, ve internet günlüklerine yüklemişlerdi. Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'ı ziyaret eden bir yakınları, girdiği süpermarkette karşısında Smith ailesinin dev boyutlardaki fotoğrafını görünce derhal telefona sarılmış. Fotoğrafı izinsiz kullanan dükkan sahibi, reklam panosunu indireceğini açıkladı. ABD'nin St Louis kentinde yaşayan Bayan Smith, şaşkınlık içinde olduklarını söyledi: ''Noel için çektirdiğimiz fotoğraf, Prag'ta dev bir reklam panosuna dönüşmüş!'' İtalyan gıda ürünleri satan Grazie adlı dükkanın sahibi Mario Bertucccio, fotoğrafı evlere servis hizmetinin reklamı için kullanıyor. Mario Bertuccio, fotoğrafın gerçek bir aileye ait olduğunu bilmediğini, photoshop'la üretilmiş resim olduğunu sandığını söyledi. Dükkan sahibi, bir e-mail yazarak aileden özür dilemeyi düşünüyor. Bertuccio, ''Eğer Prag'ta yaşıyor olsaydılar, Smith ailesine güzel bir İtalyan şarabı gönderirdim'' dedi. Smith ailesi ve fotoğrafı çeken Gina Kelly, kendilerine fotoğrafı kullanmak için hiçbir başvuruda bulunulmadığını ve kimseye bu yönde bir izin vermediklerini vurguluyorlar. Amerikalı çift, bundan böyle internete yükledikleri fotoğrafların üzerine filigran basarak izinsiz kullanımını engelleyeceklerini söylüyor. 11/06/2009 |
||||||
|
Çöplüklerde bir milyoner |
||||||
Degerman'ın 12 milyon İsveç kronu serveti vardı. Curt Degerman mahallenin delisi sayılıyordu. Sırtında, kollarının ucu aşınmış, dirsekleri yıpranmış eski mi eski mavi bir ceket, başında bir kasket bisikletiyle çöplükleri dolaşıyor, meşrubat kutularıyla, pet şişeleri topluyor sonra bunları satıyordu. Eşi dostu yoktu. Bir tek kuzeni dışında bütün akrabaları mahallenin delisinden utandıklarından olsa gerek Curt ile selamı sabahı kesmişti. Annesini babasını tanıyanlar da Curt'u görünce, etrafına hiç de iyi kokular salmayan, pejmürde kılıklı bu adama selam vermemek için yollarını değiştiriyordu. Adı meşrubat kutusunun İsveççe adıyla birlikte anılmaktaydı. Ondan söz edenler ''Burk Curt'' diyorlardı. Onun ise ne akrabalarının ilişkiyi kesmiş olmalarına, ne de tanıyanların selam vermemelerine aldırdığı yoktu. Gün boyunca topladığı kutuları, şişeleri satıyor, akşamüstü de kütüphaneye giderek başta ekonomi haberleri olmak üzere gazeteleri okuyordu.
Sadece kuzeni Curt'un sağlığından endişe ettiğinden haftada birkaç kez uğruyordu. Gündemi borsa haberleri Curt'un babadan kalma eski ama kentin iyi bir bölgesindeki bakımsız dağınık evde havadan sudan sohbet ediyorlardı. Ama bu sohbetler sırasında Curt, borsa haberlerinden, Lüksemburg'daki hisse senetlerinden de söz etmekteydi. Kuzeni hisse senedi konusunda anlattıklarını aklı pek yerinde olmayan Curt'un hayalleri olarak kabul ettiğinden üzerinde durmuyordu.
Curt Degerman geçen yıl sonbaharda öldü. 60
yaşındaydı oysa 85 yaşına kadar yaşayacağını sanıyordu. O kadar cimriydi ki öldüğünde gazetelere ölüm ilanı bile verilmemesini vasiyet etmişti. Ona göre ölüm ilanları pahalıydı ve bu gibi harcamalar gereksizdi. Ölümünden aylar sonra ortaya çıktı ki mahallenin bu cimri delisi 12 milyon İsveç kronu yani yaklaşık 1 milyon 100 bin Euro değerinde bir servet sahibi. Gazeteler son haftalarda Curt'un bu serveti nasıl edindiği konusunda uzun uzun haberlere, kuzenin açıklamalarına yer verdiler. Başka mirasçı olmadığından muhtemelen bu servetin sahibi olacak olan kuzen şimdi çok şaşkın. Curt'un bu serveti borsa ve altın yatırımıyla edinmiş olduğunu öğrenen çoğu borsada para yitirmiş İsveçliler ise Curt'un yatırım stratejisini öğrenebilmek için kulaklarını kuzene çevirmiş durumdalar. 30 bin nüfuslu Skellefteå kentinde boşalan bütün meşrubat kutularını ve şişeleri Curt toplamış olamayacağına göre acaba mahallenin delisi ne kadar bir sermaye ile borsaya girdi... Şimdi herkes bunu merak ediyor. Tabii Curt'un hayat hikayesi de herkesin dilinde. Curt Degerman orta halli, itibarlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Lisede son yıla kadar da kadar başarılı bir öğrenciydi. Ne oldu bilinmiyor ama Curt muhtemelen ailesinin ''Başarılı olmalısın'' baskısının altından kalkamadı. Ailesinin ve toplumun başarı ölçülerine ayak uyduramadığından da kendi kabuğuna çekildi. Annesini, babasını kaybedince evinden telefonu bile kaldırdı. Sadece bisikletiyle kentin bütün çöp kutularını dolaşıp kutu ve şişe topladı. Akşam üzerleri de kütüphaneye gidip gazete okudu. Curt, hisse sentlerinden söz ediyor, borsadaki gelişmeler konusunda aklı başında analizler yapıyordu ama kuzeni anlatılanları Curt'un kendini kanıtlama çabası olarak değerlendiriyordu. Öldükten sonra ise Curt'un tüm anlattıklarının doğru olduğu ortaya çıktı. Üstelik mahallenin delisi sermayesini akıllıca yönetmeyi de bilmişti. Lüksemburg borsasında uzun vadede kar getirecek fonlara yatırım yapmıştı. Parasının üçte biri ile de külçe altın satın almıştı. Bankada 50 bin kron kadar da nakit tutmuştu. 1 milyon 100 bin Euro'nun üzerindeki servet muhtemelen kuzene kalacak. Şimdi herkesin merak ettiği Curt gerçekten mahallenin delisi miydi yoksa o herkesi deli kabul ettiğinden huzur içinde yaşayabilmek için deli numarası yapan bir dahi miydi. 22/05/09 |
||||||
|
UNICEF: Çocuk ölümleri azalıyor. |
||||||
Birleşmiş Milletler’e bağlı çocuklara yardım örgütü UNICEF, dünyada çocuk ölümleriyle mücadelede büyük ilerleme kaydedildiğini, çocuk ölümlerinin 17 yılın en düşük seviyesine gerilediğini açıkladı. NEW YORK - UNICEF yayımladığı rapora göre, dünyada 5 yaşından küçük ölen çocukların sayısı 2006’da, yılda 10 milyon barajının altına inerek 9,7 milyona düştü. Raporda, Latin Amerika, Karayipler, Orta ve Doğu Avrupa, eski Sovyet ülkeleri, Orta Asya ve Pasifik ile Afrika’nın birçok bölgesinde kaydedilen gelişmelerden memnun olunduğu açıklandı. Orta ve Batı Afrika’nınsa çocuk ölümlerinin en fazla görüldüğü bölgeler olmaya devam ettiğinin altı çizildi. |
||||||
|
Onlar erdi muradına... |
||||||
Damat Afrikalı bir kabile savaşçısı. Gelin ise tasarımları ile Michelle Pfeiffer ve Prenses Caroline'ı giydiren bir İngiliz modacı. Damat törende geline "bedel" olarak yedi inek veriyor. Damadın düğün hediyesi ise bir öküz İngiliz Anna Trzebinski ile Samburu kabilesinden Lobayan Lamarti'nin Kenya'daki düğününü ve aşkını, The Sunday Telegraph gazetesi için gelinin arkadaşı Aidan Hartley yazdı. Şafak vakti, Kuzey Kenya'da bir orman kenarındayız. Siyah kabile savaşçısı yere yatırılan boğayı, beyaz karısı için kurban ediyor. "Beyaz" gelin, moda tasarımcısı arkadaşım Anna Trzebinski. Damatsa 30 yaşındaki Loyaban Lamarti. Samburu kabilesi üyesi Lamarti'nin uzun örgülü saçları kırmızı toprak boyasıyla kaplı. Kulaklarından bakır küpeler ve boncuklar sallanıyor. Kırmızı boyalı çıplak vücudunu sadece beline bağladığı bir örtü saklıyor. Anna süet, boncuklu elbisesiyle göz kamaştırıyor. Üzerinde zürafa tüyünden yapılmış bir doğurganlık kolyesiyle birlikte yaklaşık dört kilo mücevher taşıyor. Lamarti bıçağını adamlarının yere yatırdığı boğanın kafasının arkasından omuriliğine saplıyor. Hayvanın gerdanı ikiye ayrılıyor ve bir kılıcın deldiği kalbinden sızan kanlar, düğün davetlilerine ikram edilmek üzere kaba boşaltılıyor. Bütün bu tuhaflıkları izlerken Anna'nın hayatının nasıl değiştiğini düşünüyorum. Törene giderken "Niçin onunla evleniyorsun?" diye soruyorum ve şu yanıtı alıyorum: "Ona aşığım. Çünkü müthiş onurlu bir adam" oldu. İnanılmaz yükseklere sıçrayarak "pogo" yapan, kıvrak danslar eden ve şarkı söyleyen Samburuları tasvir etmek aslında hayli güç. Tek enstrümanları olan sesleriyle bir a capella orkestrası gibi tempo tutarak, ıslık çalarak dans ediyorlar. Lamarti'yi severim. Lamarti'ye, Anna'ya "gelin bedeli" olarak verdiği yedi ineğin yanına kendi çiftliğimden bir öküz hediye ettim. Ama hiçbir zaman Anna'nın bir zamanlar en yakın arkadaşım olan Tonio Trzebinski'nin karısı olduğunu unutamam. Benim gibi Kenya doğumlu İngiliz vatandaşı olan Anna, London School of Economics mezunu, Tonio da Londra'daki Byam Shaw sanat okulunu bitirmiş bir ressamdı. "Anna'nın kocası Tonio tek kurşunla öldürüldü. Cinayet hâlâ açıklanamadı" Tonio, 16 Ekim 2001'de kalbine sıkılan tek bir kurşunla Nairobi'de öldürüldü. Ne yazık ki Tonio'nun vurulduğu yer, Danimarkalı sarışın bir kadının, Natasha Illum Berg'in kapısının önüydü. Cinayet bugüne kadar gizemini korusa da gazeteler bu "beyaz metres" skandalıyla haftalarca ilgilendi. Tonio'nun ölümü arkadaşları ve ailesini de kopardı. Anna ve çocukları Stas (13) ile Lana (12) hayatta bir başlarına kaldı. Karımla ben bu zavallı ailenin hayatlarını nasıl sürdüreceğini düşünürken Anna bize gösterdi. Afrika'nın ilk uluslararası moda markasını yaratmak için güne her sabah saat dörtte başlıyordu. Bugün Anna'nın hazırladığı kreasyonlar Londra'nın en seçkin mağazalarında, Paris ve Amerika'da da satılıyor. En iyi müşterileriyse Michelle Pfeiffer, Monako Prensesi Caroline ve Hugh Grant'in sevgilisi Jemima Khan. Afrika esintileri taşıyan etnik tasarımlarını değerli taşlar, tüyler ve egzotik deriler süslüyor. "İlişkimizi bir buçuk yıl boyunca herkesten gizledik" 2002 Ağustos'unda Anna'yı Laikipia yaylasındaki evimize davet ettim. Çocukluğundan beri aşina olduğu evde kendini iyice toparladı. Uaso Nyiru nehrinin yanına yerleşti. Vaktini de bizim gibi beyazların yerine, Samburu ve Laikipiak Massai kabilelerinden insanlarla geçirmeye başladı. Afrikalı safari rehberi Lamarti'yle de işte orada tanıştı. Lamarti'yle uzun yürüyüşlere çıktılar. Tonio'yu unutmak için öyle çok enerji harcadı ki, bir gün geldi, bir dağın tepesine kadar kaya bile taşıdı. Ve o dağdan indiğinde Lamarti'ye aşık olmuştu. "Lamarti'yle bir arada olmak beni çok mutlu ediyor. Onun siyah olması beni hiç düşündürtmedi bile. Tek derdim çocuklarımın vereceği tepkiydi. O yüzden ilişkimizi bir buçuk yıl herkesten sakladık. Aynı yatakta uyumamız içinse iki yılın dolmasını bekledik" diyor. Anna'yı ziyaretlerimde, çalılar arasında yetişen ve sadece okuma yazma bilen Lamarti'nin zekasına hayran kaldım. Bir koruyucu görevini üstlenmesine rağmen Anna'ya ve çocuklara çok sıcak davranıyor. Çocukları her gün okula götürüp getiriyor. Yine de Anna ve Lamarti, kendi çocukları da olsun istiyor. 29 Temmuz 2009 |