hazer.tv - ana sayfa ©2005  

Ana sayfaSinema Sanat

Aktüel

Yaşam

Din

Sağlık

Rejim

Cinsel sağlık

Sinema

Sanat

Moda

Fashion

Resim Şov

Video

Resim İndir

Sinema Sanat Haberleri - 10

84. Oscar 2012

Wüsten Blume - Çöl Çiçeği

82. Oscar 2010

Grammy-2010

Haber Video

Aktüel Video

Dünya Top Pop-Video

 

Önceki Sayfalar:

Dünya sinemalarında "Ajan Salt" zamanlaması

 

Angelina Jolie'nin başrolünü Tom Cruise'dan kaptığı casus filmi "Ajan Salt", yaz sezonunun en fazla ses getiren aksiyon filmlerinden. Yapımcılar şimdiden bir devam filmi için planlar yapıyor.

“Ajan Salt” dünya gişelerinde yüksek hâsılat toplamaya devam ediyor. Bugüne kadar ABD’de 105 milyon dolar hâsılat getiren filmin dünya hâsılatı ise şu anda 187 milyon dolarda. Fakat bu miktarın ilerleyen haftalarda önemli miktarda artmasına kesin gözüyle bakılıyor, zira ABD yapımı film daha Almanya, İspanya, Fransa ve İtalya gibi büyük pazarlarda sinemalara gelmedi.

Devamı gelecek gibi

Bu başarının ardından yapımcı stüdyoda da bir devam filmi çekilmesi için planlar yapılıyor. Filmin senaristi Kurt Wimmer'in, hikâyeyi örmeye devam edecek fikirleri toplamaya başladığı, Phillip Noyce’un da, ikinci kez bir “Ajan Salt” filmi için yönetmen koltuğuna oturmaya hazır olduğu gelen haberler arasında. İlk filmin 110 milyon dolar olan bütçesinin olası bir devam filminde daha da yükseleceği tahmin ediliyor. Ancak film sinemaların ardından video ve DVD pazarında da başarılı olursa, devamını görmek isteyenlerin sayısının daha da yüksek olması epey olası. Angelina Jolie de, tekrar “Ajan Salt” rolü için kameralara can attığını ve stüdyonun bir devam filmi için yeşil ışık yakmasını umduğunu söylüyor. Aksiyon filmleri çekmeye bayıldığını belirten Jolie, bu yüzden rolü kendisine vermelerinden dolayı çok şanslı olduğunu kaydediyor.

Jolie'nin fendi Cruise'u yendi

Tabii Angelina Jolie’nin şansı, Tom Cruise’un şanssızlığı anlamına geliyor, zira ajan Salt rolünde aslında Cruise öngörülmüş, hatta en başından bu filmin Cruise için “Görevimiz Tehlike” benzeri yeni bir dizi filmin önünü açması planlanmıştı. Ancak son yıllarda, Hollywood’un bir dönem filmleriyle tartışmasız gişe kralı olan Tom Cruise’un yıldızı sönmeye başladı. İlk olarak Oprah Winfrey’in televizyon programında, kanepelerde zıplayarak Katie Holmes’a aşkını ilan etmesi, izleyenlerin epey garibine gitmiş, ardından bu ilişkinin Cruise’un Scientology üyeliği nedeniyle zedelenen imajını tazelemek için bir manevra olduğu iddiaları ortaya atılmış ve özel hayatı hakkındaki olumsuz haberler, “Hollywood’un en parlak gülümsemesi”nin hayranlarını kendinden soğutmuş, azalan popülaritesi de, filmlerinin gişe hâsılatlarına yansımıştı. Bu gelişmelerin ışığında da, “Ajan Salt” filminin yapımcıları, bu dev bütçeyi, Cruise yerine, “Lara Croft: Tomb Raider” ve “Wanted” gibi filmlerle aksiyon alanında başarısını kanıtlayan Angelina Jolie’ye yatırmayı tercih ettiler. Gişe hâsılatı da, bu kararın doğruluğunu kanıtlıyor. Tom Cruise’un son filmi “Knight and Day – Gece ve Gündüz”, ABD’de 75 milyon dolarda kalırken, “Ajan Salt” sinemalarda oynamaya devam ediyor ve ABD’de son hâsılatının 120 milyon dolara varacağı tahmin ediliyor.       

Film ajan krizine denk geldi

 

Filmin konusu kısaca şöyle: Evelyn Salt, görevi ve ülkesi üzerine yemin etmiş bir CIA ajanıdır. Ancak CIA'nin elindeki bir itirafçı onu Rus ajanı olmakla suçlar ve Salt kaçmak zorunda kalarak kendini temize çıkarmaya çalışır. Daha önce Matt Damon'ın başrolünü üstlendiği “Bourne Üçlemesi”ni de andıran “Ajan Salt” filminin dünya prömiyerinin, tam ABD'de on kişinin Rus ajanı olarak gözaltına alınmasının üstüne yapılmış, ABD ile Rusya arasında yaşanan ajan krizi de, filme olan ilgiyi arttırarak, yapımcılarını bir anlamda sevindirmişti.

Pakistan'a yardım çağrısı

Angelina Jolie, “Ajan Salt” filminin Londra’da yapılan İngiltere prömiyeri öncesinde, Pakistan'daki sel felaketine de dikkat çekti. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği İyi Niyet Elçisi olarak Haiti, Irak ve diğer birçok ülkeyi ziyaret eden Jolie, insanların sel felaketi kurbanlarına yardım etmelerinin hayati önem taşıdığını vurguladı. Seller, 20 milyon kişiye etkilese de, toplanan bağışlar, Haiti’deki deprem felaketi ya da Asya’yı vuran tsunamiden sonra yapılan yardımların çok altında. İnsanların Haiti ve benzeri felaketleri gördükten sonra, yeni bir felaket daha yaşandığında, kısmen umursamaz olmalarını anlayabildiğini söyleyen aktris, fakat Pakistan’da kitle ölümlerinin ve kitlesel göçün söz konusu olduğunu ve durumun her geçen gün daha kötüye gittiğini belirtti. Jolie, “kameralar bölgeden ayrıldığı zaman” Pakistan’a gitmeyi planladığını da ekledi.

Jolie ve Clooney, Monroe ve Sinatra olmayacak

Bu arada Angelina Jolie, George Clooney ile birlikte kamera karşısına geçerek Marilyn Monroe ve Frank Sinatra’yı canlandıracakları yönündeki haberleri yalanladı.

“Ajan Salt” filminin İngiltere prömiyeri öncesinde, Andrew O’Hagan’ın "The Life and Opinions of Maf the Dog, and of His Friend Marilyn Monroe” adlı romanının beyazperde uyarlamasında başrolü üstleneceği yönündeki söylentiler hakkında kendisine yöneltilen soruya “bunu ilk defa sizden duyuyorum, hayır, bu gerçek değil.” cevabını verdi.

18/08/2010

Altın Leopar Çin’e Gitti

4-14 Ağustos tarihleri arasında 63’üncü kez düzenlenen
İsviçre’deki Locarno Film Festivali’nde büyük ödül Çin’e gitti.

Locarno Film Festivali'nde Singapurlu yönetmen Eric Khoo başkanlığında toplanan jüri, festivalin favorileri arasında sayılan “Han Jia”ya (Kış Tatili) büyük ödülü layık gördü.

Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu (FIPRESCI) Ödülü de “Han Jia”nın oldu. Ll Hongqi'nin yönetmenliğini yaptığı filmde, günümüzde Çin'de yaşanan hızlı toplumsal değişim çocukların ve gençlerin tanıklığında aktarılıyor. “Han Jia”, geçen yılki festivalde genç yetenekleri teşvik etmek için dağıtılan “Open doors” senaryo ödülünü kazanmıştı.

Curling'e iki ödül

En iyi yönetmen ödülü bir baba ile kızının sıra dışı hikâyesinin anlatıldığı Curling adlı filmle Kanadalı Denis Côté'in oldu. Curling'in başrol oyuncularından Emmanuel Bilodeau da en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü.

Jürinin en iyi ikinci film özel ödülü, Rumen-Macar sınırında gündelik yaşamı konu edinen Fransız-Rumen-Macar ortak yapımı Maria Crisan imzalı Yarın filmine verildi.

Seyirci ödülü İsrail'e gitti

Sırp yönetmen Oleg Novkovic'in “Beli beli svet” (Bembeyaz dünya) filminde canlandırdığı fedakâr anne rolünden dolayı Jasna Duricic'e en iyi kadın oyuncu ödülü verildi.

Yarışma dışında dağıtılan seyirci ödülü, İsrail-Alman-Fransız ortak yapımı “The Human Resources Manager”e verildi. Film, modern-geleneksel çatışması teması çerçevesinde Kudüs'teki bir büyük fırında yaşanan gelişmeleri konu alıyor.

Han Jia   15/08/2010

Locarno Film Festivali'nde Ernst Lubitsch Damgası

  Ernst Lubitsch
 

Ernst Lubitsch

Bu yıl 63'üncüsü düzenlenen Avrupa'nın en prestijli film festivallarinden Locarno Film Festivali, ustalarında da ustası bir yönetmen Ernst Lubitsch'i seyirciyle buluşturuyor.

 

Türkiye'den Tayfun Pirselimoğlu'nun da 'Saç' adlı filmiyle Altın Leopar için yarıştığı festival, bu yıl Retrospektiv Bölümünü 50'nin üzerinde filmiyle Alman asıllı Amerikalı yönetmen Ernst Lubitsch'e ayırdı. 1947 yılında hayata gözlerini yuman Lubitsch'in geride bıraktığı yapıtları dünyanın dört bir yanından hayranlarını Locarno'ya çekiyor.

Billy Wilder'in örnek aldığı yönetmen

İş eğer hikaye anlatma ve sahnelendirmeyse Ernst Lubitsch, dünyada bunu en iyi başaranlardan biri olarak biliniyor. Berlin doğumlu Yahudi yönetmen, son derece başarılı bir kariyerin ardından, 1922 yılında sessiz film yönetmeni olarak Hollywood'a davet edildi ve daha sonra da orada kaldı. Bu yılki Locarno Film Festivali'nin Retrospektif Bölümünde 70'in üzerinde filme imza atan Lubitsch'in 52 filmi gösteriliyor. Festivalin kuratörü Joseph McBride, Lubitsch'i bütün usta yönetmenlerin örnek aldığını söylüyor:

" Billy Wilder'ın Beverly Hills'deki ofisinde şöyle bir yazı asılıydı: 'Lubitsch olsa, nasıl yapardı?' Birçok yönetmen ve senarist bu soruyu kendine sık sık sormuştur. Billy Wilder ayrıca Lubitsch'in taklit edilmesi çok zor bir yönetmen olduğunu vurgulardı. Ama herhalde bunu yapabileceklerin en iyisi kendisiydi. O Lubitschvari filmler yapmayı denedi. Lubitsch, deyim yerindeyse romantik- komedi türünü keşfetti ve Hollywood'da ilişki komedilerini standartlaştırdı diyebiliriz. 1924 yılında çektiği  'The Marriage Circle' yani 'Evlilik Çemberi' birçok romantik-komediye ilham kaynağı olmuştur.''

Lubitsch'in unutulmaz filmleri

Aslında Lubitsch, imajı ve kariyerini ilk yaptığı, hafif komediler ve devasa dekorasyonlardan oluşan, tarihi konuların ele alındığı, Emil Jannings ve Pola Negri ünlü yıldızların yer aldığı sessiz filmlerine borçlu. Oysa Ernst Lubitsch, sinemaseverlerin gönlünde ince mizah anlayışı ve çok yönlülüğüyle ölümsüzleşti. Ve sade, zarif kendine has ironik tarzıyla.

 

Çektiği son filmi ''Cluny Brown'' da da olduğu gibi, filmlerinde mükemmel bir zamanlama eseri diyaloglar ve kısa kinayeli bakışlar özellikle göze çarpıyor. Seyircilerin onu çok sevmesinin nedeni ise onları asla hafife almaması. Lubitsch'in sessiz filmden sesli filme geçişiyse hiçbir yönetmenin başaramadığı kadar zarif ve rahat oldu.

Keskin sezgilerine her zaman güvenen Lubitsch'in unutulmaz filmleri arasında, çekingen ve içine kapanık Greta Garbo'yu coşkulu ve heyecanlı biri olarak oynattığı Ninotschka sayılabilir. Diğer bir unutulmayan filmiyse 1942'de çektiği isyan ve özgürlük konusunu ele alan 'Olmak ya da Olmamak'tı. 1933 yılında çektiği ''Design for Living'' adlı filmi de o zamanların muhafazakâr Amerika'sında alışılagelmiş ahlak anlayışına neredeyse bir  başkaldırı niteliği taşıyordu. Oysa Lubitsch özgürlük, hoşgörü ve mizah inancıyla o zamanlardaki alışılagelmiş sansür anlayışını kırmayı başarmıştı.

Sinemanın daha fazla Lubitsch'e ihtiyacı var

Locarno Film Festivali kuratörü Joseph McBride, günümüzde Lubitsch'in komedilerine büyük özlem duyulduğunu belirtiyor.

" Her şey bir hayli değişti. Şu an yapılan komedi filmleri kaba, zevksiz, Lubitsch'inkiler gibi modern ve zarif değiller. Onun filmlerinde de cinsellik konusu ve tahrik edici hikayeler vardı ama çok akıllıca işlenmişti. Günümüzde daha fazla Lubitsch'e ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Eminim insanlar daha fazla Lubitsch filmi izlerlerse, birbirlerine karşı daha hoşgörülü ve nazik olacaklardır.''

13/08/2010

Cannes'ı Robin Hood açtı

Bu yıl 63'ncü kez düzenlenen Uluslararası Cannes Film Festivali,
yönetmen Ridley Scott’un yönettiği ve Russel Crowe ile Cate Blanchett'ın başrollerini paylaştığı
"Robin Hood" isimli filmin gösterimiyle başladı.

 

Festivalin merakla beklenen ismi yönetmen Ridley Scott dizinden geçirdiği bir ameliyat nedeniyle açılış sırasında kırmızı halıda boy gösteremedi. Scott festivalin açılışını hasta yatağından takip etmek zorunda kaldı.

Scott'u galada Robin Hood'un başrol oyuncuları Russel Crowe ile Cate Blanchett temsil etti. Crowe filmle ilgili olarak "Filmde biraz küstah bir yaklaşım takınarak izleyiciye şöyle seslendik: 'Şimdiye kadar Robin Hood hakkında doğru bildiğinizi düşündüğünüz her şey aslında yanlış.'" açıklamasını yaptı.

Cate Blanchett ise Crowe'u çok kıskandığını, kendisinin Bakire Meryem yerine Robin Hood rolünü oynayabilmeyi çok istediğini belirtti. Russel Crowe ise bu açıklamaya "Zaten filmde de adeta Robin Hood gibiydi." şeklinde karşılık verdi.

İki saatten fazla süren film herkesçe bilinen Robin Hood'un hikâyesine bambaşka bir bakış açısı getiriyor.


Hollywood’un ünlü isimleri 63’üncü Cannes Film Festivali'nde Fransa’da buluştu

Toplam 19 Film yarışıyor

23 Mayıs'a kadar devam edecek festivalde Altın Palmiye için yarışacak 19 filmin büyük çoğunluğu Asya kökenli.

Festivalde Oliver Stone ve Woody Allen gibi yönetmenlerin filmleri de yer alacak.

Festivale yapımlarıyla katılan diğer ülkeler arasında  Güney Kore, Çin, İran, Rusya ve Tayland da var.  Uluslar arası filmler Altın Palmiye ödülü için yarışacak.

Bu arada festivalde jüri üyesi olarak görev alması beklenen İranlı yönetmen Cafer Panahi’nin tutuklanmasını protesto etmek üzere, jüride bir koltuk boş bırakıldı.

Festivale bu yıl Türkiye’den film katılmıyor.

Jüri başkanı Tim Burton bu yıl yarışan film sayısının görece daha az olmasının farklı yorumlanmaması gerektiğine dikkat çekti. Burton: "Özel olarak üstünde durduğumuz ve aradığımız bir şey yok." şeklinde konuştu.

Ayrıca Oliver Stone'un «Wallstreet 2 - Money Never Sleeps» ve Woody Allen'ın «You Will Meet A Tall Dark Stranger» adlı filmleri de festivalde yarışma dışı olarak gösteriliyor.

15/05/2010

Sibel Kekilli’ye en iyi kadın oyuncu ödülü

 
 

Avusturyalı yönetmen Feo Aladağ

Dünyanın önde gelen bağımsız film festivallerinden Tribeca Film Festivali'nde büyük ödül Feo Aladağ’ın yönettiği Alman yapımı “Die Fremde”ye verildi.

New York'ta bu yıl 21 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen festivalin dün yapılan ödül gecesinde, “Die Fremde” filminde başrol oynayan Sibel Kekilli "en iyi kadın oyuncu" ödülüne layık görüldü.

“Die Fremde” ekibine ödüllerini Hollywood yıldızı Robert De Niro ile prodüktör Jane Rosenthal sundu. Aladağ 25 bin dolar para ödülü kazanırken, Sibel Kekilli'ye de dünyanın dilediği bir noktasına iki uçak bileti hediye edildi.

Sibel Kekilli, Feo Aladağ'ın senaryosunu yazdığı filmde "Umay" karakterini canlandırıyor. Juri hem filmden hem de Kekilli'nin üstün performansından övgüyle söz etti. “Die Fremde”, kocasının baskısından kaçıp Almanya'da yaşayan ailesine sığınan bir kadının hikâyesini beyaz perdeye aktarıyor.

Tribeca Film Festivali'nde yönetmen Ferzan Özpetek'in "Serseri Mayınlar" filmine de "özel juri ödülü" verildi.

Kocasından kaçan kadının hikâyesi

Tribeca Film Festivali'nin temeli 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Manhattan'in güneyinde sosyal hayatı yeniden canlandırmak amacıyla Robert De Niro ve Jane Rosenthal tarafından atıldı. Tribeca, Utah'da yapılan Sundance ve Toronto Film Festivali ile birlikte Kuzey Amerika film endüstrisinin önde gelen etkinlikleri arasında yer alıyor. 30/04/2010

Afrika'lı Gençler Filmle zorluklara karşı direniyorlar

 

Gecekondu bölgelerinde yokluk içerisinde yaşayan Nairobili gençler, hem halkı bilinçlendirmek hem de kendilerine yeni fırsatlar yaratmak için uzun süredir bir film projesi yürütüyor.

Afrika’daki gençlerin yaşamı her zaman Avrupa ya da ABD’deki yaşıtları kadar kolay olmuyor. Özellikle de gecekondu bölgelerinde yaşayanların durumu daha da kötü. Oralarda yoksulluk ve şiddet hüküm sürüyor. Bu durum, Nairobi’nin en büyük gecekondu bölgesi Mathare için de geçerli. Mathare'deki yaklaşık 700 bin insan, kanalizasyon kuyularında ya da çöp yığınlarının arasında yaşıyor. Ancak Mathare’de yaşayan bir grup genç bu durumu bir nebze de olsa değiştirebilmek için bir proje başlattı. Gençler çektikleri kısa film ve belgesellerle bölge halkını bilinçlendirmeye ve kendileri için de yeni bir hayat şansı yakalamaya çalışıyor.

Barış Mübadelesi projesi

Collins Omondi, 14 yaşında. 2002 yılında ailenin geçimini sağlayan annesinin ölümüyle okulu bırakmak zorunda kalmış. Fotoğrafçılığa başlayan Omondi, bu şekilde para kazanmaya çalışmış.

Omondi yaşadıklarını, “Daha sonra bir arkadaşım geldi ve Slum TV’de onunla birlikte çalışmamı önerdi. Ben de yapabileceğimi söyledim. Bugüne kadar hep böyle geçip gitti" sözleriyle anlatıyor.

Collins bir yıldan bu yana Nairobi’nin en büyük gecekondusu Mathare’deki bir film projesi olan Slum TV için çalışıyor. 20 kadar genç, bölgedeki günlük hayat hakkında kısa film ve belgeseller çekiyor. Şu ana kadarki en büyük projeleri ”Barış Mübadelesi” adını taşıyor. Bölgeye barış ve uyum getirmeye çabalalayan çeşitli grup, kişi ya da kiliseler hakkında programlar hazırlıyorlar.

Son filmi 2 bine yakın kişi izledi

Gösterimin yapıldığı yer ise Mathare’nin ortasında, açık hava sineması görünümündeki bir alan. Belki yan yana oturan 2 bin insan var ve hepsi pür dikkat beyaz perdeye bakıyor. Bugün Slum TV'nin yeni filmi gösterimde. Bugünkü film bölgenin en iyileri hakkında. Yani en iyi minibüs şoförünü ya da en iyi futbolcuyu tanıtıyorlar. Slum TV’den Ephantus Kamau, gösterimin her anından zevk alıyor ve “ Bu harika. Hepimiz bu günden çok memnunuz. Biz müziği çalmaya başlar başlamaz, herkes gelip ne yaptığımıza bakıyor. Buradaki toplum bizi destekliyor. Bizi seviyorlar. İnsanlar yaptığımız işi seviyor ve bir sonraki gösterimin ne zaman olduğunu soruyorlar" diye konuşuyor.

 

20’li yaşların başındaki Ephantus, Slum TV’nin koordinatör yardımcılığına kadar yükselmiş. Gösterim sonrası Ephantus’un ofisine geçiyoruz. Şu anda programların çok profesyonel bir şekilde yayınlanmadığını kaydeden Gelecekte bu durumun değişmesini umut eden Ephantus,

“Gecekondudaki yaşam çok kötü olabilir. Ancak burada gizli kalmış başarı hikâyeleri, iyi haberler ve pek çok yetenek var. Dünyaya bu hikâyeleri anlatmak ve gecekondulardan iyi şeylerin de çıkabileceğini göstermek istedim. Bu nedenle Slum TV’de çalışıyorum" diyor.

Tehlikelere karşı güvenlik elemanı

Bazen çekimler tehlikeli olabiliyor. Örneğin kaçak bira imalathaneleri gibi yerlerde kameralar pek hoş karşılanmıyor. Ancak Collins yine de kendini bu tür yerlerde çalışmaktan uzak tutamıyor.

 

Collins, "Korkmuyorum çünkü bu normal bir şey. Tek sorun onlarla konuşmak. Güvenlik elemanlarımızı da yanımızda götürüyoruz. İmalathaneye yaklaşmamıza yardımcı oluyorlar" ifadelerini kullanıyor.

Hiç para almadan çalışıyorlar

Collins, Slum TV’de kamera kullanmayı ve montaj yapmayı öğrenmiş. Şimdi bu yeteneklerini doğum günü ve düğün filmleri hazırlamakta da kullanıyor. Bu sayede biraz daha para kazanıyor.

Collins, pazartesiden cumaya kadar Slum TV için çalışıyor. Vaktini sokakta ya da ofiste çalışarak geçiriyor. Ofis müdürü de olan Collins için bu biraz daha fazla baskı anlamına geliyor. Çok çalışıp hiç para almasa da o yine de işini severek yapıyor.

26/04/2010

Alman Film Ödülü En iyi Kadın Oyuncu kekilli'nin

 

Alman Film Ödülü: "Lola"

 

60’ıncı Alman Film Ödülleri dün Berlin’de yapılan törenle sahiplerini buldu.

 “Das Weiße Band” (Beyaz Kurdele) “En iyi film” dalındaki ödülü kucaklarken,
Sibel Kekilli de “En iyi kadın oyuncu” ödülüne layık görüldü.

 

“Das Weiße Band” (Beyaz Kurdele) filimnden bir sahne

Alman sinema dünyasının prestijli ödülü, “Lola” adı da verilen Alman Film Ödülleri dün Berlin'de düzenlenen törenle 60’ıncı kez sahiplerini buldu. Başbakan Angela Merkel’in de katıldığı törene, yarışmada "En İyi Altın Film" olarak nitelendirilen “En iyi film” haricinde “En iyi senaryo”, “En iyi kamera”, “En iyi reji”nin de aralarında bulunduğu toplam on dalda ödüle layık görülen “Das Weiße Band” (Beyaz Kurdele) damgasını vurdu.

Avusturyalı Yönetmen Michael Haneke’nin yönetmenliğini üstlendiği film, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesine Kuzey Almanya’da bir köyde meydana gelen esrarengiz olayları konu alıyor. “Das Weiße Band” gösterime girdiği tarihte büyük ses getirmiş, “En iyi yabancı film" dalında da Oscar ödülüne aday gösterilmişti.

Kekilli’ye “En iyi kadın oyuncu” ödülü

60'ıncı Alman Film Ödülleri'nde en iyi ikinci film olarak da tanımlanabilecek “En iyi gümüş film” dalındaki ödüle, Hans-Christian Schmidt’in yönetmenliğindeki “Sturm” (Fırtına) layık görüldü. “En iyi bronz film” dalında ise ödülü namus cinayetlerini konu alan yine Avusturyalı bir yönetmen olan Feo Aladağ yönetmenliğindeki “Die Fremde” (Ayrılık) aldı.


Sibel Kekilli'nin başrolünü oynadığı "Die Fremde" (Ayrılık) filiminden bir sahne.

“Die Fremde”de Almanya’da yaşayan ailesi tarafından zorla evlendirilen, ancak toplum tarafından yargılanma pahasına, kendi ayakları üzerinde durma ve hayatına özgürce yön verme mücadelesinden vazgeçmeyen Umay’ı canlandıran Türk kökenli oyuncu Sibel Kekilli, bu rolüyle “En iyi kadın oyuncu” dalındaki Lola ödülünü kucakladı. Kekilli, asıl çıkışını ünlü yönetmen Fatih Akın’ın ödüllü filmi “Duvara Karşı”daki rolü ile yapmış ve bu filmdeki performansıyla 2004 yılında da Lola ödülünü kazanmıştı. “En iyi erkek oyuncu” dalındaki ödül ise “Das Weiße Band”daki rolüyle Burghart Klaußner'e verildi. Toplam 16 dalda verilen ödüller, Alman sinema dünyasında büyük öneme sahip.

24/04/2010 DW

Gişe umudu üç boyutlu göğüslerde

 

 

3 boyutlu olarak gösterime girecek Piranha´nın gişedeki umudu Kelly Brook oldu. İşte nedeni.

 

Yılın iddialı gerilimlerinden biri olan, üç boyutlu olarak gösterime girecek Piranha'nın gişedeki umudu Kelly Brook.

Filmin önceki gün yapılan özel gösteriminin ardından internette yayınlanan yorumlarda, filmdeki en ilgi çekici şeyin "Kelly Brook'un göğüslerini üç boyutlu olarak görebilmek" olduğu yazıldı.

Brook'un, Elisabeth Shue, Eli Roth ve Ving Rhames gibi isimlerle başrolü paylaştığı film,

18 Ağustos'ta gösterime girecek.

07/04/2010

 

İlk Kürtçe film vizyona giriyor

Almanya’da yaşayan yönetmen Miraz Bezar'ın “Min Dit” (Ben Gördüm) adlı filmi bugün Türkiye’de vizyona giriyor. Film, Türkiye’de gösterime giren ilk Kürtçe film olacak.

 

Yönetmen Miraz Bezar

 

Diyarbakır’da çekilen film, anne ve babasını kaybeden iki çocuğun dünyasını konu alıyor. Filmde, Gülistan Şenay Orak, Fırat Muhammed Al, Nuri Kaya Hakan Karsak, Zelal Suzan İlir, Dilara Berivan Ayaz, Fahriye Çelik ve Alişan Önlü rol alıyor. 1971 Ankara doğumlu olan yönetmen Miraz Bezar, Almanya’da yaşıyor. Şimdiye kadar iki kısa film projesine imza atan Bezar ile ilk uzun metrajlı filmi “Min Dit” hakkında konuştuk.

DW: Min Dit, Türkiye’nin ilk Kürtçe çekilen filmi. Yabancı ülkelerde 5 ayrı dış festivale katılan film, üçünden ödülle döndü. Ardından Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na davet edildi. O andan itibaren de dikkatleri üzerine topladı. Festivale kabul edilmek ve sonrasında ''Behlül Dal Jüri Özel Ödülü''nü almak, sizi biraz daha da cesaretlendirdi diyebilir miyiz? Altın Portakal sizin için gerçekten bir dönüm noktası mı oldu?

Miraz Bezar:
Dönüm noktası diyemeyiz, çünkü sinemacı olarak sadece Türkiye’de kendimi ifade etmiyorum ben,  bunun Almanya, Avrupa boyutu hatta festivallere bakarsak dünya boyutu da var... Evet, benim için bir dönüm noktası diyemeyiz ama bu filmin ana kitlesi Türkiye’de yaşıyor. Türkiye’nin bir zamanını anlatıyor. Çok uzun süre evvel yaşanmış bir olayı anlatmıyoruz. Daha bundan iki üç sene önce hâlâ faili meçhul cinayetler işleniyordu Türkiye’de. Biz buna yönelik bir hikâye anlatıyoruz. Ve bunun Türkiye’de, özellikle ülkenin en prestijli ve en önemli festivalinde, ulusal yarışmada gösterilmesi benim için değil sinema dünyasına baktığımız zaman Türkiye için de bir dönüm noktası sayılabilir.

DW: Altın Portakal’da Jüri özel ödülü aldığınızı duyunca ne hissettiniz?

Miraz Bezar:
Ödülü zaten filmin öyküsüne verdiler. Orada bir zafer hissi doğmadı çünkü bu Antalya’nın en büyük ödülü değildi. Bir şekilde jürinin ”Evet sizi gördük ve boş göndermek istemiyoruz. Yaptığınız filmi, anlattığınız öyküyü önemsiyoruz’’ gibi bir mesajdı. Bu yüzden öyle bir zafer hissine kapılmadık. Bizim için önemli olan filmimizin orada gösterilmiş olması, orada anlattığımız hikâyenin içeriğinin tartışılmış olmasıdır. Filmin yüzde 70'i Kürtçe, yüzde 30'u Türkçe. Daha filmi yaparken, “Acaba Türkiye’de zamanı geldi mi ki biz bu filmi yapıyoruz? Türkiye, Kürtçe dilinde çekilmiş bir filmi kaldırabilecek düzeyde mi?” sorusuyla karşı karşıyayken, film biter bitmez Antalya’da ulusal yarışmada gösterilmesi, evet bir başarıydı.

DW: Filme başlarken hedef Türkiye’de vizyona girmesi miydi?

Elbette. Bu filmi yaparken, iki önemli unsur vardı; birincisi dilin Kürtçe olması, ikincisi de bu ülkede yaşanan faili meçhul cinayetleri gösterip anlatmaktı. Bunun da Antalya'da ilk adımını attık ikinci adımı da filmin Türkiye’de vizyona girmesiyle atacağız.

DW: Filmi çekerken oto sansür uygulayıp uygulamama konusunda gelgitler yaşadınız mı?

Miraz Bezar:
Olmadı... Oto sansür gibi bir düşüncem olsaydı JİTEM’e MEJİT derdik. Demek istediğim o zaman farklı bir film ortaya çıkardı.

DW: Film için neden “Min Dit” ismini seçtiniz

Miraz Bezar:
Filmin adı ilk başlarda ”Gure Bi Zengil” yani Zilli Kurt'tu. Yani filmde anlatılan bir masal... Masalın içeriği filmle çok alakalıydı. Daha sonra filmle 2-3 sene uğraşınca başka bir tema gözüme çarptı. O da şuydu: Biz hikâyeyi iki çocuğun gözünden anlatıyoruz ama bu, sadece o çocukların değil bir sürü çocuğun hikâyesiydi. Pek çok Kürdün ve sadece o neslin değil bir önce ki neslin de hikâyesi. Benim için odak nokta şuydu. O kadar zaman geçiyor ama değişen çok bir şey yok. Filmi de o yüzden yaşlı bir dedeyle başlattık ve o dedenin geçmişine baktığımız zaman, “evet o gördü, o bir sürü şeyi yaşadı’’ dedik. Filmimiz de bir genç nesli anlatıyor ve o genç nesil de görecek. Bu filme, başkalarının da görmesini sağlamak için ‘’Ben Gördüm’’ dedik.

DW: Almanya’da yaşıyor olmanız sorunlara daha farklı bakmanızı sağladı diyebilir miyiz?

Miraz Bezar:
Türkiye’de yaşasaydım muhtemelen az önce sorduğunuz oto sansür devreye girebilirdi. Acaba bunu böyle anlatmasam mı şeklinde düşünüp kafam karışabilirdi ama bende öyle korkular yok. Belirli bir temayı başkaları imalı bir şekilde anlatmayı tercih ederken ben direkt anlatmayı yeğliyorum. Bunun sorduğunuz soruyla ilintili olduğunu da biliyorum. Sinema dilim sadece Türk ve Kürt sinemasından etkilenmedi. Alman, Avrupa, İran ve dünya sinemalarından etkilendiğim için dilimde de anlatım tarzımda da daha dışarıdan bir durum söz konusu. Hatta hikâyeyi anlattığım kişilerden bile ”Acaba fazla mı oluyor’’ tepkileri aldığım zaman, hayır fazla olmuyor dedim.

DW: Bildikleriniz ve Diyarbakır’da izlenimleriniz arasında fark var mıydı?

Miraz Bezar:
Şu fark vardı. Diyarbakır daha sert. İlk bakışta değil ama insanlarla görüştüğümüz, özellikle varoş dediğimiz kesimlere gittiğimiz zaman ve çekimlerde bunu daha açık hissettik. Diğer taraftan eski yaraların beklediğimizden daha az konuşulduğu bir kent. Yaralarını bir şekilde kapatmaya çalışan ama yaraları hâlâ var olan bir şehir. Ki bu filme de yansıdı.

DW: Filmi çocukların gözünden anlatmak bilinçli bir tercih miydi?

Miraz Bezar:
Başlangıçta değildi. Ama hikâyeyi araştırma sürecinde tanıştığımız kişiler arasında genç bir kadın vardı. Küçükken yaşadıklarını anlattığında çok etkilendik ve biz bu hikâyeyi anlatırsak, aslında tüm anlatmak istediklerimiz ama anlatamadığımız şeyleri verebiliriz hissine kapıldım. Evet, o payda var. Bir çocuğun üzerinde empati kurabilirseniz, anlayış sağlayabilirseniz amacınıza daha da yaklaşmış olursunuz. Nedir; başkaları da o yaşananları önemsesin, kulak versin, en azından olabilmiş olasılığı içine doğsun, eskiden olduğu gibi yok saymasın.

DW: Yönetmen Fatih Akın ile bir araya gelmeniz nasıl oldu?

Miraz Bezar:
Fatih Akın’ı 98’den beri, kısa film dönemlerinden tanıyorum. Aramızda uzun senelerdir bir iletişim, arkadaşlık var. Bu filmin kurgusunu bitirdikten sonra ona bir e-mail attım. Kendisi Hamburg’da yaşadığı için Berlin’e gelebilirse filme bir bakmasını ve yorumda bulunmasını istedim. Gerçi o, hikâyeyi önceden biliyordu iletişim içinde olduğumuz için, geldi baktı. Başlangıçta filme prodüktör olarak katılmak gibi bir düşüncesi yoktu, tanıdığı başka prodüktörlere yönlendirdi. Ama baktı ki iş böyle uzun sürecek, “Beklemeyelim, benim fonlardan alacağım paralar var filme ortak oluyorum'' dedi. Post prodüksiyon aşaması da bu şekilde halloldu. Ve böylece bizim ortaklığımız başladı ama filmin bitmesinde yadsınamayacak katkısı oldu.

DW: Film, Altın Portakal Film Festivali'nde gösterildiğinde bazı kişilerden tepki almıştınız. Bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Miraz Bezar:
Öncelikle Antalya Film Festivali’ndeki tepkileri anlıyorum. Evet, kolay bir mesele değil. Filmde,  “Türk Devletinin bir kurumu başka insanları infaz ediyor’’ diyoruz. Şu anda zaten davalar sürüyor. Bunu önceden görmemiş, duymamış insanlar önce bu filmi propaganda olarak görebilir. Bunu kabullenmek zor bir durum. Nitekim filmde bahsettiğimiz bu kişiler, bizim vergilerimizle geçiniyor. Yani maaşlar ödeniyor bu insanlara, birileri bu görevi devrediyor onlarda görevlerini yerine getiriyor. Bunu kabullenmek elbette zor. Ama insanların şunu anlaması gerekir ki, bu yapılanlar onların yaptıkları değil, hemen sahiplenmek zorunda değiller. Bu film Dubai Film Festivali’nde gösterildiği zaman bana Türkiye'den insanlar “Neden Türk askerini bu şekilde gösteriyorsunuz'' diye sordular ve ben şu yanıtı verdim: “Burada Türk askerini değil askeriyeye bağlı bir birimin yaptıklarını anlatıyorum, bunu sizin sorgulamanız lazım. Buradaki iki çocuğun dünyasıyla kendinizi özdeştirmeyip de oradaki faille neden özdeştiriyorsunuz? Bunu lütfen kendi içinizde bir sorgulayın.’’Aslında bu filmin anlattığı başkasının değil bizim hikâyemiz, hepimizin hikâyesi. O anlamda doğruyu görüp bir şekilde taraf olmamız lazım ki bu acılar bir daha yaşanmasın. Türkiye’de vizyona girdiğinde bu tür tepkiler bekliyor muyum? Muhtemelen tepki gelecektir ama sinemalarda bunun yaşanacağını hiç düşünmüyorum.

DW: Bu filmle vermek isteğiniz mesaj nedir?

Miraz Bezar:
Şiddete maruz kalan kişilerin sivil itaatsizlik eylemlerinin daha yoğun olduğu bir ülke görmek istiyorum. Yani darbelere, eşitsizliğe, baskılara dur diyebilecek bir halkın oluşması özlemi içindeyim.

DW: Son olarak Türkiye'deki demokratik açılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Miraz Bezar:
Çok gerekli ancak çok gecikmiş bir unsur. Yapılması gerekiyor. Türkiye’de her zaman umutlanıp da umutlarınızın ters teptiğini görüyorsunuz. O yüzden şu an beklemekteyim. Yani ben kişisel olarak yapacağım işi yapıyorum zaten. Filme de açılımdan önce başladık. Muhtemelen bu yolda böyle devam edecek ama şu anda gerçekten bir yorum yapamıyorum. Diyarbakır’a da gidip geldiğim için oradaki havanın da ne kadar gergin olduğunu görüyorum. Bu demokratik açılım şu anda orada hissedilmiyor, beklentileri farklı halkın. Dediğim gibi Kürtler olarak beklemekteyiz.

02/04/2010-DW

Hazer Tv, Ana sayfa©2005

Ana sayfaKapak

 

 

Son Güncelleme:13/05/12

Ana Haber Genel, Bilim ve Özel Dosyalar

Ülkeler Haber ve Genel Bilgileri

Dünya Kurum Haber ve Genel Bilgileri

Türkiye Haber ve Özel Dosyalar

Aktüel Haber, Video, Resim ve Özel Dosyalar