Ana Haber Genel,
Bilim ve Özel Dosyalar

Ülkeler Haber
ve Genel Bilgileri

Dünya Kurum Haber
ve Genel Bilgileri

Türkiye Haber
ve Özel Dosyalar

Aktüel Haber, Video,
Resim ve Özel Dosyalar

hazer.tv - ana sayfa

 

 Sağlık

Aktüel

Yaşam

Din

Sağlık

Rejim

Cinsel sağlık

Sinema

Sanat

Moda

Fashion

Resim Şov

Video

Resim İndir

Sağlık Haber ve Araştırmaları

 

 

Önceki sayfalar:

Pop Dünya (video)

Eş Cinsellik Nereye Gidiyor?

Arı Sütü Nedir? Amerika'da Ücretsiz Teşhis Salgın Hastalıklar

Mevsim Depresyonundan korunalım

Mevsim Depresyonu

 

Dikkat! Depresyon ayındayız!

Güneşli günlerin geride kalması, saatlerin geri alınmasıyla birlikte gecelerin uzaması ve kapalı ortamlarda geçirilen zamanın artması gibi faktörler mevsimsel depresyonu tetikliyor. Kasım ayında tehlike daha da artıyor.

İSTANBUL - Mevsimsel depresyondan korunmak için hava güneşli olmasa bile gün ışığından mümkün olduğunca yararlanılması gerektiğini belirten Psikolog Çağdaş Artu, mevsimsel depresyonun farklı kentlerde, farklı iklimlerde yaşayan milyonlarca insanı etkilediğin söylüyor.

Artu, “Araştırmalar, kadınların erkeklere oranla daha fazla mevsimsel depresyon (Seasonal Affective Disorder-SAD) tanısı aldığını ve ekvatordan uzaklaşıldıkça semptomların arttığını gösteriyor” diyor.

Mevsimsel depresyonun oluşumunda, serotonin ve noradrenalin gibi hormonların yanı sıra melatonin hormonunun da etkili olduğunu söyleyen Artu, “Melatonin hormonunu üretmekle görevli olan beyindeki epifiz bezi, karanlık ortamlarda bu hormonun üretimini artırır. Meletonin hormonunun insanın fiziksel hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve dingin bir ruh hali yaratan doğal bir sakinleştirici özelliği vardır. Özellikle kış aylarında melatonin üretimindeki artışla birlikte depresif belirtilerin görülme sıklığı da artar” diye konuşuyor.

Mevsimsel depresyon açısından kasım ayının daha tehlikeli olduğunu belirten Artu, kasım ayı depresyonunun 17-25 yaş arasında görülme sıklığının daha fazla olduğunu vurgulayor ve aşağıdaki belirtilerden en az beşinin, iki hafta süreyle hemen her gün görülmesinin depresyon belirtisi olduğunu söylüyor:

• Günün büyük kısmında ve hemen hemen her gün üzgün, çökkün duygu durumu,
• Her günkü faaliyetlerde ilgi ve hoşnutluk kaybı,
• Uyumada güçlükler; başlangıçta uykuya dalamama, gece uyanıp bir daha uyuyamama ve sabah çok erken uyanma ya da bazı kişilerde zamanın çoğunu uyuyarak geçirme isteği,
• Faaliyet düzeyinde değişiklik, ajite olma,
• İştah azalması ve kilo kaybı ya da iştah ve kilo artışı,
• Enerji kaybı ve aşırı yorgunluk,
• Olumsuz benlik kavramı, kendini yerme ve itham etme, değersizlik ve suçluluk duyguları,
• Düşüncede yavaşlama ve kararsızlık gibi dikkati toplamada güçlükten yakınma ya da gerçekten güçlük çekme,
• Yinelenen ölüm ve intihar düşünceleri.

İŞ GÜCÜ KAYBINA DA NEDEN OLUYOR

“Mevsimsel değişiklikler, vücut fonksiyonlarında da bir takım değişimlere yol açıyor. Birçok kişide uyku ihtiyacı ve iştah artışı yaşanırken, enerji ve keyif düzeyinde de azalma görülüyor” diyen Psikolog Çağdaş Artu, mevsimsel depresyonun iş yaşamında önemli sorunlara yol açtığını ifade ediyor:

“Enerji ve motivasyon seviyesindeki azalmayla birlikte iş gücü kaybı ortaya çıkar. Depresif belirtiler gösteren çalışanların performanslarındaki düşüş, iş kaybının en önemli sebeplerinden biridir. Ayrıca çalışanlar arasındaki sosyal etkileşim ile depresif belirtiler yaygınlaşır, enerji kaybı, çökkün ve mutsuz ruh hali, isteksizlik ve ilgisizlik gibi şikâyetlerin de arttığı gözlenir.”

NASIL KORUNABİLİRSİNİZ?

Psikolog Artu, mevsimsel depresyonun etkilerinden korunmak isteyenler için şu önerileri paylaşıyor:

• Gün ışığından faydalanın. Hava güneşli olmasa bile sabah ya da öğlen saatlerinde dışarıda zaman geçirin.
• Düzenli spor, en azından her gün yarım saatlik düzenli yürüyüşler yapın.
• Sağlıklı beslenin.
• Besin takviyesi olarak alınabilecek bir multivitamin kullanabilirsiniz, özellikle B vitamini eksikliğinizin olup olmadığını kontrol edin.
• Akşam saatlerinde floresan ışık yerine güneş ışığı renginde olan ampuller kullanın.
• Çalışma ortamınızda gerekli ışık ihtiyacınızı karşılayın.
• Çalışma ortamınızın ısı ayarını kontrol altında tutun.
• Çalışma aralarında müzik dinleyin.

4 Kasım 2011

Emzirmek yüksek tansiyon riskini azaltıyor

 

Bebe emziren anne

ABD'de yapılan bir araştırma, bebeklerini en az 6 ay emziren kadınların ileriki yaşlarda yüksek tansiyon sorunuyla karşılaşma riskinin azaldığını gösterdi.

NEW YORK - Kuzey Carolina Üniversitesinden Alison Stuebe başkanlığındaki ekibin, Amerikalı 56 bin kadar çocuklu kadın üzerinde 14 yıllık dönemi kapsayan araştırması, American Journal of Epidemiology adlı bilimsel dergide yayımlandı.

Bulgularının, emzirmenin uzun dönemde yüksek tansiyona karşı önleyici olduğunu kanıtladığını belirten Stuebe, ancak kadınların bebeklerini emzirmesini engelleyen sorunlar gibi faktörlerle gerilimli çalışma ortamının da yüksek tansiyon sorununa katkısı olabileceği gibi olasılıkları da göz ardı etmediklerini söyledi.

Bütün bunlara karşın, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaların, emzirme ile ilişkili olarak vücutta salgılanan oksitosin hormonunun, tansiyon üzerinde kalıcı etkilerinin bulunduğunu gösterdiğini anlatan Stuebe, emzirmenin yüksek tansiyon riskini azaltmada doğrudan etkisinin bilimsel inandırıcılığının bulunduğunu vurguladı.

''Hemşire Sağlığı Çalışması II'' adlı programa katılan en az bir çocuklu kadınlar üzerinde yapılan araştırma, bebeklerini en az 6 ay emzirmiş kadınlarda yüksek tansiyon sorunu görülme oranının yüzde 22 daha düşük olduğunu ortaya çıkardı.

DİYABET VE KALP HASTALIĞI RİSKİNİ DE DÜŞÜRÜYOR

Ayrıca bebeklerini hiç emzirmemiş veya 3 aydan daha az emzirmiş kadınlarla, bebeklerini en az 1 yıl emzirmiş kadınları, diyet, egzersiz ve sigara kullanma alışkanlığı gibi faktörleri de göz önüne alarak karşılaştıran araştırmacılar, ilk gruptaki kadınlarda yüksek tansiyon sorunuyla karşılaşma oranının dörtte bir oranında daha fazla olduğunu gözlemledi.

Araştırmacıların yaptıkları hesaplamalar, emzirmenin gerçekten de yüksek tansiyon riskini azaltmada doğrudan etkisi olması durumunda, çocuklu kadınlarda görülen yüksek tansiyon vakalarının yüzde 12'lik bir kesiminin emzirmeme veya yetersiz süre emzirme ile açıklanabileceğini gösterdi.

Bebekleri ishal ve ortak kulak enfeksiyonları gibi sık görülen sorunlardan koruduğu düşünülen emzirme hakkında geçmişte yapılan bazı araştırmalar, bebeklerini emziren kadınlarda diyabet, yüksek kolesterol ve kalp hastalığına yakalanma riskinin azaldığını gösteriyordu.

02 Kasım 2011

Tansiyona 'Sinir Yakma' operasyonu

 

Sinir Yakma

Yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçiren 57 yaşındaki Yaşar Deniz, Renal Sempatik Denervasyon operasyonuyla hayata döndürüldü.

Yaşar Deniz'e uygulanan 'Renal Sempatik Denervasyon'nin mazisi çok eski değil. Birkaç yıllık geçmişe sahip olan yöntem, çoklu ilaç kullanılmasına rağmen kontrol altına alınamayan inatçı yüksek tansiyon tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar veriyor.

İlaçlara rağmen tansiyonu düzenlenemeyen Yaşar Deniz de bu operasyonla hayata tutunan hastalardan biri. Deniz’in ameliyatını gerçekleştiren Acıbadem Adana Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kemal Batur, “Tansiyona bağlı beyin kanaması geçiren hastamızı medikal yöntemlerle tedavi etmiştik. Ancak tansiyonu yine de tam anlamıyla kontrol altına alınamıyordu. Tedavi süresince piyasada bulunan tüm hipertansiyon ilaçlarının en yüksek dozlarını denedik, kısmen kontrol altına alabildik. Ancak bu operasyonu da yapmamız gerekiyordu. Az görülen özel bir durum olduğundan, beklemek hastaya zarar verebilirdi. İşte bu nedenle Renal Sempatik Denervasyon yöntemi uygulamaya karar verdik” dedi.

RENAL SEMPATİK DENERVASYON NEDİR?

Batur, 'Renal Sempatik Denervasyon' yönteminin ilaçsız bir tedavi olarak bilindiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Böbrek damarlarının etrafında tansiyon yükselmesine neden olan ‘sempatik’ adı verilen sinirler bulunuyor. Bu sempatik sistem, damarın içerisinden anjiyoya benzer bir yöntemle uyutmadan, özel bir malzeme aracılığıyla yakılıyor. Yani, tansiyona neden olan sempatik sinirlerin yakılmasına dayanan bir yöntem. Operasyonun hastaya sağladığı pek çok avantaj var. Operasyondan sonra, hastanın büyük tansiyonu ilk 6 ay içerisinde 20 milimetre civarında oluşuyor. Mesela tansiyon 160 ise 140 oluyor. 2 yıl içerisinde de 30 milimetre düşüş görülüyor. Doğal olarak bu, hastalar için tercih edilen bir durum. Bu operasyonu geçiren hastaların tansiyon ilaçlarını kesmesi söz konusu değil ancak dozunda azaltmalar oluyor. İleri yıllarda, orta derecede tansiyon hastası olan kişilerde de bu yöntemin uygulanacağını tahmin ediyorum.”

KALP YETMEZLİĞİNİN ÖNLENMESİNE DE KATKI SAĞLAYABİLİR

Renal Sempatik Denervasyon yöntemi, her ne kadar tansiyon hastalığı ile birlikte anılsa da, kalp yetmezliğine neden olan sempatik sinirleri yakarak kalp yetmezliğinin önlenmesine de olumlu katkı sağlayacağı düşünülüyor. Kalp yetmezliği tedavisi için henüz uygulanmasa da, bu yöntemin gelecek için umut vaat ettiğini söyleyen Prof. Dr. Batur, “Kalp yetmezliği ve hipertansiyonun oluşma mekanizmalarında sempatik sinirler rol aldığı için yöntemin, kalp yetmezliğinin tedavisine katkı sağlayacağını umuyorum” ifadesini kullandı.

27 Ekim 2011

Meme Kanseri Nedir? Bulguları, Korunma Yöntemleri, Tedavisi

Meme kanseri nedir?

 

Meme kanserinin görülme oranının arttığına vurgu yapan uzmanlar, gelişmiş batı ülkelerinde 50 yıl önce her 20 kadından birinde saptanan meme kanserinin, günümüzde her 8 kadından birinde görüldüğünü belirtiyor.

Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin verileri birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de her 12 kadından birinin hayatının bir döneminde meme kanseri olduğu ortaya çıkıyor.

Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Bülent Orhan, hastalığın gerçek nedeninin henüz net olarak bilinmediğini kaydederek meme kanseri tespit edilen kadınların üçte ikisinin, bilinen risk faktörlerinin hiçbirini taşımadıkları halde bu hastalığa yakalandığına dikkat çekiyor. Doç. Dr. Orhan, meme kanseri ile ilgili merak edilen noktalara şöyle açıklık getiriyor:

Meme kanseri nedir?

Meme kanseri, meme dokusunu oluşturan hücre gruplarından birinin değişime uğraması ve kontrolsüz olarak çoğalması nedeniyle oluşan tümör sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Kanserli doku, önce yakın çevresine sonra, memeye yakın lenf bezlerine yayılıyor. Zamanında tanı konulup tedavi edilmeyen hastalarda kanser diğer organlara yayılarak tedavisi olanaksız evreye geçiyor.

Meme kanserinin risk faktörleri nelerdir?

Kadın olmak, 50-70 yaş arasında ve menopoz sonrası dönemde olmak, ailesinde ( anne veya baba tarafında) meme kanserine yakalanmış akrabaları olmak ( Akrabalık derecesi ne kadar yakın ve meme kanserli akraba sayısı ne kadar fazlaysa risk o kadar yükselir), daha önce meme kanserine yakalanmış olmak, adet başlama yaşının erken ve menopoz yaşının geç olması, hiç doğum yapmamış olmak, ilk doğumunu 30 yaşından sonra yapmak, doğum yapmış fakat bebeğini emzirmemiş olmak, uzun süreli hormon tedavisi olmak, uzun süreli hormon tedavisi almak, modern şehir yaşamı ortamında yaşamak, şişmanlık; özellikle menopoz sonrası fazla kilo almak ve doymuş yağlardan zengin gıdaları fazla miktarda tüketmek ve fiziksel aktivite azlığı risk faktörlerindendir. Bu etkenler; meme kanseri gelişmesi ihtimalini artırmakla birlikte, meme kanserine yakalanan kadınların yarısından çoğu bilinen risk faktörleri taşımayan kadınlardır.

Hastalığın tanı yöntemleri nelerdir?

Kendi kendine muayene, doktor muayenesi ve görüntüleme yöntemleri ile hastalık teşhis edilebilinir.

Kendi kendini muayene etme: Meme kanserlerinin yüzde 70’ini hastalar kendi memelerini incelerken veya muayene ederken buluyorlar. Bu yüzden 20 yaşından sonra kadınlar; ayda bir kez, adet bitimi sonrası dönemde tercihen ayna karşısında kendi memelerini gözlemlemeli ve elleriyle memelerini ve koltuk altlarını yoklamalılar. Herhangi bir değişiklik fark ettiklerinde ise, en kısa sürede doktora başvurmalılar.

Doktor muayenesi: Memeleriyle ilgili hiçbir şikâyeti olmasa da her kadının 20-40 yaş arası 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise yılda bir kez klinik meme muayenesi için meme konusunda deneyimli bir genel cerraha muayene olması gerekiyor.

Görüntüleme yöntemleri: Meme görüntülemesi, meme kanserini mümkün olan en erken evrede saptamayı amaçlıyor. Teknolojik gelişmelere ve özellikle tarama mamografisinin yaygın olarak kullanımına paralel olarak, elle hissedilmediği halde görüntüleme yöntemleri ile saptanabilen meme kanseri olgularında belirgin artış görülüyor.

Sık kullanılan görüntüleme yöntemleri nelerdir?

 

Meme kanseri bakım

Mamografi: Mamografi meme hastalıklarının değerlendirilmesinde X ışınları kullanılarak gerçekleştirilen bir görüntüleme yöntemi. Klinik muayene ile tespit edilemeyen meme içindeki küçük kitleler ve değişiklikler mamografi ile ortaya çıkabiliyor. Mamografi meme kanseri tanısında, temel tanı yöntemi. Bu yüzden ‘altın standart’ olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 40 yaşından itibaren her kadının yılda bir kez tarama mamografisi çektirmesinin gerekli olduğu görüşünde. Mamografide kullanılan radyasyon dozu çok düşük ve zararlı değil. Şikâyeti olmayan kadınlarda tarama amaçlı, şikâyeti olanlarda ise tanı amaçlı kullanılıyor. Mamografinin önerilmediği grup; 35 yaş altı kadınlar. Nedeni ise bu yaşlarda meme dokusunun yoğun olması, mamografinin duyarlılığının azalması ve bu dönemde meme dokusunun radyasyona duyarlılığının fazla olması olarak sıralanıyor.

Ultrasonografi: Ultrasonografi mamografiye yardımcı bir tetkik. Ultrasonik ses dalgaları kullanılarak görüntüleme sağlanıyor. En önemli kullanım alanı; klinik muayenede veya mamografide saptanan kitlelerin içyapıları hakkında bilgi vermesi. Genç hastalarda ultrasonografi, mamografiye göre daha çok bilgi veriyor.

Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI): Yapısal bulgularla işlevsel bulguları birleştirme özelliği nedeniyle meme kanseri için en duyarlı görüntüleme yöntemlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Yerinde ve doğru zamanda kullanıldığında çok değerli bilgiler elde ediliyor. Günümüzde giderek daha yaygın kullanılıyor.

Biyopsi: Meme kanseri şüphesi taşıyan kitle veya lezyonlardan patolojik inceleme için örnek alma yöntemi. İnce iğne, tru-cut (otomatik kalın iğne) ile veya cerrahi teknikle şüpheli kitleden doku örneği alınıyor. Cerrahi biyopside genellikle kitlenin tamamı çıkarılarak patolojik incelemeye gönderiliyor.

Elle hissedilemeyen, meme dokusunun derin bölümlerindeki şüpheli lezyonların biyopsisi; Mamografi, ultrason veya MRI kılavuzluğunda radyolog tarafından gerçekleştiriliyor. Elle hissedilemeyen şüpheli lezyonların cerrahi olarak çıkarılmaları için ameliyattan önce radyolog tarafından tel ile işaretlenmeleri gerekiyor. Cerrah bu teli takip ederek ameliyatı memeye gereksiz yere hasar vermeden gerçekleştiriyor. İşaretlenmesindeki amaç, minimal doku volümüyle lezyonun tamamının çıkarılmasını sağlarken en iyi kozmetik sonucu elde etmek.

Meme kanseri nasıl tedavi edilir?

Son yıllarda meme kanseri tedavisinde birçok tedavi olanakları ortaya çıkmıştır. Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişiyor. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla oluyor.

Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılıyor. Böyle bir ekip içinde cerrah, onkolog, radyasyon onkologu, radyolog, patolog, psikolog ve plastik cerrah gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş ve özellikle çalışma alanları meme kanseri üzerinde yoğunlaşmış hekimler bulunuyor. Hastalığın tedavisinde kullanılan dört yöntem vardır. Bunlar; cerrahi tedavi, kemoterapi, radyoterapi, ve hormon tedavisidir.

 

Meme kanseri tedavisi

Cerrahi tedavide neler yapılır?

Meme kanserinin bugün bilinen en önemli tedavisi; tümörün ve tümörden kopan tümör hücrelerinin yayıldığı lenf nodlarının cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Bugün ameliyatta yapılan işlem ile meme kanseri; memenin tamamı alınmadan tedavi edilmekte, hastalığın hangi evrede olduğu kesin olarak ortaya konmakta ve bu sayede yapılacak ek tedavilerin şekli ( ışın, hormon, kemoterapi) açığa kavuşturulmaktadır.

Kemoterapi kanser hücresine nasıl etki eder?

Kanser hücrelerini yok edici ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılıyor. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, belirli bir süre verilir ve sonra ara verilir. Bu aralarda hastanın kendisini toparlaması sağlanır. Daha sonra tekrar bir süre ilaç kullanıldıktan sonra ara verilir. Bazı olgularda cerrahi tedaviden sonra, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir.

Işın tedavisinin özellikleri nelerdir?

Işın tedavisi, meme bölgesine ve koltuk altına uygulanarak, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin öldürülmesini sağlamak amacıyla yapılıyor. Bu tedavinin de, diğer tedaviler gibi bazı yan etkileri bulunuyor. Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Işın tedavisinin yan etkileri yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu da yaklaşık bir yıl içinde azalır.

Hormon tedavisi nasıl uygulanır?

Hormonal tedavi sürecinde amaç; büyüme ve çoğalma için gerekli olan hormonların kanserli hücrelere ulaşmasını engellemektedir. Bu tedavide hormonların çalışma biçimlerini değiştiren ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar genellikle östrojen hormonunun etkisini veya üretimini azaltan ilaçlardır. Güvenli ve iyi tolere edilen bu ilaçların uzun süreli kullanımı gerekebilir.

Bu belirtilere dikkat edin!

• Memede elle hissedilen bir sertlik veya kitle,
• İki meme arasında son dönemde ortaya çıkan asimetri,
• Meme başında veya meme cildinde içe doğru çekinti,
• Memede kızarıklık, yara, egzama, kabuklanma, çatlama,
• Meme cildinde portakal kabuğuna benzer görünüm,
• Meme başında şekil veya yön değişikliği,
• Memede olağan dışı şişlik veya boyut artışı,
• Adet dönemlerinde memede rastlanabilenden farklı karakterde ağrı,
• Meme başından akıntı; özellikle pembe, kırmızı renkte,
• Koltuk altında sertlik, şişlik veya kitle.

26 Ekim 2011

Kış Beslenmesi ve Konserve Riskleri

 

 Konserve Riskleri

Şiddetli gıda zehirlenmelerinin büyük çoğunluğu uygun sürede ve sıcaklıkta pişirilmeden kapatılan konservelerden kaynaklanıyor.

Kış mevsiminin gelmesiyle artan konserve tüketiminde, gıda zehirlenmelere karşı dikkatli olunması gerekiyor.

Evde yapılan konservelerin, mutlaka basınçlı tencerede hazırlanması, kapağı şişkinlik yapmış ya da kenarlarından sızıntı olmuş konservelerin tüketilmemesi tavsiye ediliyor.

Günlük tuz tüketiminin 5gr'ın altında olması gerektiğinden özellikle hipertansiyon, kronik böbrek yetmezliği ve kalp damar hastası olanlarla bebek ve çocukların tuz içeriği yüksek turşu ve diğer salamura besinleri tüketmeleri önerilmiyor.

Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, havaların soğumasıyla yağlı ve şekerli besinlere eğilimin arttığını söyledi.

Kış aylarında kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirildiğini, fiziksel aktivite yoğunluğunun azaldığını ve vücut ağırlığın da istenmeyen yönde değişiklikler olabildiğini ifade eden Çom, yaşamın her döneminde sağlığın korunması için yeterli ve dengeli beslenilmesi gerektiğini vurguladı. Çom, bu nedenle dört besin grubunda bulunan besinlerin en az 3 ana ve 3 ara öğünde yeterli miktarlarda alınması gerektiğini anlatarak, her gün mevsiminde bol meyve ve sebze tüketilmesini tavsiye ettiklerini dile getirdi.

Savunma sistemini güçlendirici özelliği olan A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydanoz gibi sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma, greyfurt gibi meyvelerin tüketilmesi gerektiğini belirten Çom, gerek C vitamini ihtiyacının karşılanmasında gerekse de sıvı alımına katkı sağlaması açısından taze sıkılmış meyve sularının tüketilmesinin önemine işaret etti.

E vitamininin de bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkili olduğunu dile getiren Çom, yeşil yapraklı sebzeler, fındık ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagillerin yeterli miktarlarda tüketilmesi gerektiğini söyledi.

KIŞIN VÜCUT ISISINI DENGEDE TUTABİLMEK İÇİN BOL SIVI ALINMALI

Kış aylarında yağ tüketimine dikkat edilmesi, katı margarin, tereyağı ve yoğun yağlı etlerden kaçınılması uyarısında bulunan Çom, şöyle devam etti:

''Kış aylarında vücut ağırlığı kontrolünün sağlamasında, basit karbonhidrat olan saf şeker ve şekerli besinler yerine kepekli ekmek, makarna, bulgur gibi tam tahıl ürünlerinin tüketilmesine özen gösterilmesi, enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar, meyve tatlılarının tercih edilmesi, hareketsizlik nedeniyle artan sindirim problemlerinin önlenmesinde posa içeriği yüksek kuru baklagillerin tüketilmesi (haftada 2-3 kez) ve düzenli fiziksel aktivite yapılması önemlidir.

Çocuklara pırasa, kereviz, ıspanak gibi kış sebzelerini zorlayıcı tavırlarla yemek yemelerini sağlamak yerine bu sebzeler değişik şekillerde sunulmalı.

Vücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alınmalı. Her gün en az 2-2.5 litre su içilmeli, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, ada çayı, kuşburnu çayı, açık çay gibi içecekler tercih edilmeli.

ZEHİRLENME, KUSMA VE BAĞIRSAK RAHATSIZLIKLARI KENDİNİ GÖSTERİYOR

Çom, özellikle kış aylarında, lezzet ve görünüm bakımından tüketilebilirliği artırmak, besinlerin hazırlanmasında ve pişirilmesinde zaman tasarrufu ve ekonomi sağlamak amacıyla konserve besinlerle turşunun tercih edildiğini belirtti.

''Clostridium botulinum'' adlı bakterinin genellikle konserve besinlerle bulaştığını anlatan Çom, ''Şiddetli gıda zehirlenmelerinin büyük çoğunluğu uygun sürede ve sıcaklıkta pişirilmeden kapatılan, evde hazırlanmış ve iyi pişirilmeden tüketilen konservelerden kaynaklanmaktadır'' dedi.

Çom, clostridium botulinum toksininin, besinlerle vücuda alınmasından sonra ''botulizm'' hastalığına yol açtığını dile getirerek, toksinin, dünyada bilinen en güçlü zehirlerden olup ölümle sonuçlanabilecek rahatsızlıklara yol açabildiğine dikkati çekti.Çom, ''Toksinli besinin tüketilmesinden yaklaşık 12-36 saat sonra kusma ve bağırsak rahatsızlıklarıyla zehirlenme kendini gösterir. Alınan toksinin tipine, miktarına, kişinin direncine ve besine bağlı olarak bu süre değişebilir. Ağızda ve boğazda kuruma ve kızarma olur. Daha sonra hasta gittikçe ağırlaşır. Bu belirtiler görüldüğü anda hasta en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır'' diye konuştu.

KONSERVELER, MUTLAKA BASINÇLI TENCEREDE HAZIRLANMALI

Çom'un verdiği bilgiye göre, ev koşullarında yapılan konservelerde clostridium botulinum riskinin yok edilebilmesi için besinlerin türlerine göre belirli sürede uygun işleme tabi tutulması gerekiyor.

Botulizm toksini 80 C'de 10-30 dakika, 100 C'de 10 dakika kaynatmakla etkisiz hale geliyor. Isıya dayanıklı bakteriler, ancak 116 C'de tahrip olduğundan uygun olmayan koşullarda saklanan besinlerde yeniden üreme gerçekleşebiliyor. Bu nedenle evde yapılan konservelerin mutlaka basınçlı tencerelerde hazırlanması gerekiyor.

Konserve yapımında ısıya dayanıklı cam kaplar kullanılmalı. Turşu yapımında plastik kap kullanılacak ise Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından izinli kaplar tercih edilmeli ve turşu yapımında bu kaplar tekrar tekrar değil bir kez kullanılmalı.

Kullanılmadan önce mutlaka cam kavanozlar ve kapakları 15-20 dakika kaynatılarak sterilize edilmeli. Ayrıca, kavanoz kapaklarının paslı olmamasına özen gösterilmeli, kapaklar her konserve yapımında yenilenmeli.

Güvenli konserve yapımında uygulanacak ısıl işlemin derecesi ve uygulama süresi önemli. Isıtma süresi besinin asit içeriğine bağlı. Meyveler ve domates gibi asidi yüksek besinler ortalama 20 dakika kaynatılmalı. Sebzeler, et, süt gibi asidi düşük besinlerin kaynama sıcaklığında sterilize edilmesi mümkün değil, bu nedenle 116 C'de basınç altında 20-25 dakika tutulmalı.

KONSERVELER, TÜKETİLMEDEN ÖNCE 10 DAKİKA KAYNATILMALI

Evde yapılan konserve besinler tüketilmeden önce mutlaka kontrol edilmeli. Kavanoz kapağının şişmemesine (bombeleşmemesi), kenar kısımlardan sızıntı yapmamasına, kapak açılırken suyun fışkırmamasına ve kendine has koku ve renkte olmasına dikkat edilmeli. Ayrıca konserveler, tüketilmeden önce 10 dakika kadar kaynatılmalı.

Hazır konserve satın alırken, etiketinde üretim ve son kullanma tarihine, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından üretim izni olmasına, kutuda kabarıklık, bombelik olmamasına; kutunun küflenmiş, paslanmış ve ezik olmamasına dikkat edilmeli.

TURŞU YERİNE TAZE SEBZELER TÜKETİLMELİ

Turşu yapımında ve sonrasında salamuranın yüzeyinde zar oluşmaması için havayla temasını en az düzeyde tutan temiz kaplar kullanılmalı ve yiyecekler hazırlanırken çok iyi ayıklanmalı ve yıkanmalı.

Turşu oluşumu beklenirken, güneş görmeyen serin bir yerde muhafaza edilmeli. Ayrıca salamuranın seviyesi sebzeleri örtecek miktarda olmalı ve tüketilene kadar bu şekilde saklanmalı.

Besin değeri yönünden turşunun önemli bir kaynak olmadığı, onun yerine mevsimine uygun taze sebzelerin günde en az 5 porsiyon olacak şekilde tüketilmesinin çok daha yararlı olduğu unutulmamalı.

Günlük tuz tüketiminin 5gr'ın altında olması öneriliyor. Özellikle hipertansiyon, kronik böbrek yetmezliği ve kalp damar hastası olanlarla bebek ve çocukların tuz içeriği yüksek turşu ve diğer salamura besinleri tüketmeleri önerilmiyor.

26 Ekim 2011

Grip Mevsiminde Dengeli Beslenmenin İpuçları

 

Dengeli Beslenme

Gripten korunmanın en etkin yolu:

Mevsim geçişlerinin yaşandığı dönemlerde soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıkların görülme sıklığı artıyor. Uzmanlara göre ise bu hastalıklardan korunmada en büyük rolü doğru ve dengeli beslenmek oynuyor.

Doğru besinlerle gribe “dur” demenin mümkün olduğunu söyleyen Diyetisyen Şefika Aydın Selçuk, vücutta çinkonun eksik olmasının hastalık oluşumunu hızlandırdığını belirtiyor.

“Vücutta çinko eksikliği; fiziksel, nörolojik ve psikolojik gelişmeyi yavaşlatabilir ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlarla mücadelenizi zayıflatabilir. Bunun için vücuda çinko takviyesi yaparak bu durumu tersine çevirebilirsiniz. En iyi çinko kaynakları; kırmızı et ve kabuklu deniz ürünleri ile karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Yine fındık, ceviz, fıstık gibi kuruyemişler, süt, peynir ve kuru baklagillerden de destek alabilirsiniz” diyen Selçuk, soğuk alınlığı ve gripten korunmak için şu önerilerde bulunuyor:

BİTKİ ÇAYLARINI İHMAL ETMEYİN

“Özellikle kuşburnu, ıhlamur, ahududu, böğürtlen, antioksidan yönünden zengin olduğu için bu dönemde tercih edilebilir. Limonla zenginleştirerek, kendinize doğal bitki çayları karıştırabilirsiniz.

HER NAR TANESİ BİR İLAÇTIR

Nar meyvesi ismini Latincede ‘çok tohumlu’ anlamına gelen ‘pomegranate’den almıştır. Güçlü antioksidant flavonoidler nar suyunun rengini sağlarlar. Nar antioksidan ve anti-tümör etkisinden dolayı ilaç olarak da tanımlanabilir.

ANİ ISI DEĞİŞİMLERİNDEN BAL İLE KORUNMAK MÜMKÜN

Bal, enerji veriminin dışında karasal iklime sahip ve gün içi ısı farkının fazla olduğu bölgelerde soğuğa ve soğuk algınlığına karşı; ağız, boğaz ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu özellikler balın antimikrobiyel etkisinin yanı sıra; baldaki fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliğinden kaynaklanmaktadır. Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı önerilmiştir.

C VİTAMİNİ SAVUNMA SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR

C vitamini vücuttan zararlı maddelerin atılmasını sağlar, savunma sistemini güçlendirir. Yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinler bol miktarda C vitamini içerir. C vitamini kaybını önlemek için salatalar da meyve suları gibi tüketilmeden hemen önce hazırlanmalıdır. Hem kış hem de yaz aylarında düzenli bir beslenme programı için; et, süt, sebze, meyve ve tahıllardan oluşan besin gruplarının dengeli bir biçimde alınması gerekir. Özellikle taze sebze ve meyveler, soğuk havalarda da sağlıklı kalmak isteyenlerin imdadına yetişmektedir. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerde bulunan A vitamini güçlü bir antioksidandır. Bu besinlerin belirli ölçülerde tüketilmesi hastalıklardan korunmada önemli rol oynar.

BIRAKIN YOĞURT VE KEFİR SİZİ KORUSUN

Yoğurt ve kefir florayı güçlendirerek gastrointestinal sistem enfeksiyonlarına karşı direnç oluşturur, immün fonksiyonlara (bağışıklığa) destek verip, anti-tümör özellik gösterir.

SARIMSAĞIN FAYDASI KOKUSUNDAN AĞIR BASIYOR

Sarımsağın yapısında bol miktarda su, fruktoz içeren karbonhidratlar, kükürt bileşikleri, protein, lif ve serbest amino asitler bulunur. Sarımsak ayrıca yüksek miktarda saponin, fosfor, potasyum, kükürt, çinko, orta miktarda selenyum, A ve C vitaminleri ile az miktarda da kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir, manganez ve B kompleks vitaminlerini içerir. Sarımsağın bağışıklık sisteminin baskılanmasını önleyerek kansere karşı etkili bir silah olabileceği belirtilmektedir.

BİR TUTAM MAYDANOZ C VİTAMİNİ İHTİYACININ ÇOĞUNU KARŞILAR

Maydanoz bir provitamin A (Beta karoten) kaynağıdır. Bu özelliği ile görme gücü, kılcal damar sisteminin ve tiroid bezinin fonksiyonları üzerinde etkilidir. Maydanoz yaprakları vitamin ( A,C,K ), demir, potasyum, kükürt, kalsiyum, magnezyum yönünden zengindir.

E VİTAMİNİNİ FINDIK, CEVİZ VE BADEMDEN ALABİLİRSİNİZ

E vitaminin vücut çalışmasındaki en önemli görevi, antioksidan özelliğidir. En zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tahin gibi besinlerdir. Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan omega-3 yağ asitleri güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkilidir. Ayrıca zeytinyağı, fındık yağı gibi sıvı yağlarda bulunan omega-9 yağ asitleri de bağışıklık sistemini olumlu etkiler.

ARA ÖĞÜNLERDE KAYISI TÜKETİN

Kayısı, mineral maddelerden, potasyum ve vitaminlerden ß-karotence çok zengindir. A vitaminin öncül maddesi olan ß-karoten, vücudu ve organları saran epitel doku, göz sağlığı, kemik, diş gelişmesi ve endokrin bezlerinin çalışması için gereklidir. Bu görevlerinden başka A vitamini üreme ve büyümede, enfeksiyonlara karşı vücut direncinin artmasında önemli rol oynar. Ayrıca A vitamini organizmanın ve sağlıklı hücrelerin direncini artırarak kansere karşı koruyucu görevi yapmaktadır.

EN ZENGİN MEYVE KİVİ

Kivinin 100 gramında ortalama 100-400mg C vitamini bulunur. Ayrıca magnezyum içeriği bakımından da en zengin, yüksek potasyum miktarı ve düşük sodyum ile yine meyveler içerisinde ön sıralarda yer almaktadır. E vitamini, bakır, fosfor, B2 vitamini ve A vitamini bakımından da iyi bir içeriğe sahiptir.”

25 Ekim 2011

Hazer Tv, Ana sayfa©2005

Ana sayfaKapak

 

 

Son Güncelleme:06/05/12

Ana Haber Genel, Bilim ve Özel Dosyalar

Ülkeler Haber ve Genel Bilgileri

Dünya Kurum Haber ve Genel Bilgileri

Türkiye Haber ve Özel Dosyalar

Aktüel Haber, Video, Resim ve Özel Dosyalar