| Ülkeler haber, genel bilgi ve resimleri |
|
|
|||||||||||||
|
|||||||||||||
|
| Vatikan'da sübyancılık skandalı | |||
|
Vatikan'dan bildirdiğim yaklaşık 40 yıl boyunca, dünyanın bu en uzun ömürlü uluslararası örgütünün -Katolik Kilisesi'nin- liderliğine gölge düşüren bu kadar ciddi bir krize tanık olmamıştım. Son birkaç haftadır, Papa 16. Benediktus ciddi bir takım iddialarla karşı karşıya... İrlanda hükümeti, Katolik Kilisesi rahiplerinin çocuklara cinzel tacizde bulunduğu yönündeki iddiaların nasıl sistematik olarak örtbas edildiğini ortaya koyan iki resmi rapor yayımladı.
Papa, çok geçmeden yeni ve benzeri skandallarla karşılaştı. Hem de kendi ülkesi Almanya'da... Papa'nın 1970 ve 1980'li yıllarda Münih Başpiskoposu olduğu dönemdeki sicili uluslararası medya tarafından didik didik ediliyor. Papa 16. Benediktus, kendi piskoposluk bölgesinde rahiplerin karıştığı taciz olaylarını biliyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer biliyorduysa, neden o zaman bu rahiplere disiplin cezası vermedi, görevden almadı ve polise bildirmedi? Eğer bilmiyorduysa da o zaman şu soruyu sormak gayet meşru görünüyor: Münih Başpiskoposu olduğu dönemde görevini hakkıyla yerine getiriyor muydu? Doğal olarak, Vatikan'ın halkla ilişkiler çarkları Papa aleyhindeki bütün eleştirileri bertaraf etmek için daha da büyük bir hızla dönüyor. Alman bir piskopos, Münih'teki olayların örtbas edilmesinin sorumluluğunu üzerine aldı. Vatikan, Papa'nın özellikle günlerce manşetlerden inmeyen, detaylı bir şekilde belgelenmiş bir vakayla ilgili hiçbir şey bilmediğini savunuyor. Tabular yıkılıyor Birçok ülkedeki sıradan Katolikler, ezelden beri Vatikan'da tabu olagelmiş bir konu hakkında sorular soruyorlar. Vatikan'ın üst düzey isimlerinden Charles Scicluna yalnızca son 10 yılda rapor edilen taciz olaylarındaki büyük artışı nasıl ele aldıklarıyla ilgili uzun bir mülakat verdi. 2003-2004 yıllarında, özellikle ABD'de rahiplerin cinsel taciz olaylarına karıştıkları yönünde suçlamaların akın akın önlerine geldiğini söyledi. Geçmişte Kardinal Ratzinger olarak bilinen Papa 16. Benediktus, dünya genelinde suç olaylarına karışan rahiplerin cezalandırılmasından sorumlu olan birimin başındaydı. Scicluna, Papa'nın o dönemdeki vakaları cesaretle ele aldığını savundu. Ayrıca bazı rakamlar da verdi: Son 10 yıl zarfında cinsel istismar ya da suç olaylarıyla ilgili olarak 3000 Katolik rahibinin Vatikan'a rapor edildiğini söyledi. Scicluna'ya göre, bu olayların yüzde 60'ı eşcinsel ilişkileri, yüzde 30'u heteroseksüel ilişkileri ve yalnızca yüzde 10'u pedofili vakalarını içeriyordu. Bu oran, yaklaşık 300 rahibe denk düşüyordu. Scicluna, "Tabii bu da büyük bir rakam." diyor, ama ekliyordu: "Bu olgu, sanıldığı kadar da yaygın değil." Vatikan'ın savunmaları bazen, en hafif tabiriyle, komik kaçıyordu. Komik savunmalar Örneğin Vatikan sözcüsü Peder Lombardi, pedofilinin yalnızca Kilise kurumlarıyla sınırlı olmadığını söylüyordu. Ayrıca Papa 16. Benediktus tarafından 2001 yılında bir "sessizlik duvarı" inşa edildiği, Papa'nın dünya genelinde Katolik rahiplerin Roma'ya bildirdikleri uygunsuz davranışların ayrıntılarını gizli tutmaları çağrısı yapılan bir belgeyi imzaladığı suçlamalarını da reddediyordu. Peder Scicluna'ya göre, bu, metni yanlış yorumlamaktan ibaretti. "Kilise hiçbir zaman suç olaylarının sivil otoritelere bildirilmesini yasaklamamıştır." diyordu. Koyu Katolik İtalya'da bile rahiplerin karıştığı pedofili olayları açığa çıkıyor. Savcılık makamları, İtalya'da 80 kadar vaka olduğunu söylüyor. Bu vakalardan birinde, bir rahip kadınlarla olmadığı müddetçe cinsel ilişkiye girmenin günah olmayacağına inandığı sözleriyle kendisini savundu. Rahipler ve cinsellik, şimdiye dek görülmedik şekilde tartışılıyor. Katolik dünyasının önde gelen isimleri rahiplerin evlenmeme yemini etmesi kuralının yeniden ele alınması çağrısında bulunuyor. İçlerinden bazıları, Roma'dan gelen talimatlar doğrultusunda geri adım attı. Ancak gidişat belli... Vatikan'ın skandal dalgasına set çekememesinin bir sonucu olarak kırılma noktasına bu yıl varılabilir. 05/04/2010 BBC Turkce |
| Almanya’nın ilk Müslüman partisi BIG | |||||||||
|
Almanya’da yaşayan bir
grup Müslüman partileşerek Kuzey Ren Vestfalya eyalet seçimlerine
katılma kararı aldı. Almanya’da yaşayan yoğun Müslüman nüfusu temsil edip, devlet politikasında aktif rol almak isteyen ve kısa adı BIG olan “Yenilik ve Adalet için İttifak” adlı yeni siyasi oluşum, 9 Mayıs'ta yapılacak Kuzey Ren Vestfalya eyalet seçimlerine katılarak eyalet parlamentosuna temsilci göndermeyi amaçlıyor. Eyalet seçimlerinin ardından, Almanya genelinde teşkilatlanarak, genel seçimlere de katılmak isteyen BIG, bunun mümkün olup olmayacağını 30 Mart'ta öğrenecek. Zira genel seçimlerde aday olabilmek için öncelikle bir siyasi parti olarak resmen tanınması gerekiyor.
"Değişim kafada başlar" "Yenilik ve Adalet için İttifak" adlı yeni siyasi oluşum, seçimlerde “Büyük Düşün-Değişim kafada başlar” sloganıyla aday. Merkezi Bonn'da bulunan BIG'in amacı Almanya’da yaşayan ve sayıca küçünsenmeyecek bir oranda olan Müslümanların devlet yönetiminde aktif rol alabilmesini sağlamak. İlk kez yerel seçimlere katılan BIG, sadece İslamî bir parti olarak görülmek istemiyor. Sayıları 4,5 milyona yaklaşan Almanya'daki Müslümanların yönetim kademelerinde de yer alarak, yasama sürecinde de etkili olmasını hedefliyor. Amaç; siyasette aktif olmak “Yenilik ve Adalet için İttifak” oluşumu, iki seçmen girişimi tarafından şubat ayında kuruldu. Geçtiğimiz sene Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki yerel seçimlere katılarak Bonn Belediye Meclisi'nde iki sandalyeye sahip oldu. Usulen gerekli kriterleri tamamlayan BIG oluşumunun genel başkanı Haluk Yıldız’ın amacı, Alman siyasetinde söz sahibi olabilmek. Ancak bunu gerçekleştirmek için varolan bir siyasi partiye katılmayı düşünmüyor. Varolan siyasi partilerin Müslümanları kabullenmeye henüz hazır olmadığını, Müslümanların da toplumun bir parçası olarak görülüp,din ya da göçmen olmanın bunun önünde bir engel teşkil etmemesi gerektiğini belirten Yıldız; " Biz de eğitim, aile ve ekonomi politikaları üzerinde kafa yoruyoruz. Ama nedense bu gözardı ediliyor. Ayrıca hâlihazırdaki partilerle kendimizi özdeşleştiremiyoruz; özellikle de onların siyaset yapma tarzlarıyla” şeklinde konuştu. Altkimlikler belirleyici olmamalı Yenilik ve Adalet için İttifak oluşumunun en önemli amaçlarından biri de "Müslümanlık" ve "göçmenlik" gibi kimliklerin, siyasi süreçlerde aktif olarak yer almanın önünde bir engel sayılmasını ortadan kaldırmak. Dinin belirleyici bir unsur olmaktan çıkmasını isteyen BIG üyeleri, faaliyetlerinin dinle bağlantılı olmadığını vurguluyor. Yenilik ve Adalet için İttifak oluşumunun ortaya çıkmasındaki en büyük gerekçelerden biri, Almanya'da Müslümanları temsil eden bir siyasi partinin bulunmaması ve Müslümanların, mevcut partilere katılım konusunda teşvik görmemesi. Ancak Almanya'daki bazı İslamî kuruluşlar, bu girişimin başarısı konusunda ciddi şüphe duyuyor. Almanya Müslümanları Merkez Konseyi adlı kuruluşun genelsekreteri Aiman Mazyek,Müslümanların eyaletlerde tek bir çatı altında birleştirilerek, çıkarlarının
korunmaya çalışılmasını olumlu karşılıyor. Üçte birinin seçme hakkına sahip olduğu bir milyonluk Müslüman nüfusunun yaşadığı, Kuzey Ren Vesfalya Eyaleti’nde BIG'in yerel bazda işe yarayabileceğinde hem fikir. Ancak bu girişimin ülke geneline yayılması fikrinin stratejik açıdan yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini belirten Mazyek açıklamasında;"Oy potansiyeli çok az. Ayrıca bu siyasi oluşum, yanlış bir etkiye de sebep olabilir " dedi. Eğitim politikasının önemi Yenilik ve Adalet için İttifak adlı siyasi oluşum, özellikle eğitim politikalarına ağırlık vererek Müslüman seçmenlerin desteğini kazanmayı umuyor. Göçmen olarak ülkeye yerleşen insanlara toplumda daha iyi bir yer edinme şansı tanınması için, eğitimin gerekliliği savunuluyor. Topluma uyum sürecinde, alınan eğitimin kalitesi yaşam standartlarını belirleyeceği için BIG, eğitim politikasının bu yönde düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. 25/03/2010 DW |
| Skandallar paskalyaya gölge düşürdü | ||||||||
|
Hrıstiyan alemi en büyük
bayramlarından Paskalya’yı kutluyor.
Kudüs'te Hrıstiyanların "Kutsal Cuma" seremonisi Müslümanların cuma namazı, Yahudilerin de Pesah (Hamursuz) bayramıyla çakışınca sokaklar dolup taştı. Polis, yoğun güvenlik önlemleri aldı. Almanya Katolik Kiliseleri Başkanı Robert Zollitsch son aylarda gündemden düşmeyen taciz ve kötü muamele iddiaları karşısında kilisenin tutumunu eleştirdi. Zollitsch, “Kiliseler bugüne kadar, imajlarına zarar verebileceği şeklindeki yanlış bir endişeden dolayı Katolik eğitim veren yatılı okullarda cinsel tacize uğrayanlara yeteri kadar yardımcı olmadı” görüşünü dile getirdi.
Avusturya'da yeni taciz iddiaları Avusturya'da ''Kilise Şiddeti Kurbanları Platformu'' isimli bir derneğin kurduğu telefon hattına 2 hafta içinde toplam 174 vaka bildirildiği açıklandı. Söz konusu vakalardan yüzde 43'ünün fiziksel şiddet, yüzde 34'ünün ise cinsel taciz kaynaklı olduğu belirtildi. Bazı çevrelerce cinsel taciz ve çocuk istismarı vakaları hakkında bilgi sahibi olduğu gerekçesiyle mahkeme önüne çıkarılması ya da yargılanması talep edilen Katolik Dünyasının ruhani lideri Papa 16'ncı Benedikt ise geleneksel paskalya yortusunda iddialara ve taciz skandalına değinmedi. Papa, konuşmasında kürtajla mücadele üzerinde durdu. Paskalya yortusu nerede, nasıl kutlanıyor? Paskalya yortusu, Hz. İsa'nın son yemeğini, ölümünü, insanlık adına kendini
feda edişini ve çarmıha gerilmesinden üç gün sonra dirilişini simgeliyor.
Tarihi, ayın durumuna göre saptandığı için Paskalya'nın tarihi yıldan yıla ve
mezheplere göre değişiyor. Katolik Kilisesi'ne göre ilkbaharın başlamasının,
yani 21 Mart'ın ardından gelen ilk dolunaydan sonraki Pazar günü kutlanıyor.
Paskalya yortusunun tarihi 22 Mart ile 25 Nisan arasında değişiyor. Ortodokslar
ise, farklı bir takvim kullandıklarından Paskalya'yı daha sonra kutluyorlar.
İşte ülkeden ülkeye Paskalya'nın kutlanma biçimleri: |
||||||||
| Nükleer karşıtı “Paskalya yürüyüşleri” 50 yaşında | ||||||||
|
Paskalya yürüyüşlerinde bu yıl, Almanya’daki
Amerikan atom bombalarının geri çekilmesi Göstericiler, Afganistan’daki operasyonları da protesto edecek. Hafta sonunda Almanya'da 50'nci kez “Paskalya yürüyüşleri” düzenlenecek. Barış ve silahsızlanma temalı geleneksel yürüyüşlerin ilki 1960 yılında, Adeunauer hükümetinin nükleer silahlanma kararı alması üzerine yapılmıştı.
1957 yılında Almanya Başbakanı Konrad Adenauer, Alman silahlı kuvvetlerinin taktik nükleer silahlarla donatılmasını amaçladıklarını ve taktik nükleer başlıkların ağır topçu silahlarının geliştirilmiş bir versiyonundan başka bir şey olmadığını söylemişti. Zamanın savunma bakanı Franz Josef Strauss mecliste nükleer silahların neden gerekli olduğunu şöyle dile getirmişti: “Sovyetler Birliği’nin saldırma ihtimalinin bulunduğu şüphe götürmez. Kızıl Ordu’nun konvansiyonel silahlardaki ezici üstünlüğü ve her türlü atom silahı bulundurması karşısında Avrupa savunmasının da aynı düzeye gelmesine karşı çıkmak, saldırgana davetiye çıkarmak olur. Hiçbir Alman hükümeti, Kızıl Ordu’dan çok daha zayıf silahlanmış bir savunma gücünü Almanya’da üslendirmeye ABD'yi ikna edemeyecektir.” Nükleer ölümle mücadele kampanyası Muhalefetteki Alman Sosyal Demokrat Partisi ve sendikaların desteğiyle, Bonn hükümetinin nükleer silahlanma planlarına direniş başlatıldı. Kiliselerle kamuoyunun bir bölümü tarafından da desteklenen ‘nükleer ölümle mücadele’ kampanyası, Bonn’daki meclisin 25 Mart 1958’de Adenauer hükümetinin önerisini kabul etmesini önlemeye yetmedi. Kararda, Alman silahlı kuvvetlerinin Amerikan nükleer taktik silahlarıyla teçhiz edilmesi öngörülmekteydi. O zamanlar milletvekili olan Sosyal Demokrat Partili eski Almanya Cumhurbaşkanı Gustav Heinemann, Adeunauer hükümetinin nükleer silahlanma plânlarını sert bir şekilde eleştiriyor ve şöyle konuşuyordu: “Atom silahlarını, bu kez haşaratın yerini insanların alacağı bir haşarat ilacı olarak nitelendiriyorum. Bu yeni sözüm ona silahlar prensipte savaş hukukunun devre dışı bırakılması ve Batı kültürünün bütün kazanımlarının sonu demektir.”
İngiltere'deki yürüyüş örnek oldu Nükleer silahlanma kararının ardından sosyal demokratlar ve sendikalar ‘nükleer ölümle mücadele’ kampanyasından çekildi. Bağımsız gruplarla kiliseye bağlı barış hareketi nükleer silahları protesto eylemlerini sürdürdü. Almanya’daki ilk paskalya yürüyüşü 1960 yılında düzenlendi. Bu eyleme, ilk kez 1958 yılında İngiltere’de düzenlenen ve Londra’dan Aldermaston nükleer araştırma merkezine uzanan on bin kişilik paskalya yürüyüşü örnek alınmıştı. İlk paskalya yürüyüşü, yortunun sonu olan Pazartesi günü Almanya'nın kuzeyindeki Bergen-Hohne askeri eğitim alanında sona erdi. 1200 gösterici Alman ordusunun Honnest John roketleriyle yaptığı tatbikatı protesto etti. Paskalya yürüyüşlerine katılanların sayısı her yıl biraz daha arttı. 1968 yılında eski Federal Cumhuriyet'in 100 kadar kentinde toplam 300 bin gösterici yol ve meydanları doldurdu. 1970’li yıllarda paskalya yürüyüşlerine ilgi azalmaya başladı. Willy Brandt liderliğindeki koalisyon hükümeti Sovyetler Birliği, Polonya ve Almanya Demokratik Cumhuriyeti ile antlaşmalara dayalı yumuşama politikası uygulamaya başladı. Her iki Alman devleti de Birleşmiş Milletler üyesi oldu. ABD ile Sovyetler Birliği arasında ilk kez olmak üzere nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmasına varıldı. Bütün bu gelişmeler kamuoyunun nükleer savaş korkusunu azaltmıştı.
Almanya'nın en büyük barış hareketi 1970’li yılların sonlarındaysa durum aniden değişmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin geliştirdiği SS-20 tipi modern nükleer silahlar Batı Avrupa’daki NATO müttefiki ülkeleri endişelendiriyordu. Zamanın Başbakanı Helmut Schmidt 1979 yılının Aralık ayındaki parti kongresinde doğudan gelen tehdidi şöyle değerlendiriyordu: “Her hafta üç nükleer başlıklı bir SS-20 füzesi daha üslendiriliyor. Her yıl 50 SS-20 ile Backfire tipi 30 bombardıman uçağı hizmete giriyor. ABD ve Kuzey Atlantik İttifakı, bu alandaki artan dengesizliğe karşı tedbir alma imkanına kavuşmayı arzuluyor.” Schmidt’in konuşmasından bir hafta sonra NATO, aralarında Almanya’nın da bulunduğu beş Avrupa ülkesinde Pershing II ve cruise füzeleri üslendirilmesini karalaştırdı. Nükleer silahlanma yarışının yeniden hızlanması 1980’lli yıllarda Almanya’daki en büyük barış
hareketinin doğmasına ve paskalya yürüyüşlerinin yeniden canlanmasına yol açtı.
Afganistan operasyonuna muhalefet İki Alman devletinin birleşmesinden ve bloklar arasındaki hasımlaşmanın sona ermesiyle birlikte barış hareketi de hızını kaybetti. Almanya’nın Afganistan savaşına katılması, paskalya yürüyüşlerini biraz da olsa canlandırdı. Hafta sonuna kadar 60’ın üzerindeki Alman kentinde düzenlenecek olan paskalya yürüyüşlerinde Alman ordusunun Afganistan’dan çekilmesi, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması ve son Amerikan nükleer silahlarının da Almanya’dan çıkarılması talep edilecek. 01/04/2010 |
||||||||
| Katolik Kilisesi'nin Alo Taciz Hattı açıldı | ||||||||
|
Almanya'daki Katolik
kurum ve okullarında cinsel istismara uğrayan mağdurlara destek vermek
amacıyla
Alman Katolik Kilisesi’nin istismar vakalarını araştırmak üzere görevlendirdiği Piskopos Stephan Ackermann, olayın ortaya çıkmasından iki ay sonra, yeni iddia ve şikâyet başvurularının azaldığını açıkladı. Piskopos Ackermann, bugün açılan “Alo Taciz Hattı” vesilesiyle yaptığı açıklamada, önceki haftalarda kendilerine başvurarak, geçmişteki olayların gün yüzüne çıkmasını sağlayan onlarca mağdura teşekkür etti. Kilise çalışanları arasındaki pedofililere de seslenen Ackermann, yaptıklarını itiraf etmelerini istedi. “Alo Taciz Hattı”, cinsel istismar skandalıyla sarsılan Almanya’daki Katolik Kilisesi’nin başlattığı bir proje. Telefon hattındaki uzmanlar. kiliseyle doğrudan bağlantısı bulunmayan bağımsız psikologlardan oluşacak. Telefon hattıyla kurbanların ortaya çıkmaya cesaretlendirilmesi ve onlara destek olunması hedefleniyor.
Haftanın üç günü açık Ücretsiz hattın numarası 0800 - 120 1000. Hatta, salı, çarşamba ve perşembe günleri 13:00 ile 20:30 arasında ulaşılabilecek. Bu saatler dışında ise sesli mesaj sistemi devrede olacak. Öte yandan, Alman Piskoposlar Konferansı mağdurlara destek amacıyla "www.hilfe-missbrauch.de" adlı bir internet sitesi kurdu. Stephan Ackermann, geçen ocak ayında ortaya çıkan skandalla ilgili kesin bir veriye sahip olmadıklarını ancak Almanya’daki mağdur sayısının 250’nin üzerinde olduğunu tahmin ettiklerini ifade etti. Öte yandan Alman Katolik Kilisesi, yaptığı son açıklamada, gelecekte cinsel istismar vakalarının yaşanmasını önleyebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını bildirdi. 30/03/2010 |
||||||||
| Aşırı sağcılar yine sahnede | ||||||||
Almanya’nın en kalabalık eyaleti Kuzey Ren Vestfalya'da aşırı sağcılar yine sahneye çıktı. Faaliyetleri, 2009'dan beri izlenen aşırı sağcı Pro NRW, eyaletteki seçimler öncesi İslam karşıtı bir kampanya başlattı. Aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti'nin 150, Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti'nde yeni örgütlenen Pro NRW'nin de 200 kadar yandaşı, geçen hafta sonu Duisburg kentinde “Kuzey Ren Vestfalya'da Camiye Hayır” sloganıyla bir protesto gösterisi düzenledi. “Batı, Hrıstiyanlarındır” sloganıyla harekete geçen aşırılar, Almanya'da cami yapılmasına karşı çıkarak "Almanya'nın İslamlaşmasına" karşı uyarıda bulundu. Duisburg'daki Almanya'nın en büyük camisine doğru yürüyüşe geçmek isteyen göstericiler, camiye yaklaşamadılar. Zira kilise ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile politikacılardan oluşan 5 bin kadar karşı gösterici, camiye yakın bir noktada oturma eylemi yaptı ve aşırı sağcıları engelledi. Avrupalı aşırı sağcılardan destek Duisburg'un çok kültürlü semti Marxloh'da Pro NRW ve Nasyonal Demokrat Parti'nin ortaklaşa düzenlediği gösteriye diğer Avrupa ülkelerinden aşırı sağcı partilerin temsilcileri de destek verdi. Avusturya'nın Özgürlükçe Partisi'nden Werner Neubauer ve Belçika'daki Flaman Menfaati'nden Filip Dewinder de Duisburg'daydı. Avrupalı aşırı sağcılar, Pro NRW'nin Gelsenkirchen kentinde organize ettiği Uluslararası Minare Karşıtı Konferansı'na da katıldı. Konferansa katılan Belçikalı aşırı sağcı milletvekili Filip Dewinter, Avrupa'da minare yasağının genişletilmesini istediklerini söyledi. Dewinter, “Lizbon Antlaşması bu konuda bir referandum yapılmasını mümkün kılıyor. Biz, burada, Gelsenkirchen'de toplanan sağcı, ulusalcı, yurtsever partiler, bunu denemek istiyoruz. Bunun için farklı Avrupa ülkelerinden 1 milyon imzanın toplanması gerekiyor. Her ülkeden, vatandaşların en az yüzde 2'sinin bu referandum için imza vermesi gerekli. Bizim başlattığımız girişim ve iyi bir örgütlenme ile bu yılın ilk yarısında bir milyon imzaya ulaşmamız mümkün” dedi. "Minare yasağı demokrasi ile bağdaşmaz" Ancak Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi Başkanı Aiman Mazyek, aşırı sağcıların kampanyasını ucuz bir propaganda olarak değerlendiriyor. Mazyek, aşırıların seçimler yüzünden bazı vatandaşların korkularını kullandığını dile getirdi. Cami yapımının din özgürlüğünün bir parçası olduğunu belirten Mazyek, aşırı sağcıların planladığı gibi Avrupa genelinde uygulanacak bir minare yasağının, demokrasi ve din özgürlüğü ile bağdaşmayacağını söyledi: Mazyek, “Aşırı sağcılar eğer bunu başarırsa, o zaman anayasamızın değişmesi gerekir. Daha doğrusu, böyle bir durumda anayasamızın insan hakları ve din özgürlüğü gibi temel taşları yerinden oynamış olur. Buna fırsat vereceğimizi sanmıyorum. Bu ülkenin insanları, buna karşı kendini korumak için yeterince güçlü” dedi. Karşı gösteride 5 bin kişi Geçen hafta sonu düzenlenen protesto eylemi de Almanya'da aşırı sağcılara karşı güçlü bir hareket olduğunu gösteriyor. Farklı kuruluşlardan bir araya gelen 5 bin kadar kişi, “Irkçılığa Karşı El Ele” diyerek bir araya geldi. Köln kentinde de geçen yıl ırkçıların düzenlemek istediği toplantı geniş çaplı bir protesto gösterisiyle başarılı bir şekilde engellenmişti. 30/03/2010 |
||||||||
| Polonya'nın kayak yapan rahibeleri | ||||||||
Ekranda bir grup Polonyalı rahibe. Topuklarına kadar uzanan kahverengi elbiseleri; bellerinde kuşak yerine bağlanmış düğümlü ipleri, bir örnek siyah başörtüleri ve uzun tespihleriyle kameralara bakıyorlar. İmaj, her şey mi gerçekten? Aslında ne olduğumuz, kendimizi nasıl gösterdiğimize ya da bizi başkalarının nasıl gördüğüne mi bağlı? Bu sorular, çağımızın sihirli kutusu televizyondan akan görüntüleri seyrederken aklıma takılıyor. Dünyevi dertlerden ve sevinçlerden uzaklaşmak için, bir zamanlar manastırlara kapanıp, kendilerini Tanrı'ya adayan rahibeler, kameraların karşısında ne arıyor? Geri planda, bu rahibelerle tam bir karşıtlık içerircesine, bir grup genç kız. Önlerindeki broşürleri okuyor, gülümsüyor, fısıldaşıyorlar. Rahibelerin arkasındaki duvarda bir afiş: üzerinde şunlar yazıyor: “Herkes Azize olabilir! Aramıza katıl... Seni bekliyoruz!” Rahibelerle reklâm kampanyası Hayır, hayır, dünya televizyonlarını fetheden, şöhret ya da yetenek programlarından birinin Polonya versiyonu değil, şu an tanık olduğumuz. Gerçek rahibeler, lise çağındaki genç kızları aralarına katılmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Çünkü, her ne kadar Avrupa’nın en güçlü Katolik ülkelerinden biri olarak bilinse de, Polonya’da da kilise, rahiplerin ve rahibelerin sayısının azalmasından şikayetçi. Bu ise, şimdiye dek eşi benzeri görülmemiş kampanyaların ve bir nevi tanıtım programlarının gündeme gelmesini sağlıyor. Daha bir dikkatle izliyorum: Potansiyel rahibe adayı olarak görünen genç kıza hitaben hazırlanmış bir afişte şunlar yazıyor: “Rahibe olabilirsin, çünkü sen bir yeteneksin” Polonya kilisesinin işi nasıl ciddiye aldığını o an fark ediyorum. Rahibe olmaya teşvik edilen liseli kızlar için hazırlanan tanıtım kampları projesini dinliyorum: Kızlara sunulan, hafta sonu, yani iki günlük tanıtım kampları, sadece rahibelerin hayatını anlatmakla kalmıyor, dağ yürüyüşleri ve sporları da içeriyor. 'İncilini, rahat bir ayakkabını yanında getir, çünkü dağlarda gezeceğiz' diyor afiş. Bir başka afişte ise, genç kızlar, 'İsa’yla buluşma toplantısına, bir kayak turu aracılığıyla' çağrılıyorlar. Bir önde gelenini Vatikan’ın en tepelerine kadar çıkarmayı başarmış olan Polonya kilisesi, anlaşılan yine birçok konuda önde gidiyor; gençleri nasıl yakalayabileceğini, onlara kendi anladıkları dillerinden ve üslûpla nasıl hitap edebileceğini iyi araştırıyor. Çünkü sadece bu kamplarda sunulan günlük program değil, kampların tanıtımı da son derece itinayla ve profesyonelce hazırlanmış. Kilise elektronik posta zincirleri oluşturuyor, kampların adreslerini google haritalarıyla gönderiyor ve en ilginci de, kamplardaki hayatı anlatan görüntüleri, Polonyalı gençlerin şu ara dillerinden düşmeyen pop müziği eşliğinde ve alımlı klipler olarak you tube’da yaygınlaştırıyor. İmaj çağı ve Hıristiyanlık Evet, anlaşılan imaj çağında Hıristiyanlık de imaj ve kabuk değiştiriyor. Bu değişikliğin nedenleri acaba neler? Halkın yüzde 95’inin kendini Katolik olarak tanımladığı Polonya’da, Avrupa’daki genel eğilime bağlı olarak, ama daha hızlı bir şekilde papaz ve rahiplerin ve hele hele rahibelerin sayısı azalıyor. Rahibelere katılan, yani hayatını kiliseye adayarak yaşamaya karar verenlerin sayısı, son on sene içinde yüzde 50 azalmış. Dine olan ilginin azalmasını, kilise mensupları, öncelikle maddiyatla, insanın dünyevi şeylere olan ilgisinin artmasıyla açıklıyorlar ve bu süreçte, manevi değerleri sürekli göz ardı eden medyayı özellikle suçluyorlar. Ama öte yandan da, medya ve reklam sektörünün tüm çarpıcı araçlarını ve internetin imkânlarını kullanmaktan da geri kalmıyorlar. İmaj dünyasının, imajları parlatmaya yarayan profesyonel silahları, anlaşılan bugün artık kilisenin de kabul ettiği araçlar haline geliyor. Bakalım imaj çağı, başka ne gibi şaşırtıcı gelişmelere gebe? 19/03/2010 BBC |
||||||||
| Papa, İrlanda Kilisesi’ne sert çıktı | ||||||||
İrlanda’yı sarsan
pedofili skandalında Papa merakla beklenen yazılı açıklamayı yaptı ve
İrlanda’yı sarsan, kilise kuruluşlarında çocukların cinsel taciz ve kötü muameleye maruz kaldığı suçlamaları karşısında Vatikan’dan merakla beklenen açıklama geldi. Papa 16’ncı Benedikt, İrlanda Katolik Kilisesi’ni pedofil din adamlarına karşı tutumunda hatalarını kabul etmeye çağırdı. Papa İrlandalı piskoposlara hitaben yazdığı mektupta, “İrlanda Kilisesi, Tanrı ve insanların önünde, savunmasız çocuklara karşı işlenen günahı itiraf etmek zorundadır” ifadesini kullandı. Papa, işlenen suçun ağırlığı ve bu suça karşı genelde gerekli yanıtın verilmemiş olmasına işaretle İrlanda Kilisesi’ni radikal bir yenilenme süreci başlatmaya da çağırdı. Papa, Kilise’nin sivil adalet birimleriyle işbirliğini sürdürmesi uyarısında da bulundu ve suçluların yalnız Tanrı önünde değil, mahkemelerde de yargılanması gerektiğini kaydetti. ‘İnanılırlığınız zedelendi’ İrlandalı piskoposları tacizlere karşı mevcut kuralları uygulamamakla suçlayan Papa, “Vahim yanlışlıkta kararlar ve idarî güç eksikliği, inanılırlığınız ve etkinliğinize büyük zarar vermiştir” ifadesini kullandı. Papa piskoposları derhal, geçmişteki vakaları aydınlığa kavuşturmak ve gelecekteki taciz vakalarının önüne geçmek için önlemler almaya çağırdı ve bu tür olayların Kilise’ye yüzyıllarca yapılan zulümdem daha fazla zarar verdiğini belirtti. Papa, taciz kurbanlarına da seslenerek kendilerine yapılanların verdiği acıyı hiçbirşeyin dindiremeyeceğini belirtti ve özür diledi. “Kilise’ye güveniniz suistimal edildi, onurunuz zedelendi” diyen Papa, kurbanlar arasında Kilise’yi bağışlayamayan, onunla barışamayanlar olmasının ‘anlaşılabilir’ olduğunu belirtti. ‘Papa’nın mektubu Almanya’ya da mesaj’ İrlanda Katolik Kilisesi’nde 1930 yılından itibaren binlerce çocuğun tacize uğradığı, geçtiğimiz yıl ortaya çıkmıştı. Almanya ve Avusturya’da da Kilise’ye bağlı kuruluşlarda yaşanan çok sayıda taciz vakası kamuoyuna yansıdı. Almanya Piskoposlar Konferansı Başkanı Başpiskopos Robert Zollitsch, Papa’nın İrlanda kilisesine yazdığı mektubu, ‘tüm Katolik Kilisesi için açık talimatlar ve Almanya dahil tüm Katolik kiliseleri için bir mesaj’ olarak değerlendirdi. 20/03/2010 DW |
||||||||
| Kod adı Cihad Jane | ||||||||
Terör ve şiddet denince genelde uzmanların üzerinde durduğu belli profiller
vardır. Günümüz dünyasında artan terör saldırıları ve silahlı eylemler ülkelerin güvenlik önlemlerini ikiye katlamalarına sebep oluyor. Doğum yeri ve ten renklerine göre insanlar kolayca hedef alınabilirken, ister dini ister siyasi bir çok ülkenin kendince belirlediği spesifik bir terörist imajı söz konusu. İslami teröristler söz konusu olduğunda son derece net bir profil çıkarmak kolaylaşıyor. Ancak son günlerde Amerika’da yaşanan bir olay duruma farklı bir bakış açısı kazandırdı. 1,50 boyunda , 45 kiloluk mavi gözlü bir sarışın “Cihad Jane” Hz Muhammed çizimi yapan İslam karşıtı İsveçli karikatüristi öldürmeye teşebbüs suçundan Pensilvanya’da tutuklandı. "İslami Terörist" profili değişiyor mu? Amerika Birleşik Devletleri'nde son yıllarda artarak yaşanan terör saldırıları, geniş güvenlik önlemleri alınmasına sebep oluyor. Çoğunlukla İslami terör olarak adlandırılan saldırılarda tehdit unsuru belli. Koyu renk saç ve koyu renk gözler terörist profilini oluşturan en belirgin özelliklerden. Açıklanan adıyla Colleen LaRose nam-ı diğer “Cihad Jane” sarı saçları ve mavi gözleriyle, tehditin her zaman dışarıdan gelmediğini gösterdi. "Amerika’daki terörün artık yeni bir yüzü var" Konunun sıkça ele alındığı televizyon programlarında uzmanların ortak söylemi; "Korkutucu olan tehlikenin artık denizaşırı ülkelerde değil, yanıbaşımızda olması" şeklinde. Myspace sayfasında kendini “Cihad Jane”olarak tanıtan 46 yaşındaki Colleene LaRose, acı çeken Müslümanlar için bir şeyler yapmak amacında olduğunu yazdı. İki kez evlenen ancak çocuğu olmayan LaRose, günlük hayatta kendini kamufle etme zorluğu yaşamıyordu. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla şaşkına dönen komşusu, LaRose’un normal bir ev kadını gibi göründüğünü ve sıradan bir hayatı olduğunu zannetiğini dile getirdi. Komşuları kadar LaRose’la beş yıldan fazla bir süredir birlikte olan erkek arkadaşı da şoktaydı. Yıllardır olan bitenin ve LaRose’un yaşadığı ikili hayatın farkında olmayan Gorman, ölümüne kadar, ağır hasta olan babasının bakımıyla ilgilenen LaRose’un karakterinin, saldırgan bir kişiliğe uygun olmadığını belirtti. CNN’e verdiği ropörtajda Gorman; "Yaşlı bir insanın bakımını üstlenecek kadar saf ve duyarlı bir insanın, birine zarar verebilmesi bana mümkün görünmüyor.”şeklinde konuştu. Tehlikenin adresi belli değil... Ancak Amerikalı Soruşturma Yetkililerine göre LaRose’un çizmek istediği profil de tam olarak buydu. Erkek arkadaşının babasının ölümünün ardından LaRose planını uygulamaya koydu. Amacı İsveç’e gidip, tartışmalı Hz Muhammed çiziminin sahibi karikatüristi öldürmekti. Kendi internet sitesindeki beyanına göre, erkek arkadaşının pasaportunu da çalan LaRose'un ikinci amacı, bir terör suçlusuna yataklık ederek onun Avrupa’ya girişini sağlamaktı. Tamamlanmamış işleri nedeniyle ABD’ye dönen LaRose geçen Ekim ayında tutuklandı. LaRose kendini cihada adamış ilk Amerikalı terörist değil. Amerika’da terör renk değiştirirken, Amerikan pasaportlu teröristlerin sayısı onun üzerinde. Amerikalıların, bir teröristin Colleen LaRose’a benzeyebilme ihtimalini düşünmeleriyse hayli güç. Bu gelişmeyi endişe verici bulan Washington Üniversitesi öğretim üyesi ve terör uzmanı Bruce Hoffman ; "Birbirinden farklı çok sayıda insan, terör organizasyonlarına katılıyor. Artık kimin terörist olduğunu kestirebilmek ya da bizden farklı birine benzediğini söyleyebilmek zorlaşıyor."dedi. 15/03/2010 |
||||||||
| ABD’den Avrupa’ya ayrımcılık eleştirisi | ||||||||
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2009 İnsan Hakları Raporu’nu açıkladı. İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya’ya yoğun eleştirilerin yer aldığı raporda, Avrupa'da Müslümanların ayrımcılığa uğradığı belirtiliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2009 İnsan Hakları Raporu'nu açıkladı. İran, Kuzey Kore, Çin ve Rusya'ya yoğun eleştirilerin yer aldığı raporda, Avrupa'da da Müslümanlara karşı ayrımcılık yapıldığına ve bu eğilimin artığına dikkat çekiliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, açıkladığı İnsan Hakları Raporu'nda, Avrupa'da Müslümanlara karşı artan ayrımcılıktan endişe duyduğunu kaydetti. İsviçre'deki referandumda minare yapımının yasaklanması yönünde çıkan kararı buna örnek gösteren raporda, Almanya'daki başörtüsü yasağına da değiniliyor. Raporda, minare referandumundan ötürü İsviçre'nin eleştirildiği raporda, Avrupa'da ve özellikle de İsviçre'de geçen yıl Müslümanlara karşı ayrımcılığın endişe verici boyutlara ulaştığı kaydedildi. Almanya, Fransa, Hollanda Alman okullarındaki öğretmenlere getirilen başörtü yasağının insan hakları ihlali olarak değerlendirildiği raporda, Almanya'da bazı azınlık gruplarına yönelik toplumsal ve resmi kanallarla ayrımcılığın söz konusu olduğuna işaret edildi. Raporu kaleme alan uzmanlar, Almanya'da yabancı düşmanlığının artan bir fenomen haline geldiği yorumunu yaptı. Antisemitizm de Almanya’da yaygın bir problem olarak görülüyor. Neonazi ve diğer sağ grupların toplanma haklarının sınırlandığı da raporda vurgulanıyor. Raporda Fransa ve Hollanda'da da Müslümanların ayrımcılığa uğradığına işaret edildi. Hollanda'da Müslümanlara yönelik saldırıların azaldığı kaydedilen raporda, Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy'nin burka giyen kadınlar için “Fransa'ya hoş gelmediniz” sözleri de eleştirildi. Türkiye'ye de eleştiriler var ABD yönetiminin raporunda Türkiye'deki insan hakları durumu da gözden geçiriliyor. Raporda hükümetin bazı durumlarda ifade özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalara devam ettiği belirtilerek bazı üst düzey hükümet yetkililerinin basını güçlü biçimde eleştiren açıklamalarına değiniliyor. Türkiye'de din özgürlüğüne kısıtlamalar getirildiği belirtilen raporda, yıl içinde 34 gazetecinin sözlerinden dolayı gözaltına alındığı, 29 yayının geçici olarak durdurulduğu ve 62 kitabın toplatıldığı yazıldı. Raporda, yine de geçen yıla göre kitaplara ilişkin yasakların azaldığı belirtildi. 194 ülke değerlendirildi Raporda insan hakları ihlalleri konusunda en çok eleştirilen ülkeler ise Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore ve Sudan. Çin ve İran insan hakları ihlallerini artırmakla suçlanırken, dünya genelinde artmakta olan antisemitizm konusunda da endişeler dile getirildi. Raporda, Çin’in Sincan bölgesindeki azınlıklara uygulanan baskının devam ettiği kaydedildi. 194 ülkenin değerlendirildiği rapor, ABD dış politikası için önemli bir temel oluşturuyor. Raporda insan hakları konusunda kötü not alan ve en üst sıralarda görünen ülkeler yeni değil. Daha önce de insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası toplumun tepkisini çeken Çin, İran, Küba, Kuzey Kore ve Sudan Amerikan yönetimine göre insan haklarının en çok ihlal edildiği ülkeler. Raporda Çin'deki, insan haklarının iyileştirilmediği, aksine rejim muhaliflerinin yoğun bir şekilde engellendiği ve Çin'deki kültürel ve dini azınlıkların baskı altında tutulduğu belirtiliyor. İran, muhalif göstericilere karşı sert bir tutum takındığı, Küba ise hapishane koşullarının kötü olması ve tutukluların açlık grevlerinde ölmesi nedeniyle eleştiriliyor. 12/03/2010 DW |
||||||||
| Venedik Komisyonu’ndan dini azınlık raporu | ||||||||
Avrupa’nın anayasal konulardaki devletlerarası referans organı Venedik Komisyonu Türkiye’de Müslüman olmayan dini azınlıkların tüzel kişilik sorununa ilişkin görüş raporunu açıkladı. Avrupa’nın anayasal konulardaki devletlerarası referans organı Venedik Komisyonu’na göre, Türkiye’de Müslüman olmayan dini azınlıklara tüzel kişilik sahibi olma hakkı tanınmaması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) din ve örgütlenme özgürlüklerini kapsayan maddeleriyle bağdaşmıyor. Komisyon'a göre, Lozan Antlaşması da, Ankara’nın Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni “ekümenik” olarak tanıması önünde engel oluşturmuyor. Venedik
Komisyonu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin 2009 yılındaki
talebi üzerine Türkiye’de Müslüman olmayan dini azınlıkların tüzel
kişilik sorunu ve Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin ekümenik sıfatını
kullanma hakkı konularında hazırladığı görüş raporunu bugün
Strasbourg’da açıkladı. Komisyon, Avrupa genelinde dini toplulukların tüzel kişilik olarak kaydolma hakları bulunduğuna işaret ederek Türkiye’de bu konudaki mevcut yasal uygulamanın AİHS'nin din ve örgütlenme özgürlüklerini içeren maddeleriyle çeliştiği görüşünü dile getirdi. Bu konuda Avrupa genelinde 4 ana kategori olduğuna işaret eden Komisyon, bunları, “İskandinav”, “Alman”, “Fransız” ve “İngiliz” modeli olarak sıraladı. Türkiye’de Müslümanların tüzel kişilik sorununun Diyanet İşleri aracılığıyla çözdüklerini anımsatan Komisyon, Müslüman olmayan dini azınlıkların ise Diyanet tarafından temsil edilmediklerini ve dolayısıyla yasal planda mevcut olamadıklarını vurguladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadının din ve inanç özgürlüğünü sadece bireysel değil aynı zamanda kollektif boyutlu gördüğünü hatırlatan Komisyon, raporunda,“Düşünce ve inanç özgürlüğü ve dinini seçme özgürlüğü tamamen bireysel olsa da, din özgürlüğü hakkının kollektif boyutu da vardır ve dini kurum ve kuruluşların işlevliği bu hakka bağlıdır” ifadelerine yer verdi. Bu
tespitlerden yola çıkan Venedik Komisyonu, Müslüman olmayan dini
topluluklara tüzel kişi olma hakkının reddedilmesinin AİHS’nin din ve
vicdan özgürlüğünü güvence altına alan 9'uncu maddesi ile örgütlenme
özgürlüğü hakkını kapsayan 11’inci maddesine aykırı olduğu sonucuna
vardı. Venedik Komisyonu, Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin ekümenik sıfatını kullanma hakkının kısıtlanmasının da AİHS’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili maddesine aykırı olacağı görüşünde. Komisyon, bu konuda görüş belirtme yetkisinin, Türkiye’de Yargıtay’ın 2007 yılında yaptığı gibi bir mahkemenin değil, Patrikhane ve Ortodoks Kilisesi’nin kendi iç işi olduğuna vurgu yaptı. Yargıtay, söz konusu kararında, “Patrikhane, Türkiye’deki Rum azınlığın kilisesi olarak sadece dini sorumluluğu olan bir kurumdur ve bu nedenle Patrikhane’nin ekümenik olduğu iddiasının yasal zemini yoktur” hükmünde bulunmuştu. Komisyon’a göre, bir ulusal mahkemenin, ruhani bir liderin dinsel statüsü hakkında hükümde bulunma yetkisini kendisine tanıması da AİHS’nin 9’uncu maddesiyle bağdaşmıyor. Venedik
Komisyonu’nun ekümeniklik tartışması çerçevesinde gündeme getirdiği bir
diğer konu da Lozan Antlaşması. Komisyon, Ankara’nın Rum Ortodoks
Patrikhanesi’ne ekümenik sıfatını tanımamak için kullandığı Lozan
Antlaşması savını kabul etmedi. Lozan’da varılan antlaşmanda
Patrikhane’nin ekümenik yapısının ortadan kalkacağına dair hiçbir
bulgunun olmadığını belirten Komisyon, tarihi belgelerin, Ankara’nın
iddialarının aksine, antlaşmayı onaylayan Türk temsilcilerin
Patrikhane’nin “tüm dünyadaki Ortodoks aleminin ruhani lideri kurum”
olarak İstanbul’da kalmasını kabullediklerini gösterdiğini kaydetti. Türk makamlarının AİHS’nin 9’uncu maddesi gereğince Patrikhane’nin ekümenik sıfatını kullanmasına engel olamayacağını belirten Venedik Komisyonu, bununla birlikte, Ankara’nın resmen bu sıfatı kullanmak zorunda olmadığını not etti. Komisyon Ankara’nın Patrikhane’nin bu sıfatı kullanma konusunda engel oluşturduğuna dair belirtinin bulunmadığını da hatırlattı.. Ancak Ankara’ya “Ekümenik Patrikhane’ye tarihi ve genel olarak kabullenilmiş adıyla hitap etmemesi için yasal veya pratik bir gerekçe göremediği” mesajı gönderdi. Venedik Komisyonu, Müslüman olmayan dini toplulukların din adamı eğitme ve çalıştırma hakları konusunun da AİHS’nin 9’uncu maddesi kapsamına girdğini belirterek, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması önündeki engellerin kaldırılması çağrısında bulundu. Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi’ne bağlı çalışan Venedik Komisyonu’nun görüş raporunun doğrudan bir yaptırımı yok. Ancak Komisyon anayasal konularda tüm Avrupa devletlerinin referans organı olduğundan, yayımladığı belgeler Avrupa Konseyi, AİHM, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi , Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu rapor ve kararlarına da doğrudan yansıyor. 15/03/2010 |
||||||||
| Berlin'de İslam Konferansı tartışması | ||||||||
|
Alman hükümetinin düzenlemeyi planladığı İslam Konferansı ile ilgili anlaşmazlıkta İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere uzlaşma mesajı verdi. Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung'a konuşan Maiziere, konferansta ırkçılık ve İslamofobi konularının da gündeme alınabileceğini dile getirdi. Almanya'daki Müslüman kuruluşlar ve hükümet temsilcilerini bir araya getiren İslam Konferansı bu yıl İçişleri Bakanı'nın değişiklik yapmak istemesi nedeniyle tartışmalara neden olmuştu. Almanya'daki Müslüman kuruluşlar konferansa katılıp katılmayacağını ortaklaşa alacağı bir kararla açıklayacak. 12/03/2010 |
||||||||
|
Katolik Kilisesi zor günler yaşıyor |
||||||||
Katolik Kilise ve kurumlarında ortaya
çıkan cinsel taciz skandallarına Katolik Kilisesi, kurumlarında çocukların cinsel tacize uğramasıyla ilgili vakalar yüzünden zor günler geçiriyor. Vatikan, kamuoyunda gündeme gelen iddiaların, Papa 16. Benedikt'e 'saldırı' anlamına geldiğini belirterek, rahatsızlığını dile getirdi. Vatikan Sözcüsü Federico Lombardi Roma'da yaptığı açıklamada, son günlerde Papa'nın da cinsel taciz tartışmalarının içine çekilmeye çalışıldığını belirterek, sözkonusu açıklamaları sert bir dille kınadı ve bu tür çabaların başarısızlığa uğrayacağını söyledi. Papa'nın kardeşinin de adı karıştı Vatikan sözcüsünün açıklamasında kastettiği iddialar Regensburg ve Münih'te ortaya çıkan skandallarla ilgili. Regensburg'da Papa 16. Benedikt'in kardeşi George Ratzinger'in bir zamanlar yöneticilik yaptığı Regensburg'daki Domspatzen Okulu'nda, bazı çocuk ve gençlere tokat attığını teslim etmişti. Papa'yla ilgili iddia Münih'te ise Papa 16. Benedikt'in 1980 yılında Münih'te Başpiskopos olduğu dönemde, çocuklara cinsel tacizde bulunan bir papazın Bavyera'ya atanarak, terapiye gitmesi yönünde alınan kararı onayladığı ortaya çıkmıştı. Essen'den Münih'e atanan sözkonusu papazın burada da çocuklara cinsel tacizde bulunmaya devam ettiği belirlenmişti. Vatikan sözcüsü Federico Lombardi, Papa 16. Benedikt'in o dönemde papazın cinsel tacizde bulunduğundan haberdar olmadığını belirtti. Kiliseye 3 bin şikayet dilekçesi gitti Öte yandan İtalya'da Piskokoposlar Konseyi'nin Gazetesi "Avvenire"'de yer alan bir haberde, Vatikan'ın 2001 yılından bu yana Katolik Kilisesi'nde son 50 yıl içinde yaşanan toplam 3 bin cinsel taciz ve kötü muamele vakasını öğrendiğini yazdı. Haberde 2001-2010 yılları arasında kiliseye toplam 3 bin şikayet dilekçesinin ulaştığı, bunların yüzde 60'ının homoseksüel, yüzde 30'unda heteroseksüel, yüzde 10'unun ise çocuk taciziyle ilgili olduğu kaydedildi.
Spiegel tacizin 90'lı yıllarda da sürdüğünü öne sürdü Bu arada Alman Spiegel dergisi Regensburg'daki Domspatzen Okulu'ndaki cinsel taciz skandallarının sadece 1950'li ve 60'lı yıllarda değil, 90'lı yıllarda da yaşandığını ileri sürdü. Bir öğrencinin 1992 yılında okulda öğrenciyken, kendisinden büyük öğrencilerle bazı papazların tacizine uğradığını açıkladığı kaydedildi. Sözkonusu öğrenci okulun eski yöneticisi Papa 16. Benedikt'in erkek kardeşi George Ratzinger'in çok sinirli biri olduğunu, okul okul korosunun çalışmaları sırasında öfkelendiğinde öğrencilerin üzerine sandalye fırlattığını iddia etti. 'Zorunlu bekarlık gevşetilsin' önerisi Öte yandan Katolik Kilisesi'nde skandalların önüne geçilmesi için öneriler de gündeme geliyor. Alman Katolikleri Merkez Konseyi Başkanı Alois Glück, papazların zorunlu bekarlık uygulamasının gevşetilmesini önerdi. Glück, Süddeutsche Zeitung'a verdiği demeçte, Katolik Kilisesi'nin bu sayede cinsel taciz skandallarına yapısal biçimde tepki vermiş olacağını da dile getirdi. 13/03/2010 |